Berlin seçimleri ve kısa kısa notlar

Berlin seçimleri ve kısa kısa notlar

Kökleri Türkiye’ye dayanan bir siyasetçinin Berlin’in yönetiminde güçlü bir konuma gelmesi küçümsenecek bir şey değil. Türkiye ile bağı bulunan milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede, karar masalarında bu hayatı içeriden bilen insanların bulunması hem göçmenler hem de iki ülke arasındaki toplumsal bağlar bakımından yararlı olur

Berlin seçimleri ve kısa kısa notlar

Almanya, Türkiye açısından çok önemli bir ülke.  

Osmanlı’nın son döneminden itibaren, Türkiye’nin en önemli Avrupa ortaklarından biri oldular.  Osmanlılar, Birinci Dünya Savaşı’na birlikte girip savaştı ve birlikte kaybetti.  

Nazi mezalimi sırasında çok sayıda Alman akademisyen Türkiye’ye sığındı ve pek çok bilim dalının modern anlamda yeniden kuruluşunda aktif görev alıp derinden etkilediler.  

1960’lı yıllardan beri yoğun şekilde işçi göçü yaşandı. Bugün 3 milyona yakın Türkiye kökenli kişi yaşıyor.  Tersi de farklı biçimde geçerli. Her yıl 5-7 milyon arası Alman Türkiye’ye turistik ziyarete geliyor.  

İktisadi bağ da çok güçlü. Almanya bugün de Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı. İthalatta ise Çin ve Rusya’nın ardından üçüncü sırada ve iki ülke arasındaki yıllık ticaret hacmi 50 milyar doların üzerinde.  

Dolayısıyla Türkiye’nin en çok bağ kurduğu devlet Almanya’dır, desek abartmış olmayız.  

Almanya’da ise başkent Berlin’in ise çok daha özel bir yeri var. Berlin’in yaklaşık yüzde 8’i Türkiye kökenli. Bu devasa bir toplam demek. Adeta Avrupa’da küçük çaplı bir ülke gibi… 

Berlin’in hemen her sokağında bir Türk restoranı, kafe sahibi, bakkal/büfeci ile karşılaşabilirsiniz. Hemen hemen her sınıfta bir Türk öğrenci vardır. Türkiye’nin son otoriterleşme dalgasından sonra nitelikli göç de münhasıran bu şehre kaydı. Kısa bir ziyarette dahi Cihangir-Moda hattında yaşayan entelektüel, yazar-çizer veya orta sınıf çok sayıda eş dostu buraya yerleşmiş olarak görebilirsiniz.  

Özellikle Kreuzberg, Neukölln, Wedding gibi yerlerde sadece Türkçe konuşarak yaşamak dahi mümkün. 

Lafı uzatmayım. Genel olarak Almanya, özel olarak Berlin bizler için sıradan bir yer değil, özel bir yer.  

Öte yandan Almanya, Avrupa’nın en önemli siyasi başkentlerinden biri (faşizm, komünizm, kapitalizm, ekolojik hareket vb. deneyimine sahip tek şehir) olduğu için buradaki gelişmeler tüm Avrupa’yı ve dünyayı etkiliyor.  

Berlin ve seçimler 

Berlin’de geçtiğimiz pazar yerel seçimler yapıldı.  

Bu “yerel seçim” kavramı tam olarak bizdeki gibi değil. Almanya bir federasyon olduğu için yerel seçim dendiğinde eyaletlerle ilgili de bir seçim yapılmış oluyor.  

Almanya’da toplam 16 eyalet var. Berlin’in durumu ise kendine özgü. Berlin, Almanya’nın hem bir şehri hem de başlı başına bir eyaletidir. Hamburg ve Bremen’le birlikte Almanya’nın üç “şehir eyaleti”nden biridir. Yani bir bölge değil de direkt şehrin kendisi eyalet sayılır. 

