İstanbul duvarları ve çağrışımlar

İstanbul duvarları ve çağrışımlar

Bir apartmanın altında birden sanki Hieronymus Bosch’a rastlıyoruz.  Buraya bir tabure atıp bütün günü resimlerin karşısında geçirebilirim. Gözler, kulaklar, gözyaşları, suratlar. Apartmanı olduğu gibi söküp bir müzeye koyasım var. Meçhul ressamını tanımak isterdim. Ama İstanbul böyledir, gizemleriyle yaşar. Kendini göstermek istediği kadar gösterir

İstanbul duvarları ve çağrışımlar

İstanbul akıyor ayaklarımın altından. Bir pazar sabahı. Çok yıl önceye gidiyor bedenim. Kahta’dan yola çıkmış bir minibüste yirmili yaşlarda genç üniversite öğrencileri, uzaktan bir köprü görünüyor. Roma İmparatoru Septimius Severus yaptırmış. Köprünün altından coşkuyla bir çay akıyor. Fırat Nehri’nin bir parçası, Cendere Çayı. Soğuk sularına kendimi bıraktığımı hatırlıyorum. Alıp sürüklüyor beni, sanki tarih akıyor bedenimin altından. Nasıl oluyor bilmiyorum, her zaman akan bir şeyler var. Ayaklarım, bedenim, düşüncelerim, tarih ve İstanbul… Ve hiçbir zaman aynı akmıyor. Efesli Herakleitos’a selam olsun.

Pazar sabahı hava güneşli, ama gölgeler serin. Arkadaşım sokak hayvanlarıyla meşgul, Dagu etrafta koşturuyor. Ben her zamanki gibi şehrin duvarlarında dolaşıyorum. İstanbul sokaklarının graffitilerine, duvar yazılarına meraklıyım. Altı yıl olmuş T24’e yine graffitilerle ilgili yazmıştım: “İstanbul’un dili vardır, konuşur, gözleri vardır bakar, kalbi vardır sever. Ona vakıf olmak, onunla efsunlanmak, ancak onu sevmekle, onu yaşamakla olur, şehrin bütün mümkün geçmiş ve mümkün geleceklerinde ve ‘bundan daha iyi başka bir şehir’ de yoktur.”

Altıpatlar Sokağı’nı bordaladık, aşağı iniyoruz. Bir öykü yazmıştım o sokakta başlayan, Svalbard’da biten. İnsan beyni böyledir. Bütün dünyayı dolaşabilir oturduğu yerden ve sonra bir gün hayaller gerçek olur. Bir gün Svalbard’a gideceğim, kendi kullandığım teknemin dümeninde. Yürüyoruz. Bir apartmanın altında birden sanki Hieronymus Bosch’a rastlıyoruz.  Buraya bir tabure atıp bütün günü resimlerin karşısında geçirebilirim. Gözler, kulaklar, gözyaşları, suratlar. Apartmanı olduğu gibi söküp bir müzeye koyasım var. Meçhul ressamını tanımak isterdim. Ama İstanbul böyledir, gizemleriyle yaşar. Kendini göstermek istediği kadar gösterir. Resimlere dikkatle bakıyorum. Çağrışımlar, bilinç akışı, beynim sürükleniyor. Resimdeki Gözyaşları, bir yandan Cem Karaca’nın şarkısı, bir yandan Padua’da Arena Şapelinde Giotto’nun fresklerinden biri. Resim tarihinde ilk kez çizilen gözyaşı damlası, acılı bir annenin yanağından süzülen. “Devlet dersinde öldürülen” çocuklardan birinin annesi. Rönesans'ı müjdeliyor. İlahi olandan insani olana doğru sanatın değişimini.

Sanki Hieronymus Bosch’a rastladım
Giotto'nun resmindeki ağlayan kadın resim tarihindeki ilk gözyaşı

Yıllardır duvar resimlerinin, yazılarının fotoğraflarını çekerim. Duvarlar konuşur, anlatır. Aşk vardır, şiir vardır, siyaset vardır, kavga vardır, ayrılık vardır, hasret vardır, hayat vardır. Bazen acılı, bazen komik, bazen manasız, bazen dünyanın öbür ucuna selam gönderir. Demir korkulukların altında “Küba’yı Savunmak, Sosyalizmi Savunmaktır” yazar misal. Kesme işaretiyle ayırmıştır da ‘yı’ ekini, duvara yazı yazmak özen ister. Demir korkuluklar Küba’nın ablukasını düşündürür. Havana’da yaptığım ameliyat hayatımın katmanları arasından bana gülümser.

Bir duvarda küçük çocuk çıkar karşıma, öyle hüzünlü, sanki ülkedeki bütün çocukların derdini yüklenmiş önüne bakarak yürüyordur. Önündeki kırmızılı beyazlı yaratığı E.T.’ye benzetirim. Pembe tombul kedinin hiç kalkası yoktur yerleştiği duvardan. Dagu’yla bakışırlar. Dagu’nun kedilerle seviyeli bir ilişkisi vardır, sokakta dolaşanlarla da duvarda yaşayanlarla da. Turşucunun önünde İstanbul’u dinler gözleri kapalı.

Hüzünlü küçük çocuk
Pembe tombul kedi
Dagu turşucunun önünde

Aşağı Tophane’ye doğru dik yokuş... Bir duvarda kırmızı mürekkeple yazılmış bir yazı “Peşindeyim Hala”. Kedi mi, anılar mı, geçmişin hataları mı? Orada burada, başka duvarlarda devam eder, “Peşindeyim Hala” yazıları. Belli, peşini bırakmayacak. Kim üstüne alınırsa onun. Artık yorulduk, aşağıda deniz ve Kılıç Ali Paşa Camisi var. İtalya’da Kalabriya’da bir balıkçının oğlu olarak doğup, Turgut Reis’in tayfalığını yapmış, önce Uluç Ali Reis olmuş, II. Selim adını Kılıç Ali’ye çevirmiş. Halikarnas Balıkçısı ne güzel anlatır hikâyesini. Mimar Sinan’ın en güzel eserlerindendir. Bir kapı aralığı, “dur, daha zamanı değil” der gibi çıkar karşımıza: “Eve Dönesim Yok.”

Aşağı inerken 1 Mayıs’ı hatırlatır elektrik kutusunun üstüne yapıştırılmış afiş. “1 Mayıs’ta Sokağa” der ve zihnimde bir kareyi aydınlatır. 1 Mayıs 2011'de Türk Tabipleri Birliği kortejiyle Taksim’e girmiştik, kızımla beraber. Neyse ki o kare kaybolmamış. Eve dönerken 1 Mayıs’ı tamamlayan bir cümle duvarda: The World is Your - Dünya Senindir.

Türk Tabipleri Birliği kortejiyle Taksim'de, kızımla beraber

Dünya, bu gezegen hepimizin ve bu gezegenin kaynakları üzerinde yaşayan tüm canlıların özgür, mutlu ve refah içinde yaşamasına yeter.

İlgili İçerikler