Hukuk tarihimize “yüz karası kararlar” listesinde üst sıralardan girecek “mutlak butlan” kararından sonra kurulması beklenen parti, nihayet “Yeni Parti” adıyla kuruldu.
Basındaki haberlere ve Türkiye Büyük Millet Meclisindeki (TBMM) verilere göre CHP’nin 135 milletvekilinden 91’i Yeni Parti’ye geçti.
Bu, CHP’deki tüm milletvekillerinin üçte ikisinden fazlasının (%67,41) butlan kararına karşı durduğunu gösteriyor. Milletvekillerinin üçte birinin, bu tuhaf karardan sonra dahi hâlâ CHP’de kalması, o kişiler adına düşündürücü.
Yeni Parti hangi yetkileri kazandı?
Bu gelişmeyle birlikte CHP, “ana muhalefet partisi” sıfatını kaybetti. Bu sıfata özgülenen yetkiler de “yeni ana muhalefet partisi” olan Yeni Parti’ye geçti.
CHP’nin “ana muhalefet partisi” olma sıfatı ona bazı yetkiler veriyordu. Bu yetkileri artık “Yeni Parti” kullanacak.
Bunların içinde en önemlisi, Anayasa Mahkemesine (AYM) doğrudan iptal davası açma yetkisidir. Anayasa’nın 150’nci maddesi uyarınca Yeni Parti grubu, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin veya TBMM İçtüzüğü’nün iptali için doğrudan doğruya AYM’de dava açma hakkını kazanmış bulunuyor.
İkinci dikkat çekici yetki, seçim dönemlerinde ek propaganda hakkıdır. Seçimlerin temel hükümleri gereği, ana muhalefet partisi olmanın medya görünürlüğüne doğrudan katkısı bulunuyor. 298 sayılı Kanun’un 52’nci maddesine göre, seçime katılan ve Meclis’te grubu bulunan tüm partilere tanınan sürelere ek olarak, ana muhalefet partisine ilaveten 10 dakikalık bir propaganda hakkı daha verilir.
Bu ek süre avantajı da artık Yeni Parti’nin hanesine yazıldı.
Üçüncü olarak; TBMM’deki Başkanlık Divanı ve komisyonlardaki koltuk dağılımı değişecek.
TBMM’nin işleyişinde grupların “üye sayısı oranı” her şeydir. Anayasa ve İçtüzük, Meclis’teki tüm faaliyetlerin ve kurulların bu oranlara göre şekillenmesini emreder. TBMM Başkanlık Divanı’ndaki başkanvekillikleri, kâtip üyelikler ve idare amirlikleri grupların üye sayısına göre dağıtılır. İçtüzük (md. 12) uyarınca, grupların oranları değiştiğinde Meclis Başkanı bu durumu tespit eder ve Divan üyelikleri yeni oranlara göre yeniden dağıtılır. Grupların komisyonlardaki temsilci sayısı da üye sayılarına göre belirlenir.
Buna göre; sayısal gücünü kaybeden CHP’nin birçok komisyondaki üye sayısı azalırken, Yeni Parti’nin kontenjanı artacak.
Dördüncü olarak; Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ve diğer kurumsal temsil biçimlerinde değişimler olabilir. Zira RTÜK üyeleri, siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek adaylar arasından seçilir. Yeni Parti, Meclis’teki 91 milletvekiliyle, CHP’den daha yüksek bir temsil oranına sahip olduğu için, RTÜK üyeliklerinde boşalma yaşandığında aday gösterme önceliğine ve daha fazla koltuk hakkına sahip olacak. Bu bir ölçüde Hâkimler ve Savcılar Kurulu veya AYM’ye üye seçimlerinde de etki doğurur.
Meclis görüşmelerinde söz almada tanınan öncelikler ve grup adına yapılan konuşma süreleri, büyük grupların Meclis takvimindeki ağırlığını belirlemeye devam edecek. Keza bu değişimin TBMM’nin yurt içindeki törenlerde temsil edilmesi için oluşturulacak heyetlerin oluşumuna da etkisi olacak.
Tarihimizde “Yeni Parti” isimli partiler
Türkiye’de “Yeni Parti” ismi yeni değil.
Daha Osmanlı’da İttihat ve Terakki’nin içinde “Hizb-i Cedid” isimli bir siyasal grubun olduğunu biliyoruz. “Hizb-i Cedid”, bir bakıma “Yeni Parti” demek.
Bu grup, İttihat ve Terakki’nin içinde “sağ kanat muhalefet”i oluşturuyordu. Parti yönetimini eleştiriyor, padişahın anayasal yetkilerinin güçlendirilmesini ve daha muhafazakâr bir siyasal çizgiyi savunuyordu. Bu grubun önde gelen pek çok ismi daha sonra ya tasfiye edildi ya da muhalefet partilerine katıldı. Pek başarılı olamadılar.
