Deniz Göktaş vakasıyla birlikte yine yeniden gündeme geldi: “Cumhurbaşkanıyla dalga geçilebilir mi?”
Demokratik toplum düzenlerinde evet, bal gibi geçilebilir.
Cumhurbaşkanı herkes gibi bir insandır. Dahası halkın vergilerinin nasıl kullanılacağına büyük ölçüde karar veren, çok yetkili bir insandır. Bu nedenle daha çok eleştirilebilir.
Fakat sosyal medyadaki tartışmalara bakılırsa buna katılmayanlar var. Katılmak veya katılmamak herkesin kendi bileceği iş. Fakat uluslararası insan hakları standartları ve anayasa hukukunun kabulleri bunu gerektiriyor.
Hazır konu yeniden gündeme gelmişken “Cumhurbaşkanına hakaret” meselesini mizahi ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirmek, konuyla ilgili olanlara sekiz önemli kuralı hatırlatmak istiyorum.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) içtihatlarından aktaracağım.
Kural 1: İfade özgürlüğü kullanımı saldırgan olabilir, şoke edebilir ve rahatsız edebilir
Konu ifade özgürlüğü olduğunda İHAM’ın pek bilinen bir belirlemesi vardır. Konuyla ilgilenen herkes bunu bilmelidir:
“İfade özgürlüğü toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun asıl temellerinden birini oluşturmaktadır. (…) İfade özgürlüğü yalnızca lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi veya düşünceler için değil, aynı zamanda devletin veya nüfusun bir bölümü için saldırgan, şoke edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz.”[1]
Bu içtihadın söylediği şey aslında oldukça basittir. Bir ifadenin toplumun bir kesimini rahatsız etmesi, öfkelendirmesi veya şoke etmesi, tek başına devlet müdahalesini haklı kılmaz. Böyle durumlarda verilecek cevap cezalandırma değil, söze karşı söz üretmektir. İHAM'ın hoşgörü ve açık fikirlilik çağrısı esasen bireylere değil devlete yöneliktir.
Kural 2: Siyasetçiler eleştiriye daha çok katlanmalıdır
İfade özgürlüğü hukukunun bir diğer yerleşik ilkesi de şudur: Kendi iradesiyle kamusal hayata çıkan, kamusal güç kullanan kişiler daha ağır eleştirilere katlanmak zorundadır. Bunun nedeni de basittir. Demokratik toplumda yetki arttıkça hesap verebilirlik de artar. Halk adına karar alanlar, o kararların sert biçimde sorgulanmasını da peşinen kabul etmiş sayılır.
Bu ilke siyasetçiler bağlamında şöyle ifade edilmiştir:
“Bir siyasetçi bakımından kabul edilebilir eleştirinin sınırları, sıradan bir kişiye göre çok daha geniştir. Özel kişilerden farklı olarak siyasetçi, söylediği her sözün ve gerçekleştirdiği her eylemin gerek gazeteciler gerekse kamuoyu tarafından yakından inceleneceğini kaçınılmaz olarak ve bilerek kabul etmiş olur. Bu nedenle de daha yüksek düzeyde bir hoşgörü göstermek zorundadır.”
Yürütme organı söz konusu olduğunda ise koruma alanı daha da genişlemektedir:
“Yürütme erkine yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları, özel bir kişiye, hatta bir siyasetçiye yöneltilen eleştiriden bile daha geniştir. Demokratik bir sistemde yürütme erkinin eylem ve ihmalleri, yalnızca yasama ve yargı organlarının değil, aynı zamanda basının ve kamuoyunun da sıkı denetimine açık olmalıdır. Ayrıca Hükûmetin sahip olduğu hâkim konum, özellikle hasımlarının veya medyanın yönelttiği haksız saldırı ve eleştirilere cevap vermek için başka araçların da mevcut olduğu durumlarda, ceza yargılamasına başvurma konusunda itidalli davranmasını gerekli kılar. Bununla birlikte, kamu düzeninin güvencesi sıfatıyla hareket eden yetkili devlet makamlarının, dayanaktan yoksun veya kötü niyetle ileri sürülmüş karalayıcı isnatlara karşı, uygun ve ölçüyü aşmayan, gerektiğinde ceza hukuku niteliğinde tedbirler almaları da mümkündür.”[2]
Şu hâlde siyasetçiler, halktan birine nazaran daha geniş bir eleştiri alanına katlanmak zorundadır. Devletin en güçlü yürütme makamını kullanan Cumhurbaşkanı bakımından ise bu yükümlülük daha da ağırdır. Demokratik sistemin mantığı bunu gerektirir.
