Bu soru ilk ne zaman aklıma geldi diye düşünüyorum. İnsan nasıl bir güdüyle korunaklı olarak yaşadığı bir yeri bırakıp hayatını da riske atarak bilinmeyene doğru yola çıkar? Geriye, bayağı geriye gidiyorum, çocukluğuma… Burada ayrıntılar biraz karışıyor, Gökkuşağı, Resimli Bilgi ya da Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi’nde okuduğum, kaşiflerin hikâyeleri beliriyor gözlerimin önünde. Hemen hepsi çizimle anlatılmış gerçek öyküler. Kar ve buzla kaplı bir coğrafyada yürüyen adamlar, ya da dalgalı, fırtınalı bir denizde uzak bir adaya doğru seyreden yelkenli bir tekne.
Beni en çok etkileyen hikâyeler hep deniz yolculuklarıydı. Bu hikâyelerin başlangıcında yola çıkış anları da betimlenirdi. Kıyıda toplanmış bir kalabalık ya da yola çıkanın sevdikleriyle vedalaşması. İşte yukardaki soru o zaman aklıma takılmıştı. Bu yolculuklara çıkanları motive eden duygu neydi? Şan, şöhret, para kazanma tutkusu mu, yoksa bizatihi maceranın verdiği haz mı? Yıllar ilerledikçe çocukluk ansiklopedileri yerini başka kitaplara bıraktı. Dijital Çağ henüz başlamamıştı, internet de yoktu ortalarda. Gezici kütüphane vardı, ilçenin halk kütüphanesi vardı ve okulun kütüphanesi vardı. Yabancı bir dil öğrenmeye başlamıştım ve o dilde dergiler de okuma listeme giriyordu. Böylece bir yandan modern maceraperstlerle tanışırken, bir yandan da hepsinin başlangıcı, belki de kendilerini bilmedikleri coğrafyalarda, bilmedikleri maceraların peşine atan insanların hepsinin ilham kaynağı eserleri keşfettim.
Benim için başlıca iki eksen söz konusuydu. Birincisi Roma-Yunan Mitolojisi, diğeri Binbir Gece Masalları. Tam olarak hangi yaşta keşfettiğimi hatırlamıyorum. Ama beni bugüne kadar takip ettiklerini ya da benim o hikâyeleri takip edip durduğumu söyleyebilirim. Ege Denizi’nde bir adadan öbürüne yelkenleri meltemle dolmuş bir yelkenliyle koştururken de, Güney Okyanusu’nda, gecenin karanlığında metrelerce yükseklikteki dalgaların arasında mendil kadar kalmış yelkenlerle Antarktika’ya doğru seyrederken de, aklımda o hikâyeler vardı: Odysseus ve Gemici Sinbad’ın hikâyeleri.
Macera batıda Odysseus’la, doğuda Sinbad’la tanımlanmış desem çok abartmış olmam herhalde. Biraz sığ bir yaklaşım olarak değerlendirebilirsiniz, Bu ikisinden de çok önce varolmuş kadim kültürlerin maceraperestlerini es geçmiş olmak yakışık almayabilir. Doğrudur, ama gezegenimizdeki maceracıların tarihini hatmetmiş değilim. Vikingler, Polinezyalılar tabii ki Fenikeliler kaşif diye yola çıkıyorsak atlanmaması gereken denizci milletler. Ben yine de Odysseus’la Sinbad arasında gidip geleceğim. Daha çok da Sinbad.
Birinin batı kültüründe, birinin doğu kültüründe olması dışında ikisi arasındaki farklar nedir? Kuşkusuz her ikisinde de cesaret, merak ve azim ortak özelliklerdir. İki isim de aslında yaşamamış hayali karakterler diyebilirsiniz, ama illa ki bu karakterlere ilham veren denizciler vardı.