Cumhuriyet döneminde de (benim hatırladığım kadarıyla) en az iki tane “Yeni Parti” kuruldu.
Bunlardan biri, 1990’lı yıllarda Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığının sona ermesi üzerine yeniden siyasete girmek üzere kurdurduğu partidir.
Turgut Özal, bu işi Hüsnü Doğan ve Yusuf Bozkurt Özal’a havale etmişti. İddia odur ki Özal, 19 Mayıs bayramı konuşmasını yapıp yeniden siyasete dönecekti. Fakat ömrü yetmedi.
Bu “Yeni Parti”, başkanlık sistemini savunuyordu ve (hâlâ TBMM sitesinden indirilebilen) programının merkezine “İkinci Değişim Programı” söylemini oturtuyordu.
Mavi bir zemin üzerine sarı bir dolunaydan ibaret logo taşıyan parti başarı gösteremedi.
Bir diğer “Yeni Parti” ise 2008’de kuruldu. Ergenekon soruşturması sürerken Silivri’de cezaevinde bulunan Tuncay Özkan’ın genel başkanlığını yaptığı bu partinin logosu, beyaz bir zemin üzerine kırmızı bir güneşti. Ulusalcı iddialar taşıyan parti, siyasette hiçbir başarı gösteremedi. En son 2012’de Osman Pamukoğlu’nun Hak ve Eşitlik Partisi’ne (HEPAR) katıldı ve dağıldı.
Şu anki Yeni Parti ise diğerlerine nazaran başarı göstereceğe benziyor. En azından 91 milletvekilinin geçmesi tek başına bir başarı.

En yeni “Yeni Parti”nin logosu
Özgür Özel’in öncülük ettiği Yeni Parti’nin kurulmasıyla birlikte, derhal parti logosu tartışma konusu oldu.
En dikkat çeken eleştiri, logodaki N harfinin Netflix’ten alındığıydı. Gerçekten de N harfi birebir aynıydı. Keza, logonun sanki bir teknoloji şirketi (dijital platform, start-up vs.) hissi verdiği, bir siyasi partiye özgü tarihsel veya ideolojik çağrışım taşımadığı da ileri sürüldü.
Diğer bazıları; amblemsiz, sembolsüz, figürsüz bir logonun fazla sade olduğunu ve özellikle yaşlı veya eğitimsiz seçmen için ayırt edici niteliklerden yoksun olduğunu ileri sürdü. Partinin daha kurulurken dahi uzmanlarla çalışmaması eleştirildi.
İktidar cenahı ise “Yeni” isminin “Yeni Rakı” çağrışımı yaptığından dem vurarak, kendi muhafazakâr tabanına mesaj vermeyi seçti. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, Yeni Parti logosunu “Yeni Rakı” markasının logosuyla yan yana paylaşarak “Logo tesadüf mü, bilinçaltı mı?" ifadelerini kullandı.
Parti logosu, CHP’nin geleneksel seçmenlerinde de bazı soru işaretleri oluşturdu.
Parti’nin adındaki ideolojisiz-renksiz ton, logosunda da herhangi bir sembolle de (altı ok, hayvan veya doğa unsuru) birleşmediği için siyasette silik kalma kaygısını tetiklemiş görünüyor.
Bu kaygılar ilk bakışta haklı olabilir. Şöyle ki “Altı Ok”, estetik değeri yüksek bir semboldür. Atatürk’ün bu sembolün önünde konuşma yaptığı fotoğraflar ile göğsündeki altı oklu fotoğrafı azımsanmayacak sayıda seçmen için bir motivasyon kaynağıdır.
1950’lerde Demokrat Parti’nin dur diyen el afişi ve “Yeter! Söz Milletin!” sloganı bugün dahi akıllardadır. Aynı şekilde halkın “demokrat” diyemeyip “demir kırat” demesinden türeyen söylem ve bu çerçevede Süleyman Demirel’in sembolleşen “Kır At”ı yadsınamaz.
Bülent Ecevit’in giydiği halkçı gömleğin renginden ötürü kabul gören “Ecevit mavisi” ve DSP’nin buna koşut rengi, bir dönemin simgelerindendir. MHP, üç hilal ile Osmanlı tarihinin tutucu mirasını üzerine devralmıştır. ANAP’ın Türkiye’nin üzerinde bal yapan arı metaforu da kitlelerce sevilmiş ve “icraatçılık” konusunda bir algı üretmiştir.
Bunlar bizim tarihimizde dahi sembollerin önemini gösteren örneklerdir. Fakat bazen sadelik de iş görebilir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk bakışta oldukça sıradan, hatta birçok kişi açısından anlamsız görünen ampul sembolü, zaman içinde Türkiye’nin en tanınan siyasi markalarından birine dönüşmüştür. Benzer şekilde Almanya’da CDU ve SPD gibi büyük partiler, neredeyse yalnızca yazıdan oluşan sade logolar kullanmalarına rağmen güçlü siyasal kimlikler inşa edebilmişlerdir.