Kural 3: Devlet başkanına özel koruma “Sözleşme’nin Ruhu” ile uyumsuzdur
İnsan hakları hukukunda kamusal yetki ile eleştiriye katlanma yükümlülüğü arasında doğru orantılı bir ilişki kurulmaktadır. Bir makam ne kadar fazla kamusal güç kullanıyorsa, o makama yönelen eleştirilerin koruma alanı da o ölçüde genişlemektedir. Bu nedenle, kamusal yetkisi en yüksek olan kişilere en güçlü ceza hukuku korumasını tanıyan düzenlemeler, ifade özgürlüğü hukukunun temel yaklaşımıyla bağdaşmamaktadır.
Nitekim İHAM, devlet başkanlarına dönük özel hakaret suçları konusunda şu belirlemeyi yapmıştır:
“hakaret suçlarına ilişkin özel bir kanun aracılığıyla artırılmış koruma sağlanmasının, kural olarak, Sözleşme’nin ruhuyla bağdaşma[z]. (…) Devlet başkanlarına, yalnızca sahip oldukları görev veya statü nedeniyle eleştiriden korunmalarını sağlayan özel bir ayrıcalık [tanınması] çağdaş uygulamalar ve siyasal anlayışlarla bağdaşm[az] (…) Devlet başkanının itibarının korunmasına yönelik menfaat, ona bilgi ve düşüncelerin açıklanması karşısında ayrıcalıklı bir statü veya özel bir koruma tanınmasını haklı gösteremez.”[3]
Bu içtihat karşısında, Cumhurbaşkanına hakaret suçunu düzenleyen TCK’nın 299. maddesinin yürürlüğü, Anayasa’nın uluslararası hukuka üstünlük tanıyan 90. maddesinin son fıkrası ile 13. maddesinde yer alan “Anayasa’nın ruhu” ölçütü bakımından ciddi bir kuşkulu hâle gelmektedir. Bu nedenle, en azından ifade özgürlüğünün söz konusu olduğu davalarda bu hükmün son derece istisnai uygulanması beklenir. Oysa uygulama, istisnayı kural hâline getirmiş görünmektedir.
Kural 4: Sanatçılar daha kışkırtıcı olabilirler
İfade özgürlüğünün kapsamını belirleyen tek unsur muhatabın konumu değildir. İfadeyi kullanan kişinin kimliği ve kullandığı ifade biçimi de korumanın düzeyini etkiler. Anayasa'nın ifade özgürlüğünü düzenleyen 26’ncı maddesinden ayrı olarak sanat, bilim ve basın özgürlüklerine (md. 27, 28 vd.) özel güvenceler tanımasının nedeni de budur. Bu alanların daha geniş bir korumadan yararlanması amaçlanmıştır.
Deniz Göktaş olayı bir stand-up gösterisine ilişkin olduğundan, Anayasa Mahkemesinin sanatsal ifade özgürlüğüne ilişkin şu tespiti önem taşımaktadır:
“Sanatsal çalışmalar çoğu defa birden fazla anlama gönderme yaparlar ve bu sebeple de ortaya koydukları mesaj kolaylıkla tespit edilemeyebilir. Ayrıca sanatsal ifadelerin yorumları da kişiye göre farklılaşabilir. Dolayısıyla sanatsal ifadelerin ifade özgürlüğünün diğer kategorilerinden farklılaşması mümkündür. Ayrıca sanatsal ifadeler belirtilen ifade türlerine göre çoğunlukla daha ‘kışkırtıcı’ veya ‘rahatsız edici’ olabilir. (…) Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında, açıklanan ve yayılan bir düşüncenin içeriğinden hareketle kişiler ve toplum açısından ‘değerli-değersiz’ veya ‘yararlı-yararsız’ biçiminde ayrıştırılmasının -subjektif unsurlar ihtiva edeceği için- bu özgürlüğün keyfî biçimde sınırlandırılması tehlikesini doğurabileceğine dikkat çekmiştir. Bu itibarla bir sanatçının sanat eseri vasıtasıyla kamuoyuna aktardığı görüşleri başkaları açısından ‘değersiz’, ‘yararsız’, ‘kışkırtıcı’ veya ‘rahatsız edici’ görülse bile kişilerin subjektif değerlendirmelerinden bağımsız olarak ifade özgürlüğünün korumasında olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.”[4]
Bu yaklaşımın doğal sonucu şudur: Kışkırtıcılık ve rahatsız edicilik, çoğu zaman sanatın ayrılmaz parçasıdır. Sanatsal bir ifadeyi sırf bu özellikleri nedeniyle cezalandırmak, sanat özgürlüğünün varlık nedenini inkâr etmek anlamına gelir.
