Fransız Filozof Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası isimli kitabının bir yerinde “Evin en değerli yararı nedir diye sorulsaydı, şöyle derdik: Ev düş kurmayı barındırır, düş kuranı korur, huzur içinde düş kurmamızı sağlar.” diye yazar. Ünlü düşünür, bunu evin insanın anıları, mahremiyeti ve düşleri için taşıdığı anlamı tartışırken yazmıştır.
Bachelard’ın (“Başlar” diye okunuyor) bunu derken anlatmak istediği şey, bir insan hakkı olarak “konut hakkı”nın gerekçelerinden biridir. Biz insanlar için “konut”, başımızı sokacağımız fiziksel bir yapıdan daha fazlasıdır. Konut veya daha samimi ifadeyle söylersek yuva, güvenliğin, mahremiyetin, aile yaşamının, kişiliğin gelişmesinin ve gelecek kurabilmenin mekânıdır. Bir kişi konutunu kaybettiğinde, soğuk bir hukuki tasnifle taşınmazı veya kullanım hakkını kaybetmiş gibi görünebilir ama aslında olan bundan fazlasıdır. Konut hakkını diğer ekonomik ve sosyal haklardan ayıran özelliklerden biri, insanın maddi varoluşuyla kişisel dünyasının aynı mekânda buluşmasıdır.
Bu hak öylesine önemli olsa gerek ki geçen hafta Berlin’deki seçim sonuçlarını etkileyen merkezi konulardan biriydi. Son yazımda bundan söz etmiştim.
Keza İspanya’da tam da bu satırları yazdığım günlerde konut meselesi on binlerce kişiyi Madrid sokaklarına döktü. 26 Eylül’deki gösterinin doğrudan tetikleyicisi, 87 yaşındaki Maricarmen’in yaklaşık yetmiş yıldır yaşadığı kiralık evinden tahliye edilmesiydi. Hükûmet verilerine göre 25 bin kişinin katıldığı yürüyüşün ardından yüzlerce kişi Madrid’in en ünlü meydanı olan Puerta del Sol’da çadır kurdu. Talepler arasında kira sözleşmelerinin süresiz hâle getirilmesi, kiraların dondurulması ve tahliyelerin durdurulması vardı. Meydanda yükselen sloganlardan biri meselenin siyasal ağırlığını anlatmaya yetiyordu: “Ya rantçılık düşer ya hükûmet.”
Ekonomik ve Sosyal Haklar Komitesi kararları
İspanya, konut hakkı konusunda sorun yaşayan ülkelerden biri.
Bizim de tarafı olduğumuz Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi’ni yorumlayan Komitenin konut hakkı bağlamında İspanya aleyhine çok sayıda kararı var.
Nasıl ki İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi medeni ve siyasi hakları yorumluyorsa bu Komite de ekonomik ve sosyal hakları yorumluyor.
İşte bu Komitenin kararları çok önemli.
Örneğin Ben Djazia ve Bellili vakasında Madrid’de yaşayan dört kişilik bir aile vardı. Anne, baba ve iki küçük çocuk kiralarını ödeyemez hâle gelmişti. Aile sosyal konut için yıllarca başvurmuş, sonuç alamamıştı. Sonunda ev sahibi tahliye davası açtı. İspanyol mahkemeleri de kira ödenmediği için tahliyeye karar verdi. Aile evden çıkarıldı. Gidecek başka bir evleri yoktu. Bir süre belediyenin geçici barınma merkezinde kaldılar.
İlk bakışta hukuken şaşırtıcı bir durum yok gibi görünüyor. Kiracı kirayı ödememiş, ev sahibi de mülkünü geri almıştı. BM Komitesi ise meseleye başka bir soru ekledi: Peki tahliye edilen insanlar nereye gidecek?