Dolayısıyla Berlin’de yapılan eyalet seçimi, bizim alışık olduğumuz anlamda yalnızca belediye yönetimini belirleyen bir yerel seçim gibi olmamakta. Seçmenler aynı zamanda eyalet parlamentosunu, yani Berlin Temsilciler Meclisini (Abgeordnetenhaus) belirler. Bu Meclis de Berlin hükûmetinin başındaki “Regierender Bürgermeister/in” denilen kişiyi seçer. Bu makam Türkçeye genellikle “Berlin Belediye Başkanı” diye çevriliyor. Fakat görev, klasik bir belediye başkanlığından daha fazlasını ifade eder. Berlin bir eyalet olduğu için bu kişi aynı zamanda eyalet hükûmetinin de başıdır. Bir bakıma hem büyükşehir belediye başkanı hem de eyalet başbakanıdır.  

Seçim sisteminin kendine özgü özelliği uyarınca başkan doğrudan seçilmez. Başkan, eyalet meclisine seçilenlerin yarısının desteğine ihtiyaç duyar. Eğer hiçbir parti tek başına çoğunluğu elde edemezse başkan koalisyonla belirlenir. Bu bizde eskiden başbakanlık için uygulanan modeldi. Almanya’da yerel düzeyde de uygulanıyor.  

Uzatmayıp toparlayayım. Berlin seçimlerinin siyasal ağırlığı da sıradan bir belediye seçiminin ötesindedir. Eğitimden polise, konuttan göç ve uyum politikalarına kadar pek çok önemli konu eyalet düzeyinde karara bağlanır. Üstelik Berlin, Almanya’nın başkenti olması ve çok güçlü bir göçmen nüfusu barındırması nedeniyle burada ortaya çıkan siyasal değişimler bütün ülkede yakından izlenir.  

Seçimlerden önce kim ne savundu? 

Şehri, Berlin duvarının yıkılmasından 90’lı yıllarda CDU, 2000’li yıllarda SPD birinci parti çıkardı. Son seçimde CDU öne geçmişti.  Dünkü seçime kadar yönetimde Hristiyan Demokratlar (CDU) ve sosyal demokratlar (SPD) koalisyonu vardı. Başkan CDU’lu Kai Wegner idi.  

Bu seçimin ana tartışma konusu, konut kiralarıydı. Berlin’de yaşamış biri olarak bu gündemi yakından biliyorum. Şehir, uzun yıllar Avrupa’nın büyük başkentleri arasında görece ucuza yaşanabilen yerlerden biriydi. Son on yılda bu durum hızla değişti. Nüfus arttı, konut arzı talebi karşılayamadı ve kiralar yükseldi.  

Bugün Berlin’de hanelerin yaklaşık yüzde 85’i kiracıdır ve ilanlardaki kiralar ise 2014’ten bu yana neredeyse iki katına çıkmış durumdadır. 

Üstelik iki Almanya’nın birleşmesi sonrasında eski rejimdeki evleri alan konut şirketlerinin tekel oluşturması da Berlin’e özgü önemli bir vakadır.  

Bu sorun öyle hafife alacak türden değildir. Öyle ki 2021’de yere düzeyde bir halkoylaması yapılmıştır.  Kiracı haklarını savunan sivil bir inisiyatifin öncülüğünde 350 bin kişinin imzalı girişimiyle bir yapılan referandumda, yaklaşık 240 bin konutun özel şirketlerin elinden alınarak kamu denetimine geçirilmesi oylanmıştır. O oylamada Berlinlilerin yüzde 57,6’sı bu öneriye “evet” demişti. Ancak halkoylaması doğrudan kanun çıkarmadığı için sonuç uygulamaya geçirilmedi. 

O günden beri Berlin’de ana tartışma eksenlerinden biri bu konudur.  

Bu kampanya sırasında doğal olarak da Doğu Almanya’daki iktidardaki komünist partinin devamı (PDS) ile diğer Batı’ sosyalist/aktivist hareketlerin ittifakı olarak kurulan Sol Parti (Die Linke) öne çıkmıştı.   

Son seçimlerde de Sol Parti’nin adayı da Türkiye’den göçüp gelen ve bu kira meseleleriyle ilgili davalardan ötürü tanınan Elif Eralp’ti. Sol Parti ve Eralp, kamulaştırmanın yanı sıra kira artışlarında bir tavan uygulanmasını ısrarla savundular. Seçim boyunca bu söylemle özleştiler. 