Kural 5: Hiciv, doğası gereği abartıyı ve gerçekliğin çarpıtılmasını içerir
Bir sanatçının kışkırtıcı ifadeler kullanma serbestisi, konu mizah olduğunda iyice genişler. Çünkü hiciv, gerçeği olduğu gibi aktarmayı değil; onu bilinçli biçimde abartmayı, çarpıtmayı ve dönüştürmeyi esas alır. Amacı da çoğu zaman sadece güldürmek olmaz. Hicvederken düşündürmek ve eleştirmek istenir. Bu nedenle bir hiciv eserini kelimesi kelimesine, gerçeklik ölçütüyle değerlendirmek, bu sanat türünün doğasını inkâr etmek olur.
İHAM’a göre:
“Hiciv (satir), abartı ve gerçekliğin çarpıtılması özellikleriyle karakterize edilen bir sanatsal ifade ve toplumsal yorum biçimi[dir]; doğası gereği kışkırtmayı, sarsmayı ve rahatsız etmeyi amaçla[r]. Bu nedenle, bir sanatçının kendisini bu yolla ifade etme hakkına yönelik her türlü müdahale özellikle titiz bir incelemeye tabi tutulmalıdır.”[5]
Bu nedenle bir hiciv eserini değerlendirirken ilk sorulması gereken, söylenenin gerçek bir olgu isnadı mı, yoksa sanatsal bir abartı mı olduğudur. Hicvi hiciv yapan zaten bu abartı ve çarpıtmadır. Stand-up gösterileri de tam olarak bu nedenle ifade özgürlüğünün en güçlü koruma gördüğü alanlardan biridir.
Kural 6: Mizahi ifadeler, makul bir izleyicinin algısına göre değerlendirilir
Bir söz söylediğimizde birileri incimiş olabilir. Gerçekten bazı sözler incitir. Fakat hakaret ile ifade özgürlüğü arasındaki sınır belirlenirken esas alınan ölçüt, ifadeye muhatap olan kişinin kendisini nasıl hissettiği değildir. İHAM’a göre belirleyici olan, ifadenin üretildiği bağlam içinde makul bir okuyucu veya izleyicinin onu nasıl anlayacağıdır. Bu yaklaşım özellikle mizah ve hiciv bakımından ayrı bir önem taşır. Çünkü bu tür ifadeler, gerçek anlamlarıyla değil, bağlamları içinde anlam kazanır.
Nitekim bir komedi programında yapılan şaka nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini ileri süren bir televizyon yapımcısının başvurusu, İHAM tarafından şu gerekçeyle reddedilmiştir:
“Mahkeme, ulusal mahkemelerin, davalıların ifade özgürlüğünün korunmasının başvurucunun itibarının korunması hakkına üstün tutulmasının gerekliliğini ikna edici biçimde ortaya koydukları kanaatindedir. Mahkeme özellikle, ulusal mahkemelerin davalıların başvurucunun itibarına saldırma kastının bulunmadığını dikkate aldıklarını ve dava konusu komedi programındaki şakanın makul bir izleyici tarafından nasıl algılanacağını değerlendirdiklerini; buna karşılık yalnızca başvurucunun şakayı nasıl hissettiği veya nasıl yorumladığıyla yetinmediklerini gözlemlemektedir. Bu nedenle, başvurucunun itibarını korumak amacıyla ifade özgürlüğüne getirilecek bir sınırlama, Sözleşme’nin 10. maddesi bakımından ölçüsüz olacaktır.”[6]
Stand-up gösterileri de aynı ilkeye tabidir. Seyirci sahneye bir haber bülteni ya da mahkeme tutanağı dinlemeye gelmemiştir. Şovu izlemeye gelenler abartının, ironinin ve hicvin egemen olduğu bir performansı izlemeye gelir. Bu nedenle değerlendirme, tek tek kelimelerden hareketle değil, gösterinin bütünü ve makul seyircinin algısı esas alınarak yapılmalıdır.
Kural 7: Değer yargıları olgular gibi ispata tabi değildir
Kamusal tartışmalarda sıkça duyarız: “İspatla! İspatlamazsan müfterisin!” diye. Fakat her şey her zaman için ispatlanamayabilir. Çünkü her söz olgusal değildir.
