Bundan tam iki yıl önce Konrad Adenauer Vakfı ve Başkent Üniversitesi tarafından düzenlenen İstanbul Güvenlik Konferansı’nda “Küresel İstikrarda Dayanıklılığı Sağlamada Değerler mi Kurallar mı?” başlıklı bir konuda konuşma yapmam istenmişti. Ben de konu başlığının değerler ile kurallar arasında bir tür karşıtlık varmışcasına kurgulanmış olduğunu belirterek, aslında bunların birbirlerini tamamladıklarını izaha çalışmıştım.
Batı’nın uzun süredir benimsediği görüşe göre demokrasi, insan hakları, bireysel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi ortak değerler, devletler arasında güveni ve iş birliğini teşvik edecekti. Paylaşılan bu değerler, ülkelerin politikalarını ve küresel sınamalara karşı verdikleri tepkileri uyumlu hale getirmelerine yardımcı olan temel bir dayanak olmayı aslında uzun süre sürdürebildi. Ayrıca, bu tür temel değerlerin kültürel çeşitliliğe saygıyı teşvik etmesi ve diyaloğu güçlendirmesi, böylece çatışma riskini azaltması beklentinin bir parçası olmuştu.
Öte yandan, tarihsel süreç içinde antlaşmaların, sözleşmelerin ve protokollerin, devletlerin davranışları için açık kurallar belirleyerek öngörülebilirliği artıracağına ve anlaşmazlık olasılığını azaltacağına ilişkin genel bir inanç yerleşmişti. Kurumsal çerçevede, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Adalet Divanı gibi kuruluşların üzerinde anlaşılmış bu kuralları uygulayacağı, anlaşmazlıkları arabuluculuk dahil iyiniyetli müzakere yoluyla barışçıl biçimde çözeceği ve işbirliğini kolaylaştıracağı bu inancın uzantısı bir beklenti halini almıştı. Bu bağlamda, kuralların ihlal edildiği durumların yerleşik hukuki süreçler aracılığıyla ele alınabildiği hesap verebilirlik mekanizmalarının oluşturulması söz konusu olmuştu. Esas itibariyle, kuralların olası bir saldırganlığı caydırması ve istikrarlı bir uluslararası ortamı teşvik etmesi amaçlanmıştı.
Uluslararası sistemin son yıllarda karşı karşıya kaldığı krizler ise, yalnızca güç dengelerinde değil, normatif zeminde de derin kırılmalara yol açmıştır. Uzun süre yukarıda özü aktarılmaya çalışılan “kurallara dayalı uluslararası düzen”in savunucusu ve uygulayıcısı olarak kendini konumlandıran Batı’nın inandırıcılığının, özellikle son yıllarda yaşanan gelişmeler ışığında, sistemin dayandığı kuralların geçerliliğiyle ve kuralları uygulamanın teminatı Birleşmiş Milletler gibi kurumların güvenilirliğiyle birlikte giderek daha fazla sorgulandığı görülmektedir.
Geriye gidecek olursak, Münih Güvenlik Konferansı’nın benim de katıldığım 2020 yılındaki toplantıları Batı’nın uluslararası ortamda varlık ve ağırlığını hissettirmekte zorlanışını veciz bir şekilde anlatan “Batısızlık” (Westlessness) temasıyla düzenlenmişti. Verilmek istenen mesaj, Batı’nın hem küresel sistemdeki ağırlığının görece azalmakta olduğu, hem de kendi içinde siyasi, stratejik ve normatif bir bütünlük kaybı yaşadığı yönündeydi. O tarihte konferansta önemle üzerinde durulan husus, Batı’nın küresel liderlik kapasitesinin sorgulandığı, transatlantik ilişkilerde gerilimlerin arttığı ve uluslararası sistemde güç dağılımının daha çok kutuplu bir yapıya evrildiği bir döneme girildiğiydi. Bu bağlamda konferans, Batı’nın kendi iç uyumunu yeniden tesis etmesi, değerlerini yeniden tanımlaması ve değişen küresel dengeler karşısında daha kapsayıcı ve iş birliğine dayalı bir yaklaşım geliştirmesi gerektiği uyarısını yapmıştı.