Komiteye göre mülkiyet hakkının korunması elbette meşru bir amaçtı. Fakat bir mahkemenin işi yalnızca kira borcunun bulunup bulunmadığını saptamakla bitemezdi. Tahliye sonucunda insanların evsiz kalacağı ileri sürülüyorsa hâkim bu sonucu da değerlendirebilmeliydi. Özellikle çocukların, yaşlıların ve kırılgan durumdaki kişilerin bulunduğu ailelerde devlet, elindeki kaynakları kullanarak alternatif barınma imkânlarını araştırmalıydı. Mahkemeler ile sosyal hizmetler arasında da insanların adliye kapısından çıkıp sokağa düşmesini önleyecek bir bağlantı kurulmalıydı. Komite sonuçta İspanya’nın ailenin konut hakkını ihlal ettiğine karar verdi.
Daha çarpıcı bir dosya López Albán kararıdır. Maribel López Albán altı çocuk annesiydi. Çocuklarının beşi küçüktü. Ekonomik sıkıntı içindeki aile Madrid’de bir şirkete ait boş bir eve yerleşmişti. Yani önceki örnekten farklı olarak ortada kira sözleşmesi bile yoktu. Hukuk diliyle söylersek aile evin “haksız işgalcisi” (fuzuli şagil) durumundaydı. Evden çıkarılmalarına karar verildi. Bu da normal gibi. Ama Komite, bir insanın konuta hangi hukuki sıfatla girdiği ile tahliye edildiğinde başına ne geleceğinin iki ayrı mesele olduğunu söyledi. Bir kişinin bir evde oturmaya hukuken hakkı bulunmayabilir. Fakat bundan, devletin onu çocuklarıyla birlikte sokağa atıp çaresiz bırakabileceği sonucu çıkmaz. Kararda tahliyenin gerekli ve ölçülü olup olmadığı, ailenin koşulları ve alternatif bir konuta erişme imkânı da hesaba katılmalıydı.
Benzer mesele El Ayoubi ve El Azouan Azouz kararında bir kez daha ortaya çıktı. Bu kez söz konusu olan, küçük çocuklarıyla birlikte bir konutta hukuki bir hakka dayanmaksızın yaşayan başka bir aileydi. Ailenin ihtiyacı vardı ve alternatif bir eve erişemiyordu. Buna rağmen tahliye sürecinde mahkemelerin, tahliyenin aile açısından doğuracağı sonuçları gerçek anlamda tartabilecekleri bir mekanizma bulunmuyordu. Komite yine konut hakkının ihlal edildiği sonucuna vardı.
Bu kararda Komite çok önemli bir noktaya daha dokundu. İspanya’da hukuki bir hakka dayanmaksızın bir eve yerleşmiş olmak, sosyal konut başvurularında kişinin karşısına çıkabiliyordu. Böylece ortaya tuhaf bir kısır döngü çıkıyordu. İnsan barınacak yeri olmadığı için boş bir eve yerleşiyor, bunu yaptığı için sosyal konuta erişmesi güçleşiyor, sosyal konuta erişemediği için de işgal ettiği evden çıkarıldığında yine barınacak yer bulamıyordu. Komite, ihtiyaç içindeki kişilerin bu nedenle sosyal konut sisteminden otomatik biçimde dışlanmasına da karşı çıktı.
Kararların Türk hukuku için söylediği şey nedir?
Bu kararlar İspanya aleyhine verildi ama Türkiye bakımından da yol gösterici ve bir ölçüde bağlayıcı (buna objektif etki denir) bir yön taşıyor. Zira konut hakkı Türkiye için de bağlayıcı. Benzer durumda olanlar bakımından bu sorunlar Türkiye’de de geçerli.
Bu kararlar “kirasını ödemeyen kiracı çıkarılamaz” demiyor. Yahut bir kişinin zorla bir evi işgal etmesine de cevaz verilmiyor. Ev sahibi koşulları varsa kiracısını tahliye edebilir.
Hukukumuzda kiracıları koruyan hükümler yok değil, var. Hatta hukukumuzda kiracıyı koruyan mekanizmanın Batılı devletlere göre görece gelişmiş olduğu dahi söylenebilir.