Karşı cephede (hayır cephesinde) en belirgin parti, Hristiyan Demokratlar oldu. CDU, kamulaştırmaya kesin biçimde karşı çıktı. Partinin adayı bunun Berlin’e maliyeti 30 milyar avroyu aşabileceğini, üstelik tek bir yeni konut bile ortaya çıkmayacağını anlattı. CDU’nun çözümü daha fazla konut yapmak, inşaat izinlerini hızlandırmak ve özel yatırımların önündeki engelleri azaltmaktı.  

Böylece seçimde konut sorunu konusunda esasen iki farklı reçete karşı karşıya geldi. Sol Parti, kiraları doğrudan sınırlamayı ve büyük konut şirketlerinin mülkiyetine müdahale etmeyi savundu. CDU ise konut arzını artırmayı ve yeni konut yapımını hızlandırmayı önerdi.  

Bunların dışında bir de şu anda yükselişteki Almanya İçin Alternatif (AfD) de dikkate değer bir alternatif oldu. AfD, sürpriz olmadığı üzere, kiraların bu denli yükselmesini göçmenlere bağladı. Kiraların, çok fazla yabancı göçü olduğu için arttığını ileri sürdüler. Çözüm olarak da yabancılara dönük ek sınırlamaları teklif ettiler. 

Geriye kalan partiler (özellikle SPD, Yeşiller, Liberal Demokratlar) ise bu üç ana hat içinde pozisyon aldılar ama kampanya sürecinde nispeten silikleştiler. Sol Parti’den ayrılanların (göçmen politikası, nükleer enerji, Rusya ilişkileri konusunda ayrışmaktadırlar)  kurduğu Sahra Wagenknecht ittifakı (BSW) benzer bir programla dikkat çekici biçimde yükselişe geçse de %5’lik barajı aşamadı. 

Elif Eralp ve kampanyası 

Sol Parti’nin adayı Elif Eralp bu süreçte çok iyi iş çıkardı. 12 Eylül döneminde Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş sosyalist bir ailenin kızı olan Eralp bir hukukçu. Uzun süredir kiracı hakları, göçmenler ve sosyal haklar alanında çalışıyor. Kampanyasını da büyük ölçüde bu geçmişinin üzerine kurdu.  

Bunun yanı sıra eğitimde fırsat eşitliği, toplu taşımanın ucuzlatılması ve sosyal hizmetlerin güçlendirilmesi gibi başlıkları da kampanyasına taşıdı. Böylece kampanyasını birkaç büyük ideolojik sloganla sınırlamak yerine Berlinlilerin günlük hayatında karşılığı olan konular etrafında yürüttü. Eralp’in kampanyasının bir başka özelliği de kişisel hikâyesini saklamamasıydı. Türkiye kökenini ve ailesinin siyasi geçmişini açıkça anlattı. Irkçılık ve ayrımcılık konularında da oldukça görünür bir tutum aldı. Bu yönüyle Berlin’in göçmen nüfusunun yoğun olduğu mahallelerinde ayrıca dikkat çekti. 

Ayrıca, bir de bizdeki “kent lokantalarını” andıran Kiezkantine projesi de dikkat çekti. Mahallelerde insanların üç avroya sıcak yemek yiyebileceği, aynı zamanda bir araya gelip sosyalleşebileceği bu lokantaları Berlin geneline yaymayı vaat etti. Hatta seçim kampanyasında Kreuzberg’de kurulan Kiezkantine’de önlüğünü takıp üç avroya yemek dağıttı. 

Seçimden sonraki durum 

Şu anda barajı aşan beş parti var: Sol Parti, CDU, SPD, Yeşiller ve AfD. 

AfD’ye karşı diğer partiler prensip itibarıyla “güvenlik duvarı” (Brandmauer) denilen, AfD ile koalisyonu ve sistematik iş birliğini dışlayan politikayı uyguluyor. CDU’nun bu ilkeye bağlılığı zaman zaman tartışma konusu olsa da Berlin’de AfD ile koalisyon şimdilik seçenek dışı. 