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki toplantısında yaptığı ve ses getiren değerlendirmelerde de, esasen, mevcut uluslararası düzenin artık ne Batı’nın tek başına yön verebildiği ne de küresel ölçekte kapsayıcı ve dengeli işleyebildiği bir yapı olduğunu vurgulamıştır. Carney’e göre Batı, ekonomik ve kurumsal ağırlığını korumakla birlikte meşruiyet ve etki bakımından aşınma yaşamakta; Küresel Güney ülkeleri ise daha fazla temsil, adil katılım ve kendi önceliklerini yansıtan bir sistem talep etmektedir. Bu çerçevede orta büyüklükteki güçler ise artan jeopolitik rekabet ortamında dengeleyici ve başgösteren anlaşmazlıkların giderilme çabalarında kolaylaştırıcı bir rol üstlenme potansiyeline sahiptir. Carney, daha sürdürülebilir ve istikrarlı bir uluslararası düzen için reforma tabi tutulmuş, kapsayıcı ve çok taraflı bir yapının gerekliliğine dikkat çekerken, farklı aktörler arasında, bilhassa orta güçlerin imkanlarını olabildiğince bir araya getirmeleri suretiyle güvene dayalı işbirliğinin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Batı’nın geleneksel olarak Küresel Güney ile ilişkilerini çoğu zaman öncelikle stratejik jeopolitik çıkarlar temelinde kuragelmiş olduğu dikkat çekmektedir. Bu çerçevede, Batılı ülkeler bakımından öncelikli hususlar, diğerleri yanı sıra, ihtiyaç duydukları doğal kaynakların temininin güvence altına alınması, bu ülkelerle yaptıkları anlaşmaların sağladığı imkanlarla edindikleri askerî üslerin varlıklarının sürdürülmesi, seyrüsefer serbestisinin korunması ve siyasi müttefikler kazanılması şeklinde öne çıkmaktadır. Bu tür bir ilişki modeli, şimdiye kadarki örneklerde, çıkarların örtüşmesine bağlı olarak ittifaklara ya da çatışmalara yol açabilmiştir.
Farklı kültürel aidiyete olan duyarlılığıyla bu meseleye sağlıklı yorum getirebilecek konumdaki Lübnan kökenli Fransız yazar Amin Maalouf, küresel sistemdeki işlev bozukluklarını kapsamlı biçimde incelemiştir. Onun gözlemleri, daha önce değindiğim Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki tarihsel ve kültürel ikilik bağlamında özellikle önem taşımaktadır.
Maalouf’un analizinin merkezinde kimlik kavramı yer alır. Ona göre bireyler ve toplumlar, küreselleşmenin tekdüzeleştirici gücüyle karşı karşıya kaldıklarında sıklıkla kimlik bunalımı yaşamaktadır. Bu çerçevede, Batılı güçlerin tarihsel olarak kendi değer ve sistemlerini dünyanın diğer bölgelerine çoğu zaman yerel gelenek ve ihtiyaçları yeterince dikkate almadan dayattığını vurgulaması dikkat çekicidir. Bu dayatma ise direnç, hoşnutsuzluk ve daha çok kutuplu bir dünya düzeni arayışını beraberinde getirmiştir. İtalya’nın Como kentinde katıldığım, Küresel Güney ve Batılı ülkeler temsilcilerini bir araya getiren bir uluslararası toplantıda Güney’lilerin Batılı üst düzey yetkililerin kendileriyle angajmanda kendi iç kamuoylarında puan yapacağını düşündükleri kimi meseleyi (aynı cinsiyete sahip çiftlerin evliliği gibi) adeta esas tartışılacak meseleymişcesine ön plana çıkarabildiklerini bir uç örnek olarak vererek, olması gereken diyaloğun adeta tepeden bakan buyurgan bir monolog havasında gerçekleşmesinden sert eleştirel ifadelerle yakınmışlardı.