İşte hakaret davalarında belirleyici ilkelerden biri de olgu isnadı ile değer yargısının birbirinden ayrılmasıdır. Olgu isnadı, doğruluğu araştırılıp ispatlanabilecek somut bir vakıaya ilişkindir. Değer yargısı ise bir değerlendirme veya kanaat açıklamasıdır. Bu nedenle doğruluğunun ispatı beklenemez. Bir düşüncenin kanıtlanmasını istemek, ifade özgürlüğünü anlamsız hâle getirir.
AYM, İHAM içtihadına dayanarak bunu şöyle ifade etmektedir:
“(…) dava konusu söylemlerin maddi vakıaların açıklanması veya değer yargısı olarak nitelendirilmesi önemlidir. Bu noktada maddi olgular ile değer yargısı arasında dikkatli bir ayrıma gidilmelidir. Maddi olgular ispatlanabilse de değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı hatırda tutulmalıdır. (…) Ancak bir açıklamanın tamamen değer yargısından oluşması durumunda bile müdahalenin orantılılığı ihtilaflı açıklamanın somut unsurlarla yeterince desteklenip desteklenmemesine göre tespit edilmelidir. Çünkü somut unsurlarla desteklenmiyorsa değer yargısı ölçüsüz olabilir.” [7]
Örnek olması açısından; bir kişiye hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmaksızın ve yalnızca bir kişinin beyanına dayanılarak, adli mercilere taşınan spesifik bir vakaya da göndermeyle “tecavüzcü” veya “tacizci” denmesi, doğruluğu kanıtlanması gereken bir olgu isnadı iken[8]; bir yürütme mensubu siyasetçiyi yıllarca sürdürdüğü ve eleştiriyi hak eden politikalarından ötürü “diktatör” olarak nitelemek bir değer yargısı sayılabilir.
Bir kişinin “diktatör” olup olmadığı laboratuvar ortamında doğrulanabilecek veya yanlışlanabilecek tek bir maddi vakıaya indirgenemez. Bu kavram; seçimlerin serbestliği, erkler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, temel hakların korunması, muhalefetin durumu ve demokratik kurumların işleyişi gibi çok sayıda olgunun değerlendirilmesi sonucunda ulaşılan siyasal ve hukuksal bir kanaati ifade eder. Başka bir deyişle, “diktatör” sözcüğü tek başına belirli bir olguyu bildirmez, çeşitli olgulardan hareketle oluşturulmuş bir değerlendirmeyi dile getirir. Bu nedenle doğruluğu ispatlanabilecek bir maddi olgu açıklamasından ziyade doğruluğu ispatı mümkün olmayan bir değer yargısı niteliğinde sayılmak durumundadır.
Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi de yakın tarihli bir kararında, politik tartışma bağlamında kullanılan “diktatör” ve “hırsız” gibi ifadelerin, Cumhurbaşkanı’nın politikalarına yöneltilmiş ağır, sarsıcı ve rahatsız edici eleştiriler niteliğinde olduğunu; aksi şekilde bir düşüncenin ifade özgürlüğünü koruyan evrensel hukuk anlayışıyla bağdaşmayacağını vurgulamıştır:
“(…) Cumhurbaşkanının politikalarını eleştirmek amacıyla paylaşılan şok edici nitelikte, rahatsız edici ve sarsıcı ağır eleştiri niteliğindedir. Aksi düşünülecek olursa, suçla korunmak istenen değer ölçüsüz bir şekilde genişleyecek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir.”[9]
Kural 8: Sembolik müdahaleler bile “Ürpertici/Caydırıcı Etki” yaratabilir
Bir söz söylediğimizde bu sözden ötürü birini hapsetmeye kalkarsak her koşulda abartmış oluruz. Sözler ne kadar incitici olursa olsun hapsedilmeyi gerektirmemelidir.
Yani salt bir ifadeden dolayı özgürlükten yoksun bırakma kategorik olarak ölçüsüzdür.
Fakat burada hemen eklemek gerekir: İfade özgürlüğü hukukunda bir müdahalenin varlığından söz edebilmek için kişinin hapse girmesi gerekmez. Bir ifade nedeniyle ceza soruşturması veya kovuşturması yürütülmesi, sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, cezanın ertelenmesine ya da sembolik bir yaptırıma karar verilmesi hâlinde dahi ifade özgürlüğüne müdahale teşkil eder.
