Bir sanat eseri, anayasa yazdırabilir mi?

Bir sanat eseri, anayasa yazdırabilir mi?

Mücadelenin yürütüldüğü alan yalnızca meydanlarla sınırlı görülmemeli. Bazen bir gazete, bazen bir roman, bazen bir tiyatro oyunu, bazen de bir opera, insanların kendilerini ve içinde yaşadıkları düzeni başka türlü hayal etmelerini sağlayabiliyor. Siyasal mücadele kültürel alanda kıvılcımını bulabiliyor

Bir sanat eseri, anayasa yazdırabilir mi?
Gustave Wappers'ın 1835 tarihli Belçika Devrimi'ni (1830) betimleyen tablosu

Dün sabah hoşuma giden bir şey okudum.

Anayasa’da toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün “önceden izin almaksızın” kullanılacağı yazar.

Şöyle der hatta tam yazarsak: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”

Hukukçu olmaya gerek yok. Artık neredeyse sağır sultan duydu bunu.

Bize alışıldık geliyor ama aslında bu, her anayasada olmayan bir kayıt. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde yok örneğin.

Bizde bu ibarenin neden özellikle yazıldığını merak ettim.

1982 Anayasası, bunu 1961 Anayasası’ndan alıyor.

1961 Anayasası’nın hazırlık çalışmalarına baktığınızda ise ilginç bir tartışmayla karşılaşıyorsunuz. “Bunu ayrıca yazmaya ne gerek var?” diyenler oluyor. Buna karşılık Demokrat Parti dönemindeki baskılar, 555K gösterileri ve Turan Emeksizler ve canını kaybeden niceleri hatırlatılıyor.

Muhalefetin protesto hakkının yok sayılmasına karşı hassasiyet önemseniyor.  Devletin toplantı hakkını yeniden izin rejimine bağlamaması için bu güvencenin açıkça korunması gerektiği söyleniyor.

Tartışmalar sırasında Osmanlı hukukuna da gönderme yapılıyor.

Oradan Osmanlı’ya gittim.

1908 Hürriyet Devrimi’nden sonra çıkarılan İçtimaat-ı Umumiye Kanunu da toplantı hakkını “önceden izin almaksızın” güvence altına almış.

Bu hüküm kabul edilirken “önceden izin almama” kaydını koyanlar, yaklaşık otuz yıl süren II. Abdülhamit istibdadı dönemindeki sansüre, baskıya; en ufak bir protestoya karşı bile yoğun hoşgörüsüzlüğe -ibretle ve nefretle- gönderme yapıyorlar.

Peki onu nereden almışlar?

İz bu kez Belçika’ya çıkıyor.

Kısa bir not düşeyim burada: O yıllarda Napolyon Savaşları’nın ardından Avrupa’nın büyük devletleri, Fransa’yı çevrelemek ve yeniden güçlenmesini engellemek amacıyla Birleşik Hollanda Krallığı’nı kuruyor. Belçika da bu devletin içinde.

Devletin başında Orange Hanedanı’ndan I. Willem var. Tam bir despot…

Zamanla basın üzerindeki sansür ağırlaşıyor. Muhalefet baskı altında. Hollandacanın dayatılıp Belçikalıların dilinin ötelenmesi, Belçikalıların takip ettiği Katolik Kilisesi’ne müdahaleler ve yoğun ekonomik sıkıntılar da eklenince toplumdaki huzursuzluk büyüyor.

Sonrası ise ilginç.

25 Ağustos 1830 akşamı Brüksel’de insanlar opera izlemeye gidiyor.

Sahnedeki eser Daniel Auber’in yazdığı “Portici’nin Dilsiz Kızı.”

O zamanlar televizyon yok, Netflix vb. yok, malum… Tiyatro ve opera var toplu seyir için.

Opera, Napoli halkının İspanyol egemenliğine karşı ayaklanmasını anlatıyor.

İkinci perdede “Amour sacré de la patrie” (“Vatanın kutsal sevgisi”) söylenirken salondaki hava değişiyor.

İnsanlar temsil bitmeden ayağa kalkıyor.

Sokağa çıkıyorlar. Kuşkusuz sahnede izledikleri şey, taşmak üzere olan bardağın aranan son damlası…

Kıvılcım çakıyor.

Önce hükûmet yanlısı gazetelere ve bazı işyerlerine, ardından kamu binalarına yöneliyorlar.

O gece başlayan gösteriler birkaç hafta içinde Belçika Devrimi’ne dönüşüyor.

Devrimden sonra hazırlanan 1831 Belçika Anayasası ise istibdat dönemine atıfla toplantı özgürlüğünü “önceden izin almaksızın” kullanılacak bir hak olarak güvence altına alıyor.

Bu hikâye aslında bize yabancı değil. Osmanlı’da da 1873’te Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” oyununun ilk temsilinden sonra seyirciler “Yaşasın vatan!” nidalarıyla tiyatrodan çıkıp sokaklara dökülüyor. İktidar tiyatronun yarattığı siyasal etkiyi o kadar ciddiye alıyor ki Namık Kemal’i sürgüne gönderiyor, gazetesini kapatıyor.

İşte yaklaşık otuz beş yıl sonra II. Meşrutiyet'in ardından çıkarılan İçtimaat-ı Umumiye Kanunu ise, Belçika Anayasası’nda olduğu gibi toplantı özgürlüğünü “önceden izin almaksızın” kullanılacak bir hak olarak güvence altına alıyor.

Toparlayalım: Yani “önceden izin almaksızın” ifadesinin arkasında Brüksel sokakları var. Namık Kemaller var, 1908 Hürriyet Devrimi var. 28 Nisan 1960’ta Beyazıt Meydanı var.

Bir kez daha hatırlıyoruz ki anayasalar mürekkeple değil, mücadeleyle yazılıyor.

Mücadelenin yürütüldüğü alan yalnızca meydanlarla sınırlı görülmemeli. Bazen bir gazete, bazen bir roman, bazen bir tiyatro oyunu, bazen de bir opera, insanların kendilerini ve içinde yaşadıkları düzeni başka türlü hayal etmelerini sağlayabiliyor. Siyasal mücadele kültürel alanda kıvılcımını bulabiliyor.

Bugün toplumsal muhalefet mücadele etmiyor değil, hâlâ ediyor. Fakat bana öyle geliyor ki muhalefet hattı tiyatroda, sinemada ve televizyonda eskisi kadar yönlendirici değil. Bu mecralar, ortak bir özgürlük duygusunu ve siyasal tahayyülü besleme bakımından uzun zamandır büyük ölçüde sahipsiz bırakılmış durumda.

Görüyoruz ki doğru konumlanış varsa bir opera bile anayasanın satırlarına kadar uzanan bir siyasal sürecin kıvılcımını çakabiliyor. Bazen de bir dizi, tam tersine, mevcut düzeni tahkim edebiliyor.

Bizim kuşağın payına büyük ölçüde Diriliş Ertuğrul ve benzerleri düştü (düşmez olaydı).

Fakat bir de Deniz Göktaş’lar var tabii. Ölü Deniz’in yarattığı dalgalanmaya bir de buradan bakalım, safları sıklaştıralım derim…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler