Günü akşama tamamladım. Kadim Galata hep aynı. Nasıl biliyor musun, sanki bir su altı şehri. Orada tüpsüz yaşayabilen bir ben varım, herkes yabancı bir ben buralıyım. Öyle işte, bütün Arnavut kaldırımlarının altı, bütün sokak resimleri benden bir parça. Ben sanki bu şehre perçinlenmişim, arada bazen geçmişte, bazen gelecekte bir zaman, bazen de şehrin hikayesini yazdığım paralel evrende sana rastlıyorum. Bazen rüyada gibi oluyorum, bütün sokak kenarlarında aynalar, bir sen, bin sen oluyorsun, nereye baksam varsın, nereye baksam yoksun. O zaman Dali’nin saatleri gibi eriyip gidiyorum, bazen bir sokak köşesinde etrafı seyreyleyen pırtık köpek, bazen şehre tepeden bakan asi bir martı oluyorum. Ve sonsuzluğa karışmadan hemen önce seni buluyorum. Önce kokun geliyor, hep yağmurlarla geliyorsun, aylardan hep nisan oluyor, deniz laciverde kesiyor, yolunu yitirmiş bir kaç yunus Haliç’e dalıyor, ben yine tutup bu şehri sana tamamlıyorum, öyle saman sarısı günler, Nazım’ın şiirindeki gibi, yazılmış en güzel aşk şiiri gibi. Sonra yanaktan akmaya kıyamayan iki damla gözyaşı beliriyor gözlerimde; aşkının şiddetinden tabii.
Mevsimlerden bir gitar konçertosu başlıyor, genç ölümlerin en hüzünlü elvedası. Nisan ayı notalara direniyor, hayat benimle dalgasını geçiyor. Hayatla, aşkı bulup kaybetme oyunu oynuyoruz. Bir ara hayat kızıyor bana, çekip giderim diyor, dördü de tıkalı dört damarda asılı kalıyor bir lahza, düştü düşecek; yaşanacak bir aşk var diye kandırıyorum onu, kalıyor benimle. Ben artık dizelere dönüşüyorum, kafiye düşürüyorum olur olmaz. Olur olmaz bir hüzün, denizden doğru bir rüzgar, yosun kokusu ve acıklı bir fadonun nağmeleri, hep birlikte sarmalıyor bedenimi. Lizbon şehrinin Alfama Mahallesi çağırıyor kargacık burgacık sokakları, kocaları denizde yitip gitmiş kadınları ve yeni ateşe verilmiş iri sardalyalarıyla. Ruhum denizlere saçılıyor, ruhum köpük köpük, sen ilk gün ışığının suyu ısıtan, aydınlatan bir su damlası gibi sarılıyorsun bana, bende çoğalıyorsun. Birbirimize karışıyoruz denizler ve kentler boyunca. Yazdıklarım hiç bitmeyecek, noktadan sonra da devam edecek, noktadan sonrası senin hayallerin, bir gün nisan yağmurlarıyla bana geri gelecek.