Odysseus Akdeniz’in kaptanıydı. İyon denizinde yer alan İthaka Adası’ndan Yunan ordusuyla birlikte yola çıkıp Truva savaşına katılmıştı. Asıl hikâye Odysseus’un savaş bittikten sonra yaşadıklarıyla ilgili. Aslında katetmesi gereken yol, uzun bir yol değildi. Truva’nın bulunduğu Çanakkale Boğazı’ndan aşağı Ege Denizi boyunca inip Girit’in kuzeyi, Mora (Peleponnes) yarımadasının güneyinden önce batıya sonra kuzeye doğru bir seyirle adasına ulaşacaktı. Ancak denizde işler hiç bir zaman planlandığı gibi gitmez ve Odysseus’un on yıl sürecek eve dönüş macerası böylece başlar. Bu seyahatin tam rotası kesin olarak bilinmese de Homer’in yazdıklarından ortaya çıkan harita, kuzey Afrika kıyılarından Sicilya, Malta suları, Sardinya Korsika arasındaki Bonifacio Boğazı’ndan, İtalya’nın batı kıyıları hatta Cebelitarık Boğazı’na kadar olan bir coğrafyada seyir yaptığı şeklindedir. Yani Odysseus’un tüm macerası Akdeniz’in içinde olup biter. Homer, Okyanusu tüm dünyayı saran bir su kütlesi olarak düşünmüş, tüm denizlerin, nehirlerin, akıntıların buradan doğduğunu belirtmiştir, ancak Odysseus Herkül’ün sütunlarını geçip okyanusa açılmamıştır. Odysseus’un hikâyesinde olaylar onu maceradan maceraya sürükler. En başta Truva savaşına katılmak istememiştir. Hatta bunun için deli taklidi bile yapmıştır. Ama bir kere yola çıktıktan sonra maceralar kaderini çizmiştir.

Sinbad’ın hikâyesi Odysseus’tan tamamen farklıdır. Binbirgece Masallarında Sinbad’ın yedi gezisi anlatılır. Sinbad’ın hikâyesinde bana en ilginç gelen noktalardan biri öykünün başka bir Sinbad’la, Bağdat kentinde yaşayan hamal Sinbad’la başlamasıdır. Hamal Sinbad ağır bir yük taşırken yorulur ve bir evin kenarında dinlenmek için oturur. İçerden gelen hoş kokular, güzel müzik ve bir süre sonra da lezzetli yemek kokularıyla düşüncelere dalar, o evdeki yaşama gıpta eder ve doğaçlamadan bir şiir okur. Şiirde kendisinin fukaralığıyla, kapısının dibinde oturduğu adam gibilerinin zenginliğini kıyaslar ve bahtsızlığından yakınır. Bir yerinde şöyle söyler: “Yüzlerine bakılsa bana benzerler/Ama boşuna bu görünüş/Baht onlarla benim arama ayrımlar koymuştur/Benim onlara benzeyişim ekşi ve kekremsi sirkenin şaraba benzeyişi gibidir.” Bu dizeler ve aynı isimde olmaları bana bir tür içe bakış gibi gelmiştir. İki Sinbad vardır, karacı ve denizci. Denizci Sinbad karacı olana anlatır hikâyelerini. Bir tür otopsikanaliz gibi. Hem maceraları yaşarken, hem de bittikten ve rahatı yerindeyken yeni bir maceraya atılmaya karar verdiğinde sorgular kendini.
Hikâyede Hamal Sinbad’ın bahtından yakındığını duyan ev sahibi denizci Sinbad onu evine davet eder ve her gün bir tane olmak şartıyla yedi gezisini anlatır. Sinbad Bağdat şehrinde yaşayan zengin bir tacirin oğludur. İlk gezisine, genç yaşta babasından miras kalan malları mülkleri har vurup harman savurduktan sonra zenginlik tükenmeye başladığında ticaret yapıp tekrar zenginleşmek amacıyla başlar. Ama bu ilk gezinin başlangıcında bile yolculuğa dair bir heyecan vardır. Şöyle söyler:
“Görmediğim, bilmediğim ülkeleri gezme fikri aklıma gedi. Çünkü şairin şu dizelerini hatırlamıştım:
Güçlükler kazanılan zaferleri daha da güzelleştirir. İnsanoğlunun zaferi , uykusuz geçen uzun gecelerin ölümsüz kızıdır. Denizin beyaz, boz ya da pembe incilerinin eşsiz hazinesini bulmak isteyen kişi, bu güzel şeylere ulaşmadan önce denize dalmayı bilmelidir. Çabasız zafer kazanmak isteyen kişi, ölünceye kadar imkansız bir umudu izleyecektir.”
Bu sözleri maceraperestin düsturu olarak kabul etmeliyiz. Yıllar sonra, insanlık tarihinin en büyük kaşiflerinden biri, kendisini de adeta bir masal kahramanı olarak kabul edebileceğimiz Roald Amundsen Sinbad’ın sözlerini almış ve bir adım öteye taşımıştır.
“Her şeyi belli bir plana, düzene göre yapan insan zafere ulaşır. Bazıları buna şans der. Gerekli tedbirleri almayı ihmal eden için ise bozgun, yenilgi kaçınılmazdır. Bazıları buna kötü şans der.”