BM gibi uluslararası kuruluşların yapısı, en azından dünyanın diğer ülkelerinin algısında, çoğu zaman Batı etkisini yansıtmaktadır. Bu nedenle, Batı kurumları içinde yer alan Türkiye gibi bazı ülkelerle birlikte Küresel Güney ülkeleri, özellikle Birleşmiş Milletler sistemi başta olmak üzere uluslararası örgütlerde daha fazla temsil ve etki talep etmekte; kendi çıkar ve önceliklerini yansıtacak reformları savunmaktadır. Nitekim Türkiye’nin yakın dönem resmî söyleminde yer alan “dünya beşten büyüktür” sloganıyla belirginleşen yaklaşım, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki asimetrik güç dağılımının günümüz gerçekleriyle örtüşmediğine dikkat çekmesi bakımından bir rastlantı değildir.
Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler, Batı ile Küresel Güney arasında var olan geleneksel ilişki dinamiğini kendileri lehine değiştirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Batı’nın yatırım ve nüfuzuna alternatif sunarak, kıtalar arası ölçekte Batı’nın ağırlığına bir meydan okuma niteliğindedir.
Son dönemde, ayrıca, Küresel Güney ülkelerinin ticaret, kalkınma ve siyasi konularda daha yakın iş birliği kurduğu Güney-Güney iş birliğine artan bir vurgu yapılmaktadır. Bu eğilim, Batı’ya olan bağımlılığı azaltma arayışının da bir yansımasıdır.
Bu çerçevede, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik politikaları Batı’nın normatif söyleminin merkezinde yer almıştır. 2014’te Kırım’ın ilhakı ve 2022’de başlayan geniş çaplı işgal, uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturan ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı ve kuvvet kullanma ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunma yoluyla sınırların değiştirilmesinden kaçınma şeklindeki en temel ilkelerin açık ihlali olarak değerlendirilmiştir. Esasen Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan ve Avrupa güvenlik mimarisinin de temelini oluşturan bu ilkelerin Rusya tarafından ihlali karşısında Batı sert ve birleşik bir tutum sergilemiştir.
Ne var ki aynı Batı, uzun süredir İsrail’in Gazze’deki uygulamaları karşısında benzer bir ilkesel kararlılık ortaya koyamamıştır. Sivil kayıpların boyutu ve insani yıkımın derinliği, uluslararası hukuk ve insancıl hukukun sistematik ihlali soykırım tartışmalarını beraberinde getirirken, Batı’nın bu konudaki tutumu ciddi bir çifte standart eleştirisine maruz kalmıştır. Daha da önemlisi, İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’ni de sürece dahil ederek İran’a kadar uzanan askeri gerilimleri tırmandırması, Lübnan’ın egemenliğini ihlal edecek şekilde kuvvet kullanımı ve meşruiyet tartışmalarını yeni bir boyuta taşımıştır. Bu gelişmeler, uluslararası hukukun seçici uygulanmasının artık sürdürülemez bir noktaya geldiğini göstermektedir.
Samimi olmak gerekirse, “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin esasen içinin boşaldığı ve mevcut haliyle bu düzenin büyük ölçüde çöktüğü söylenebilir. Ancak bu çöküş, aynı zamanda bir yeniden düşünme ve belki de bir “uyanış” fırsatı yaratabilir mi? Özellikle Avrupa açısından böyle bir uyanış hayati önem taşımaktadır.
Uzun süredir stratejik atalet ve içe kapanma eleştirilerine maruz kalan Avrupa’nın, son gelişmeler karşısında kısmi bir hareketlenme içine girdiği gözlemlenmektedir. Bu çerçevede İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in sergilediği ilkeli ve eleştirel tutum ve Norveç, İrlanda ve Malta gibi Avrupa ülkelerinden gelen çıkışlar, Batı içinde farklı bir sesin mümkün olabileceğini göstermiştir. İspanya’nın bu dik duruşlu tutumunun diğer Avrupa ülkeleri tarafından da giderek daha fazla sahiplenilmesini, Avrupa’nın normatif iddiasını yeniden tanımlama arayışının bir işareti olarak okumak umarım yanlış olmaz.