İHAM’a göre:
“Mahkeme, özellikle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu için öngörülen cezai yaptırımın ölçülülüğüyle ilgili olarak, Devlet kurumlarını temsil eden kişilerin, yetkili makamlar tarafından kurumsal kamu düzenini sağlayıcı sıfatıyla korunmaları tamamen meşru olsa da, bu kurumların bulundukları baskın konumun, makamların ceza yolunu kullanma konusunda ölçülü davranmalarını gerektirdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşmenin 10’uncu maddesiyle korunan haklara yönelik bir müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesinin, makamların, pek çok durumda, hukuki tedbirler gibi, cezai bir yaptırımdan başka bir yolu kullanıp kullanamayacakları hususuna bağlı olacağını hatırlatmaktadır. Nitekim cezai yönden ceza muafiyetiyle ve tazminat olarak yalnızca ‘sembolik 1 avro’ ödenmesi yükümlülüğüyle birlikte hükmedilen bir mahkûmiyet kararı gibi, cezanın mümkün olduğunca en makul olması hâlinde bile (Mor/Fransa, No. 28198/09, § 61, 15 Aralık 2011), bu türden bir ceza yine de cezai bir yaptırımı teşkil etmektedir ve her hâlükârda, bu durum, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik müdahalenin haklı gösterilmesi için tek başına yeterli olamayacaktır. (…) Mahkeme (…) bir hapis cezasına ve ardından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi söz konusu olsa dahi, başvurucunun gözaltına alınmasını ve kendisi hakkında verilen tutuklama kararını veya cezai bir yaptırımın uygulanmasını haklı kılacak nitelikte herhangi bir unsurun bulunmadığını değerlendirmektedir. Niteliği gereği, bu türden bir ceza, kaçınılmaz olarak, özellikle mahkûmiyet kararının etkileri dikkate alındığında, ilgilinin kamu yararını ilgilendiren konularda kendi görüşlerini ifade etme isteği üzerinde ürpertici/ caydırıcı bir etki yaratmaktadır.”[10]
Demek ki ifade özgürlüğü bakımından önemli olan yalnızca kişinin sonunda hapse girip girmemesi değildir. Sorun, ceza mekanizmasının işletilmeye başlanmasıdır. Çünkü gözaltı, tutuklama, yargılama veya infaz edilmeyen bir mahkûmiyet kararı bile yalnızca ilgili kişiyi etkilemez. Aynı düşünceleri açıklamayı düşünen herkese “Ben de aynı akıbete uğrayabilirim.” mesajını verir. Anayasa Mahkemesinin “caydırıcı etki” (İngilizce literatürdeki adıyla chilling effect) dediği olgu budur.
İfade özgürlüğü hukukunun amacı, bireyin sözleri nedeniyle yaptırıma uğramamasını güvence altına almak kadar, toplumun ceza tehdidi nedeniyle kamusal tartışmalardan uzaklaşmasını da önlemektir.
İfade özgürlüğüyle ilgili bir şeyler yazıp çizerken, bu sekiz kuralı hiç aklımızdan çıkarmayalım.
[1] Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49.
[2] Castells/İspanya, B. No: 11798/85, 23/04/1992, § 46.
[3] Otegi Mondragon/İspanya, B. No: 2034/07, 15/03/2011, § 55. Colombani ve diğerleri/Fransa, B. No: 51279/99, 25/06/2002, § 69 ile Artun ve Güvener/Türkiye, B. No: 75510/01, 26/06/2007, § 31’e de atıfla.
[4] Mehmet Aksoy [GK], B. No: 2014/5433, 11/7/2019, § 64-64.
[5] Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya, B. No: 68354/01, 25/01/2007.
[6] Sousa Goucha/Portekiz, B. No: 70434/12, 22/03/2016, § 55.
[7] Meral Özata Özgürol, B. No: 2015/2326, 26/12/2018, § 18 ve 46.
[8] Bkz. Egill Einarsson/İzlanda, B. No: 24703/15, 07/11/2017. Bu konuda özellikle bkz. Aslıhan Ulusoy, Lekelenmeme Hakkı: Masumiyet Karinesinden Dijital İtibarın Korunmasına Evrilen Hukuki Bir Güvence, (Adalet Yayınevi, 2026).
[9] Yargıtay 4. Ceza Dairesi, E. 2026/977 K. 2026/2442 T. 3.2.2026.
[10] Vedat Şorli/Türkiye, B. No: 42048/19, 19/10/2021, § 44-45.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