Sinbad’ın yolculuklarını coğrafi olarak izleyebiliriz. Bağdat’ta, nehirde başlar yolculukları. Eşyalarını nehir kenarında bekleyen gemiye taşıtır. Masallarda anılmasa da bu nehir Dicle Nehri'dir. Dicle Nehri boyunca ilerleyen gemi, bugün Irak olarak bildiğimiz toprakları katederek, Basra’nın El Kurna ilçesinde Fırat’la birleşen ve Şattül Arap adını alan nehirden Basra Körfezi’ne çıkar. Basra Körfezi ve Umman Körfezlerini de kattetikten sonra Hint Okyanusu’na açılır. Lincoln Paine’nin dünya denizcilik tarihini anlattığı Deniz ve Uygarlık isimli kitabından biliyoruz ki, Mezopotamya ile İndus Nehri ağzı arasında yelkenlilerle yapılan ticaret 4000 yıl öncesine uzanıyor. Milattan sonra 1. yüzyılda Hint altkıtası, Umman Denizi ve Bengal Körfezinden gelip giden tüccarlar için bir çıkış ve varış noktasıydı. Sinbad’ın masal olarak anlatılan öyküleri, yüzyıllarca çeşitli milletlerden denizcilerin yürüttüğü, deniz ticaretinin yapıldığı bir güzergahta yaşananlardan doğmuş diyebiliriz. Denizci Sinbad’ın hikâyesi Halife Harun Reşid zamanında geçer, yani sekizinci yüzyılın ikinci yarısında.

Sinbad’ın ilk macerasında başka bir çok masalda, mitolojik öyküde dini menkıbelerde farklı şekilleriyle rastladığımız balinayla karşılaşma vardır. Gemiyle giderken denizin ortasında bir ada görüp üstüne çıkarlar ve bir süre sonra bunun dev bir balina olduğu anlaşılır. Balinanın harekete geçmesiyle denize düşenler arasında Denizci Sinbad da vardır ve macera böyle başlar. Hint Okyanusu’nun gezegenimizde yaşayan en büyük deniz canlısı Mavi Balina’nın yaşam alanlarından biri olduğu biliniyor. O zamanın denizcileri de bu muhteşem canlıyla karşılaşmışlardır mutlaka.
Denizci Sinbad’ın maceraları günümüzde de süren bir çok romana, filme, resme, müzikal esere ilham vermiştir. Maymunlar Adası, denizden çıkan canavarlar, dev Ruh Kuşu, yamyamlar, devler, yeraltı nehirleri, şelalelerin, çavlanların olduğu ırmaklarda kayıkla yolculuk, girdaba kapılıp parçalanan gemi…
Denizci Sinbad her maceranın sonunda zengin bir adam olarak evine, Bağdat’a geri döner. Kendini zevke, eğlenceye verir ama bir süre sonra o hayattan sıkılmaya başlar. Beşinci Gezi öncesinde şöyle der “Size, insanoğlunun yaşadığı öteki ülkelere doğru yeni gezilere beni kışkırtan ruhumun isteklerine itaat etmekten asla kaçınmadığımı söylesem, sakın şaşmayın.” Sinbad’ın maceraya düşkünlüğü yanında esas motivasyonu ticaret yapmaktır. Karadan olsun, denizden olsun bir çok keşif gezisinin amacı da yeni ticaret yolları açmak, ticareti geliştirmek olmuştur. Üçüncü gezi öncesi Sinbad bu durumu açıkça ifade eder. “Bilin ki, ey dostlarım, ikinci gezimden döndükten sonra yaşamımı zenginlik ve neşe içinde sürdürmekteyken , sonunda , uğradığım kötülüklerin ve başıma gelen tehlikeli serüvenlerin anısını bütünüyle unuttum ve Bağdat’taki yaşantımın tekdüze başıboşluğundan sıkılmaya başladım. Ruhum da gezerek yeni yerler görme arzusu içindeydi. Benliğimde yeniden tecim yapıp alışverişte bulunmak, kazanç ve kar sağlamak aşkı depreşti. Oysa, felaketlerimin nedeni hep bu hırs olmuştur. Ve hemen en korkunç tarzda bir deneyim geçirmeye zorlandım.”