Ancak bu arayışın başarılı olabilmesi için, geçmişteki hataların açık biçimde kabul edilmesi ve normların seçici değil evrensel biçimde savunulması ve uygulanması gerekmektedir. Aksi takdirde, yeni bir düzen inşası söylemi de eski düzenin meşruiyet krizini miras almaktan kurtulamayacaktır.
Maalouf’un, farklı kültürler arasında karşılıklı saygı ve anlayışın tesis edileceği bir ortamın acilen oluşturulması gerektiğine dair görüşlerinin dikkate alınmasının önemli olduğu kanaatindeyim. Buna uygun bir yaklaşımın, devletlerin birbirleriyle etkileşim biçiminde köklü değişiklikleri de beraberinde getirmesi gerekecektir. Bu kapsamda, uluslararası kurumların daha kapsayıcı hâle getirilmesi, kültürel etkileşim ve bunu kolaylaştıracak eğitimin teşvik edilmesi ve sadece bilinen görüşlerin kayda geçirileceği bir platform olmanın ötesine geçecek gerçek bir angajmanın sağlanması, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin temel nedenlerinin ele alınması önemli olacaktır. Nitekim Küresel Güney ülkeleri de, esasen, Batılı liderlerin sürekli öğüt veren bir tutum takınmak yerine, güneyli muhataplarının perspektiflerini dinlemeye ve anlamaya çalışacakları daha samimi bir etkileşimin gerekliliği üzerinde ısrarla durmaktadırlar.
Halihazır gidişata bakıldığında uluslararası sistemin daha rekabetçi ve daha güvensiz bir yapıya evrilmesi kuvvetle muhtemeldir. Devletlerin hızlanan bir silahlanma yarışına girmesi, bu eğilimin en somut göstergelerinden biri olacaktır. Bu durum, uzun süre işlev vermiş hukuki bağlayıcılığı olan enstrümanların da iflası sonucu geri plana itilen silahsızlanma ve silahların kontrolü çabalarının uyarlanmış kurallara dayalı yeni dönemde öncelik kazanmasını zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’yi Batı’dan soyutlayarak Batı’ya eleştiri yönelttiğim sanılmasın. Aslında yapmaya çalıştığım Türkiye’nin de parçası olduğu Batı’nın bir nevi öz eleştirisini yapabilmek. Değerler ve kurallara bağlılık denince Türkiye dahil Batı’nın tüm paydaşlarının bu alanlardaki eksikliklerini giderecek duyarlılık içinde olmaları kuşkusuz yeni bir düzen kurma çabalarının başarısında rol oynayacaktır. Öte yandan, Batılı ülkelerin farklı coğrafyalar, ve özellikle küresel Güney ile olan ilişkilerinde, hem Ukrayna savaşı, hem de İran savaşının çarpıcı biçimde gösterdiği üzere, ihtilafların çözümünde kolaylaştırıcı/arabulucu rolünün katma değerini kanıtlamış, BM Medeniyetler İttifakı ve Arabuluculuk girişimlerinin öncüsü Türkiye ile daha düzenli istişare etmeleri ve katkısını daha fazla almaları yararlı olacaktır.
Sonuç olarak, yeni bir uluslararası düzenin, geçmişin birebir tekrarı olması mümkün değildir. Ancak tamamen kuralsız bir sistemin sürdürülebilir olmadığı da açıktır. Bu nedenle, gelecekteki düzen arayışlarının merkezinde, en azından belirli temel kurallara ve ilkelere riayetin sağlanması önceliği olmalıdır. Bu, tüm uluslararası toplumun ortak çıkarınadır. Türkiye’nin de parçası olduğu Batı’nın inandırıcılığının aşınması bir son değil, bir dönüm noktası olabilir. Bu sürecin gerçek anlamda bir “uyanış”a evrilip evrilmeyeceği ise, Batı’nın yakın tarih başta olmak üzere geçmişteki hatalarıyla ne ölçüde yüzleşebileceğine ve bundan sonra bağlı olduğunu iddia ettiği değerleri ve ilkeleri ne ölçüde kararlılıkla uygulayacağına, bu alanlardaki eksikliklerini ne şekilde telafi edeceğine bağlı olacaktır.


