Tüketimin gücünü de tarihselleştir

Tüketimin gücünü de tarihselleştir

Tarihin hiçbir zamanında tüketimin üretimden bağımsız olduğu bir dönem olmamıştır. Tüketimin meşrulaşması ve makbul hale gelme serüveni birkaç yüzyıllık toplumsal ve kültürel bir süreçle olmuştur

Tüketimin gücünü de tarihselleştir

“Tüketimin gücü”nden söz edilince nedense herkes duraksıyor. Üretimin gücü varken, tüketime de ne oluyor? Bunun tam tersini söylemek, tüketim üretim kadar hatta daha önemlidir demek, tarih boyunca hep cesaret gerektirdi. Tüketimi üretimle denk tutanların, emeğin yani işçinin düşmanı olmaktan başka bir şey olmadığı söylendi durdu. Bugün herkes tüketimin gücünden söz ediyorsa ve bu bir siyasi yaptırım olacaksa, buralara nereden geldik? Birkaç yazıyla anlatmaya çalışacağım, sözü tüketim karşıtlığı araştırmalarına ve tüketmeme gücü üzerine bağlayacağım. Hepsini okumayı beklemek istemeyenlere yazacaklarımın ana fikrini baştan söyleyeyim: Tüketme de tüketmeme de siyasi ve toplumsal birer güçtür.

Sanayi Devrimi’nin memleketi Manchester’da bir doktora öğrencisiyken, ODTÜ’deki bir toplantıda görüşlerine önem verdiğim bir profesörle konuşmamızı anımsıyorum. Tüketimin tarihini araştırdığımı söyleyince, “Anladım, sen tüketimcisin” demişti. Bununla bana iltifat etmediğini anlamıştım anlamasına ama o günlerin naifliğine rağmen şunu söyleyememiştim, “Ben ne tüketimciyim ne de üretimci. Ben sadece kapitalizmin şifresini çözmeye çalışıyorum (ki onu alt edebileyim!)” Belki de söylesem dahi bir işe yaramayacağını düşünmüştüm. O şifreyi bulmak kolay değildir tabii ama o yolda çok şey öğrenilir. Bu soruya duyduğum merak beni hâlâ takip ediyor. Dünyaya bakışımı etkiliyor. Piyasalar para kadar tüketim kültürüyle oluşur ama ikincisi sıklıkla arka planda kalır. Bugün bakıyorum ki, iki binin ilk on yılına kadar süren yirmi-otuz yıllık tartışmalar hâlâ yanıt bulmamış. Tüketimin gücünü yeni fark edenler çoğunlukta.

Konuyla ilgili ilk saptamalardan birini yapan eser olan Ulusların Zenginliği’nde Adam Smith tüketimin üretimin yegâne sonucu ve amacı olduğunu söyledi diye mi acaba? O sıralar sene 1776’mış. Sonrasında da tüketim hiç olumlu algılanmamış, uzun süre kale alınmamış.

Bugünkü “tüketimin gücü” tartışmalarını yeni sayıyorsak yanılıyoruz anlayacağınız. On sekizinci yüzyıl İngiltere’sinin iktisatçıları için bile ‘tüketim’ ya da ‘tüketici’ kullanması çok zor, hatta bir hayli riskli terimler. Öyle ki, dönemin ekonomistleri bu terimleri epeyce bir süre “tüketimci üretim” ya da “makbul tüketim” olarak cümle içinde kullanmaya çalışmış. Diğer taraftan uzunca bir süre “makbul üretim” diye bir şeyden söz eden olmamış! Kural ama bir süre sonra belli olmuş: Tüketim ancak üretimi desteklediği zaman makbul olabilir. Böyle bir görüş bile zamanına göre devrim niteliğindeymiş. Tüketimin İngilizcede de bizdeki gibi iki isimli olduğunu, çağın en ölümcül hastalığı olan tüberkülozun yani veremin diğer adı yani consumption olduğunu not edelim.

18-19. yüzyılları anlatan romanlarda tüketim yani tüberkülozla ilgili diyaloglar sıkça bulunur. Çarlık Rusya’sında geçen Onegin (1999) filmini izlerken yakaladığım konuşmada kahramana eşinin nasıl olduğu soruluyor, o da “Ne yazık ki eşimi tüketimden kaybettik” diyor. Sonra başsağlığı dilekleri vs… Günümüz diline, “Vah vah, çok alışveriş yaptığı için, sizlere ömür!” ya da “O kadar çok yemek yedi ki, bu yüzden öldü.” şeklinde çevirebileceğimiz bu diyaloglar aslında bir taraftan  manidar!

Onegin filminden bir kare

Antropolog Daniel Miller “tüketim tarihin öncü kuvvetidir” demiş. Bunu ilk okuduğumda şaşırdığımı anımsıyorum. Bırakın üretimle denk tutmayı, tarihin seyrini değiştirme gücünü ondan üstün bile görmüştü. Tüketimin mantığını anlayabilmek, ürünlerin nasıl birer meta, hem bireyin hem de çevrenin kaynaklarını tükettiren bir ideoloji haline geldiğini yani kapitalizmin şifresini çözmek demekti. Bu sayede de tükettiren bu düzeni belki düzeltebilirdik!

68 kuşağının savunduğu fikri unutmayalım: Eğitim, ekoloji, fakirlik ya da açlığın yok edilmesi gibi insani konular şirketlerin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir ve bu bir insanlık suçudur. Tüketimin hemen durdurulması gerekir.

Bu görüşler doğrultusunda birçok toplumsal hareket, marka karşıtlığı aktivizmi ya da kâr amacı gütmeyen yardım kuruluşları da ortaya çıktı sonradan. Savundukları şuydu: Tüketimin yarattığı kirlilik olmasa, çevreyi korumaya gerek kalmaz. Tüketilecek ürün olmazsa kimse canhıraş bir şekilde mal mülk sevdasına düşmez; şirketler bireyleri motive etmezse tüketim arzusu kalmaz. Yani tüketim bireylerin değil şirketlerin isteği üzerine gerçekleşen bir etkinliktir. Peki, bu gerçekten böyle midir?

Buna karar verebilmek için, öncelikle neyin üretim, neyin tüketim, neyin arzla neyin taleple oluştuğuna ve piyasaların nasıl kültürle şekillendiğini anlamak gerek. Birbirine oldukça karışan bu kavramlar için şunu en baştan söylemeli belki:

Tarihin hiçbir zamanında tüketimin üretimden bağımsız olduğu bir dönem olmamıştır. Tüketimin meşrulaşması ve makbul hale gelme serüveni birkaç yüzyıllık toplumsal ve kültürel bir süreçle olmuştur. Modern tüketim insan eliyle yapılmış bir şeydir. İnsanların en temel duygularının sonucudur. Kökleri sahiden de sandığımızdan daha uzağa gider.

Tüketim karşıtlığının birçok toplumsal harekete, eyleme ilham vermesi, boykot fikrinin eskiliğine rağmen uzun süre beklenen bir sonuç olmadığını not edip, bir sonraki yazıyı yazayım o zaman.  

Anlatacak çok şey var anlayacağınız.

İlgili İçerikler