Sinbad, Bağdat gibi denize kıyısı olmayan bir kentte doğup büyüse de denizcidir. Maceracı bir ruhu vardır, tabiri caizse rahat batar. İkinci Gezi öncesi şöyle söyler: “Gerçekten çok zevkli bir yaşam sürmekte iken, günlerden bir gün başka ülkelere doğru geziye çıkma arzusu yeniden içimde uyandı; ruhumda gidip dolaşmak, değişik ülkeler ve adalar görerek eğlenmek ve bilinmeyen şeyleri merakla seyretmek , bu arada çeşitli ülkelere mal satmak ve almaktan da geri durmamak hevesi dolup taştı.”
Sinbad bir “survivor” dır. Ne yapar eder, hayatta kalmayı başarır. Tıpkı Odysseus gibi. Gezilerinden birinde bulunduğu yerde açlıktan ölmek üzereyken bir nehir görür ve sal yaparak ordan ayrılmaya karar verir ve şairin şu dizelerini hatırlar:
“Dostum, baskının hüküm sürdüğü yerleri terk et, onu inşa edenler hakkında matem feryatları çınlayan evi bırak git / Kendi toprağından başka topraklar bulursun, ama canın bir tanedir ve yitirirsen onu bir daha bulamazsın / Gecenin olayları seni üzüntüye sürüklemesin; çünkü felaketlerin en büyüklerinin bile tükeneceği bir süre vardır / Ve bil ki herhangi bir yerde ölümü daha önce belirlenmiş olan kişi, ondan başka bir yerde ölemez / Ve felaket içinde yaşarken herhangi bir öğütçüye haber yollama / Sana kendi canından daha üstün bir öğütçü olamaz.”
Bu dizeler çağlar boyunca mültecileri memleketlerinden çıkarıp meçhule doğru göçe zorlayan ruh haline de tercüman oluyordur.
Sinbad’ın maceraları yedinci geziyle biter. Hikâye, hamal Sinbad’ın, zenginliğine gıpta ettiği denizci Sinbad’a serzenişte bulunup talihin bazılarının yüzüne güldüğüne kendi gibilere de hor davrandığına dair bir şiir okumasıyla başlamıştı. Sonunda da Denizci Sinbad, “ey karacı Sinbad” “der “yerine getirdiğim işleri, alt ettiğim güçlükleri düşün, senin yaşamın, bahtın bana ayırdığından çok daha rahat ve yeğlenir değil mi?”
Denizin tuzunu dalgaların tepesinde tadan, rüzgarın şarkısıyla hayalleri çoğalan tüm denizcilerin ruhunda biraz Odysseus biraz da Sinbad vardır. Sıcak evinizin korunaklı atmosferinden çıkıp da o sonsuz maviliğin içinde bir ceviz kabuğu kadar kalmış teknenizle bu gezegenin denizlerinde bir kez seyir yaptığınızda, artık hastalık ruhunuza bulaşmış demektir iflah olmazsınız. Deniz bir tutkudur.
Jules Michelet Deniz isimli kitabında bu insanları şöyle anlatır: “Diğer taraftan deniz kendilerini ona emanet etmiş , onunla yaşamış, içli dışlı olmuş insanları kendine öyle bir bağlar ki ondan asla ayrılamazlar. Küçük bir limanda güçten düşüp işlerinden ayrılan yaşlı gemi kılavuzları gördüm.Ama teselli bulamıyorlardı, sefilce sürünüyor ve akılları başlarından gidiyordu.”
Michelet’nin hayatlarını denizde geçiren deniz kurtları için söylediğinin bir başka biçimini dünyayı yelkenliyle dolaşmış, Antarktika’ya gitmiş denizcimiz Osman Atasoy söylüyor: “ Karanın konforunu, güvenliğini geride bırakmak, belki de bir daha görmemek üzere sevdiklerimizden ayrılmak, denizde karşılaşacağımız güçlüklerden daha zor değil mi? Eski denizciler boşuna mı demiş, gemiler ve gemiciler limanda çürür diye. Günlük hayat da bir limandır, hepimiz o limanda yavaş yavaş çürüyoruz.”
En büyük hayalim ülkemizde denizcilerin hikâyeleriyle büyüyen nesillerin yetişmesi. Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadada yaşarken masal, kurgu, gerçek deniz öykülerini dört bir yandan çocuklarımıza sunmalıyız.
Not: Bu yazı daha önce Psikomitoloji 3 – İnsanı Öykülerinde Aramak editörler: Bilgin Saydam, Hakan Kızıltan, Minotor Kitap, 2025 ve deniz yazılarımı topladığım Başucumda Deniz, Literatür Yayınları, kitaplarında yayınlanmıştır. Odysseus filminin gördüğü ilgi nedeniyle T24 okuyucularıyla da paylaşmak istedim.