Öykülerin arasında gezinmeye başladım. Bir şehri nasıl yaşamak istersin? Geçmişte tesadüfen çekilmiş 8 milimetrelik siyah beyaz bir filmle mi, kübist bir ressamın şehirden başka her şeye benzeyen geometrik renklerinde mi, yoksa benim gibi, yazılmış ve yazılmamış öykülerde mi? Şehre dair yazılmış öykülerin koleksiyoneri bir kadınla tanışmıştım. Beni evine davet ettiydi, bir salı günü, aylardan nisan. Ben zaten yalnız nisan ayında yaşıyorum. Tüm hayatım bir aya sıkışmış, hep yağmurlu, hep mayısa ulaşamadan biten. Küçük gözüken büyük bir ev miydi, büyük gözüken küçük bir ev mi, tam hatırlamıyorum, hatırladığım bir uyumsuzluk olduğu. Titrek bir ses “Sana tepeden baktım ey aziz İstanbul’u” söylüyordu. Ev tepede miydi, şarkının içine girip oradan mı bakmıştım İstanbul’a bilmiyorum. Beraberce evi dolaştık. İçine çok az kahverengi karışmış nar çiçeği rengi oje sürmüştü. O bana anlatıyor ben parmaklarının ucuna bakıyordum. Sözcükler parmaklarının ucundan çıkıyor, uzuyor, cümlelere dönüyordu. Her köşede bir İstanbul hikayesi. Şurada Bir Haldun Taner, orada Sait Faik, tostoparlak kıvrılmış bir kedinin yastığı bir Tomris Uyar öyküsü. Sen uzaklarda kalmıştın. Senin olmadığın zamanlar. Kendimi öykülerle avuttuğum yıllar.
Hepimizin sığınakları yok mudur? Kimimiz işimize sığınırız, kimimiz içkiye, kimimiz denize, kimimiz hayallere, kimimiz şiirlere, kimimiz o hiç gelmeyen geleceğe. Ben öykülere sığınırım. Öykülerin içindeki imgelerle, kişilerle, mekanlarla hemhâl olurum. Senden ayrı kaldığım o yıllarda, küçük bir okulda coğrafya öğretmenliğine başvurmuştum. Sırf çocuklara içinde coğrafya geçen öyküler anlatmak için. Belki de hayatımın en umarsız, ama en saf, en duru zamanlarıydı. Her sabah büyük bir heyecanla evden çıkar okula giderdim. Bir kasaba ortaokuluydu. Sınıfımız tren istasyonu gibiydi. Her gün başka bir lokomotifin peşine takardım çocukları. Bir gün Bingöl’ün, ertesi gün Karadeniz’in yaylalarında dolaşırdık. Oradan İsviçre’ye atlar, Arizona da Saguaraların arasında bulurduk kendimizi, lamaların diyarı ertesi günü beklerdi. Her şey çok güzeldi, taaa ki aşk polisi maskemi düşürene, foyamı ortaya çıkarana kadar. Aşk polisi dediğin sığınacak bütün dalları kesmek için var. Bir sabah okuldan aldılar beni. Ahmet Kaya’nın Suphi’si gibi. Tutuklandım, yasakladılar öyküleri. Ne yazmaya, ne okumaya izin vardı. Kendimden çok çocuklara üzüldüm, ama artık onlar da nisan ayında yaşamaya başlamışlardı. Yağmurlarla gelen hayalleri vardı.

Sonra bir punduna getirip kaçtım, epey dolaştım. Kaçak yaşamak zor. Bir dönem Binbir Gece Masalları’nın içinde saklandım, başka zamanlarda Das Kapitalin ikinci cildinin içinde. Hiç kimse tamamını okumaz bu kitapların, aşk polisi hiç okumaz. Sonunda ne olacaksa olsun, diye yine İstanbul’a döndüm. Galata’daki o hüzünlü öykünün içinde girdim yeniden. Beni burada aramak akıllarına gelmez. Seni burada, nisan ayında bulamayacağımı bilirler. Her zaman bir bahanen vardır buraya gelmemek için. Ben de biliyorum seni göremeyeceğimi ama yine de bakınıyorum etrafa, ben de biliyorum yoksun ve olmayacaksın ama yine de yazıyorum. Aşk bulmak için değil kaybetmek için var zaten. Çoğalırken eksilmeye başlayan tek şey aşk. Zaman ve yüzün flulaşıyor. Kimsesiz bir baharın yolcusuyuz. Menzili maksuda varmak için değil, yolu yürümek için var olmuşuz, aşık olmuşuz, nisan olmuşuz, yolda kâmil olmuşuz, şu dünyada bir hiç olduğumuzu yolda yürürken fark etmişiz. Yağmurlarla tükenip, toprakla çoğalıyoruz.
Gece sabahı buldu. Yorgun bir kalbin içine sardım seni. Sen orda olduğun müddetçe atacak. Sen gidersen ama… Gitme, hep nisanda kal, her gün kara kalem bir İstanbul sabahına uyanalım, sen karşı duvarda bir melek, ben sana bakan bir kedi…

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