Fakat olağan usullerle tahliye kararı verilebilecek bir durumda bile, iş konut hakkına geldiğinde hukuk ek bir soru daha sormak zorunda: Bu kararın sonunda ne olacak? Tahliye edilecek kişi başka bir konuta geçebilecek mi? Yoksa sokağa mı düşecek? Evde çocuk, yaşlı veya engelli biri var mı? Ailenin geliri nedir? Sosyal konut için başvurmuş mu? Devlet ona gerçekçi bir alternatif sunmuş mu? Tahliye hemen mi yapılmalı, yoksa kişinin başka bir konut bulabilmesi için süre mi verilmeli?
Bizim hukukumuzda devlet bu soruları sormuyor. Daha doğrusu, mevzuat herhangi bir makamı bu soruları sormaya zorlamıyor.
Ayrıca bu sorulara verilecek yanıtlar evsizlik riskini ortaya koyuyorsa devlete (ev sahibine değil) bazı yükümlülükler düşüyor.
Bunun için çok karmaşık bir hukuk mühendisliğine gerek yok. Birkaç açık hüküm yeterli.
İlk olarak, İcra ve İflas Kanunu’na konut tahliyelerine özgü bir hüküm eklenmelidir. Tahliye kişinin evsiz kalmasına yol açacaksa tahliye edilecek kişi icra mahkemesine başvurabilmeli; hâkim, evsizlik riskini veya çocuk, yaşlı veya engelli kişilerin durumunu yahut uygun başka bir konut bulunup bulunmadığını ve ev sahibinin menfaatini birlikte değerlendirmelidir. Gerektiğinde tahliye, başka bir konut bulunabilmesi için sınırlı bir süre ertelenebilmelidir.
İkinci olarak, mahkeme ve icra dairesi ile sosyal hizmetler arasında kanuni bir bağlantı kurulmalıdır. Evsizlik riski bulunan bir tahliyede belediye ve sosyal hizmet birimleri zorunlu olarak haberdar edilmeli, bu kurumlara belirli bir süre içinde sosyal inceleme yapma ve kira yardımı, geçici barınma veya alternatif konut seçeneği sunma görevi verilmelidir. Böylece sosyal devlet, icra memuru kapıya geldikten sonra hatırlanan bir kavram olmaktan çıkar.
Üçüncü olarak, ölçülülük değerlendirmesinde ev sahibinin durumu da kanunda açıkça dikkate alınmalıdır. Kendi oturacağı tek konutunu isteyen veya geçimini bu evin kirasıyla sağlayan kişi ile çok sayıda konuta sahip şirket, banka veya yatırım kuruluşunun durumu aynı değildir. Bu ayrım tahliye hakkını ortadan kaldırmaz ama tahliyenin zamanı ve biçimi belirlenirken önem taşır.
Dördüncü olarak, Sosyal Hizmetler Kanunu ile sosyal konut mevzuatına “evsiz bırakmama” güvencesi eklenmelidir. Kendi imkânlarıyla konut bulamayacak kişiye, özellikle çocukların ve diğer kırılgan kişilerin bulunduğu hanelerde, tahliye öncesinde uygun bir barınma çözümü sunulmalıdır. Geçici barınma aileyi parçalamamalı; insan onuruna ve asgari mahremiyete uygun olmalıdır.
Fakat bütün bunların çalışabilmesi için bir şart daha var, o da sosyal konut stoku… Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Bu nedenle Toplu Konut Kanunu’nda kamunun belirli ve yeterli bir sosyal kiralık konut stoku oluşturması, bu stokun ihtiyaçla orantılı biçimde artırılması ve sosyal amaçlı konutların başka amaçlarla elden çıkarılmasının sınırlandırılması gerekir. Tahliye nedeniyle evsiz kalma tehlikesi bulunanlar da bu konutlara erişimde öncelikli gruplardan biri olmalıdır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