Geriye kalan dört partinin hiçbiri tek başına yönetimi alamıyor. Sol Parti ile CDU’nun birlikte hareket etmesi de mümkün görünmüyor. Bu durumda iki seçenek kalıyor: Sol Parti-SPD-Yeşiller veya CDU-SPD-Yeşiller. Yeşiller ilk seçeneğe daha yakın duruyor. SPD ise henüz kapıyı iki tarafa da açık tutuyor. 

Bu hassas dengede, daha hemen seçim akşamında antisemitizm tartışması tedavüle sokuldu. Sol Parti’nin hükûmete girmesine karşı çıkanların en önemli itirazlarından biri, partinin İsrail ve antisemitizm konusundaki tutumu oldu. 

Örneğin dünden beri yana yakıla, Sol Parti’nin Neukölln örgütünün bir seçim etkinliğine davet edilen rapçi “Yalla Yalla Intifada” ve “İsrail ordusuna ölüm” anlamına gelen sözler kullanması hatırlatılıyor.  

Eralp bu sözleri açıkça kınamış olmasına rağmen Sol Parti içinde İsrail’in Gazze’deki eylemlerini “soykırım” olarak nitelendiren ve Filistin direnişine daha açık destek veren çevrelere dikkat çekiliyor. Bunlar Sol Parti’ye yöneltilen antisemitizm suçlamasının dayanakları olarak gösteriliyor. 

Almancada Kampfbegriff diye bir ifade vardır. Türkçeye “mücadele kavramı” diye çevrilebilir. Bir sözcüğün karşı tarafı tarif etmekten çok damgalamak ve siyasal alanda sıkıştırmak için kullanılmasını anlatıyor. Almanya’da tarihsel nedenlerle son derece hassas bir konu olan antisemitizm suçlaması da kanımca bugün tam olarak böyle bir işlev görmekte. 

Peki bize ne? 

Ben bu sonucu Türkiye kökenliler açısından önemli buluyorum. Burada sadece Alman vatandaşlığına geçmiş olanlardan söz etmiyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar, çifte vatandaşlar, anne veya babası Türkiye’den gelmiş olanlar dâhil geniş bir topluluktan söz ediyorum. Almanya’da yıllardır yaşayan milyonlarca insanın çocuklarından birinin, üstelik göçmen kimliğini saklamadan, Berlin gibi bir şehrin yönetimine talip olması başlı başına anlamlı. 

Bunun bu insanlar için bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. “Buraya aitiz ve bu ülkenin yönetiminde söz sahibiyiz” duygusunu güçlendiren bir gelişme bu. 

Türkiye açısından ise meseleyi abartmamak gerekir. Berlin’deki bir seçim Türkiye-Almanya ilişkilerini veya ticareti tek başına değiştirmez. Almanya Türkiye’nin en büyük ekonomik ortaklarından biri ve iki ülke arasındaki ticaret hacmi 50 milyar doların üzerinde. Bu ilişkiler kişilerden ve partilerden çok daha köklü. 

Yine de kökleri Türkiye’ye dayanan bir siyasetçinin Berlin’in yönetiminde güçlü bir konuma gelmesi küçümsenecek bir şey değil. Türkiye ile bağı bulunan milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede, karar masalarında bu hayatı içeriden bilen insanların bulunmasının hem göçmenler hem de iki ülke arasındaki toplumsal bağlar bakımından yararlı olduğu kanısındayım. 

Ayrıca aşırı sağın yükseldiği bir dönemde böyle bir sonucun çıkması da önemli. AfD güçlenirken Berlin’de aynı zamanda güçlü bir antifaşist ve sol damarın varlığını koruduğunu göstermesi bana umut verici geliyor. 

Son olarak işin ekonomi-politik boyutu var. Sol Parti bu başarıyı esas olarak kimlik siyasetiyle kazanmadı. Kira, konut, ulaşım, ucuz yemek ve sosyal hizmetler gibi doğrudan insanların cebine dokunan meseleleri öne çıkardı. Avrupa’da uzun süredir savunmada kalan kamucu politikaların büyük bir şehirde yeniden güçlü bir seçmen karşılığı bulması bence Berlin’in ötesinde de izlenmesi gereken bir gelişme. 

Benim bir Neukölln mukimi olarak bu seçimden çıkardığım sonuç şimdilik bunlar… Kuşkusuz dahası var ve takip edilmeli.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler