Geçen hafta bir yönetici dostum, kahvesini karıştırırken birden durdu ve şunu söyledi:
“Artık iyice kafam karıştı, ne düşüneceğimi bilmiyorum.”
Anlamadan şaşkınlıkla baktım.
Çünkü karşımdaki adam başarısız değildi. Gelir paketi iyiydi, koca bir ekibi yönetiyordu, şirketinde adı geçince kafalar dönüyordu. Dışarıdan bakan biri için kusursuz bir kariyer fotoğrafı sunuyordu.
Ama o gün, bir fincan kahvenin hatrında, gerçek hikâye ortaya saçıldı.
Yıllarca kulağına fısıldanan cümlelerle, gerçekte yaşadıkları arasında uçurum vardı.
Ona “performans her şeyi belirler” denmişti. Belirlemiyordu.
“Kurumlar liyakatle ayakta kalır” denmişti. Her zaman öyle değildi.
“İyi insanlar er ya da geç kazanır” denmişti. Bazıları hiç kazanamadı.
“Şirket bir ailedir” denmişti. İlk kriz geldiğinde o kelimenin mecaz olduğu anlaşıldı.
Asıl mesele onun çalıştığı şirket değildi. Daha köklü, daha yaygın bir problemdi.
İş hayatı hakkında bize anlatılanlarla, içinde fiilen yaşadığımız hayat arasında, her geçen yıl biraz daha büyüyen bir çatlak var.
Ve bu çatlağın içinde milyonlarca insan nefes almaya çalışıyor.
Sabah toplantıya giriyorsun. Slaytı hazırlıyorsun. Performans görüşmesine oturuyorsun. Eğitime katılıyorsun. Beş yıllık plan çiziyorsun.
Ama kafanda dönen asıl soruyu kimseye yüksek sesle sormuyorsun, çünkü sormanın bir karşılığı yok.
Bazı insanlar performans gösteriyor da neden terfi edemiyor?
Bazı yöneticiler defalarca başarısız oluyor da koltuğunda neden ve nasıl hâlâ oturabiliyor?
Şirket “açık iletişim” diye bayrak salladıkça, tüm duvarları bu yazıyla süsleseler de çalışanlar neden daha çok susuyor?
Bağlılık anketleri doldurulurken insanlar gerçek fikrini neden saklıyor?
Merdiveni tırmandıkça, tepedeki manzara neden bazen anlamsızlaşıyor?
Belki de bu işin can alıcı sorunu kötü patron, düşük maaş, kapitalist sistem, acımasız kurumsal hayat, -sonuço daklılık- veya bitmeyen mesailer değil.
Belki asıl dert, oyunun kurallarının kimseye doğru dürüst anlatılmamış olması.
Kurumların görünen bir yüzü var elbette: Organizasyon şemaları, vizyon-misyon önermeleri, yetkinlik setleri, kariyer haritaları, performans formları, prosedürler, geri bildirim süreçleri— vitrindeki her şey pırıl pırıl.
Ama bir de kapalı kapılar ardındaki kuralları var.
Güç. İlişkiler ağı. İtibar. Algı. Güven. Yakınlık. Sessizlik.
Çoğu zaman kariyer kaderini belirleyen, vitrindekiler değil, işte tam da bunlar.
Hepimizin gözü kapalı güvendiği kaynaklar, yıllardır psikolojik güvenlikten bahsediyor; insanların ağzını açmadığı yerlerde kurumların öğrenme kapasitesini kaybettiğini söylüyor. Güven artık keyfi bir kültür süslemesi değil, performansın doğrudan belirleyicisi olduğunu hepimiz biliyoruz..
Buna rağmen koridorlarda hâlâ en çok dönen şey başarı hikâyeleri. Başarısızlıklar fısıltıyla anlatılıyor. Hatta hiç anlatılmıyorsa daha iyi.
Liderlik teorileri kürsülerde boy gösteriyor, eğitimlerde masaya yatırılıyor, liderlik karneleri dağıtılıyor; güç ilişkileri ise masanın altında kalıyor.
Kariyer tavsiyeleri her yerde dolaşıyor; kariyerin gizli faturası ise kimsenin gündemine girmiyor.
Bu köşede masal anlatmayacağım. Mükemmel şirket hikâyeleri de burada yok. Hayatını değiştirecek diye satılan üç maddelik kişisel gelişim formülleri yok.
Burada konuşacağımız şey, iş hayatının ışık almayan tarafı: kurumsal efsaneler, ofis politikaları, terfi mekaniği, sessizliğin bedeli, güç, statü, kariyer — başarının da başarısızlığın da gerçek yüzü.
Hepimizin içinde yüzdüğü ama adını koyamadığımız ya da konduramadığımız o çelişkiler.
Çünkü çoğu insanın iş hayatındaki gerçek dramı başarısızlık değil. Yanlış oyunu, kurallarını hiç öğrenmeden oynamış olmak — ve bunu fark ettiğinde oyunun çoktan bitmiş olması.
Bu köşe, tam olarak o görünmeyen kuralları konuşmak için açıldı. Şirketleri değil, iş hayatının görünmeyen kurallarını konuşacağız. Terfilerden güç ilişkilerine, başarı mitlerinden beyaz yaka psikolojisine kadar herkesin yaşadığı ama kimsenin konuşmadığı alanlara dokunacağız.
Gelecek hafta: “Performans Yetmez”
Bize uzun süre performansın her şeyi belirlediği söylendi. Peki gerçekten öyle mi?
Eğer öyleyse, çoğu kurumda en iyi iş çıkaranlar değil de en görünür olanlar neden hep bir adım önde?
Bazıları sonuç üretirken, bazıları neden sadece kariyer üretiyor?
Ve “çok çalışmak” ile “ilerlemek” — bu iki kelime neden çoğu zaman birbirinin yerine geçmiyor?
Gelecek hafta ve ondan sonraki her hafta, iş hayatının köklü mitlerini birer birer masaya yatıracağız.