Unutmamak gerekir ki bir logoyu unutulmaz kılan şey, grafik tasarımın kendisinden çok, arkasındaki siyasi hikâyedir. Başarılı bir hareket sıradan bir logoyu sembole dönüştürebilir, başarısız bir hareket ise en estetik amblemi bile kısa sürede unutturabilir.
Bu nedenle bence Yeni Parti'nin logosuna ilişkin tartışmanın gerçek cevabını grafik tasarımcılar değil, zaman ve seçmen verecektir.
Sıra dışı günlerden geçerken bu biçimsel tartışmada boğulmamak gerekir.
Yeni Parti’nin programı
Gelelim Yeni Parti’nin programına.
Partinin ideolojik yönelimi uzun süredir merak konusuydu. Kimileri ideolojisiz, teknokrat bir hareket kurulacağını, kimileri ise “herkesi yakalamaya çalışan” bir merkez partisi, hatta ANAP benzeri bir çizginin benimseneceğini ileri sürüyordu.
Program, bu tartışmalara açık bir yanıt veriyor. Parti kendisini doğrudan “Atatürkçü” ve “sosyal demokrat” olarak tanımlıyor, ideolojik konumunu belirsiz bırakmıyor.
Bu bence olumlu. Çünkü siyasal partilerin bir dünya görüşüne sahip olması, programatik tutarlılık ve siyasal disiplin açısından önemlidir. “Parti olmayan parti” ya da “ideolojiler üstü siyaset” söylemlerinin artık pek işlevinin olmadığı ortada.
Peki bu konum, sosyal demokrasinin neresinde duruyor? Bu soruya yanıt verebilmek için en doğal karşılaştırma, Avrupa’nın en köklü sosyal demokrat partilerinden biri olan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ile yapılabilir.
SPD, kendisini açıkça demokratik sosyalizm düşüncesine dayandırır ve köklerini işçi hareketine, Marksist analize ve temel haklar mücadelelerine bağlar. Dolayısıyla tarihsel referansları hayli soldadır. Buna rağmen günümüzde ekonomi politikalarında piyasa ekonomisini benimseyen, daha doğrusuyla piyasa mekanizmasıyla hayli barışık bir sosyal demokrasi anlayışını temsil etmektedir.
Yeni Parti’nin programı ise, hayli çerçeve nitelikte olsa da, ekonomik bakımdan mevcut SPD çizgisinin daha solunda yer alıyor. Program, piyasanın toplumsal ihtiyaçları ve adaleti kendiliğinden sağlayamayacağını açıkça belirtmekte; devleti yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda yatırım yapan, stratejik sektörlerde öncülük eden ve gerektiğinde doğrudan üretime katılan bir aktör olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, son yıllarda “yeni kamuculuk” veya “yeni devletçilik” olarak adlandırılan anlayışla uyumlu. (Bu, özellikle iktisatçı Mariana Mazzucato’nun çalışmalarıyla popülerleşen “girişimci devlet” anlayışını da andırıyor.)
Ayrıca mevcut ekonomik düzenin “kara düzen” olarak nitelendirilmesi ve yerine planlamaya dayalı yeni bir kalkınma modeli önerilmesi dikkat çekici.
Program, ekonomik kararların dar bir çevrenin tercihleriyle değil; bilimsel verilere dayanarak, emek örgütleri, kooperatifler ve meslek kuruluşlarının katılımıyla oluşturulacak güçlü bir ulusal planlama sistemi içinde alınmasını savunuyor. Böylece sosyal demokrasi vurgusunun somut bir içerikle desteklenmeye çalışıldığı görülüyor.
Emek politikalarında da benzer bir yaklaşım var. Program’da emeğin kalkınmanın asli gücü olduğu vurgulanmakta; taşeron sisteminin tamamen kaldırılması, kamu çalışanları da dâhil tüm emekçiler için grev ve toplu sözleşme hakkının anayasal güvenceye kavuşturulması ve en önemlisi “temel yurttaşlık geliri” öngörülmüş.
Bu vaatler, günümüzde birçok Avrupa sosyal demokrat partisinin programından daha müdahaleci ve emek eksenli bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Dolayısıyla Yeni Parti, kesinlikle bir yeni ANAP değil. Sosyal demokrasinin planlamacı ve kalkınmacı çizgisinde konumlanıyorlar. En azından programları bu şekilde.
Son olarak; temel haklar bölümünün dikkate değer olduğunu kaydetmek gerekiyor. Tüm yurttaşların ana dillerini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkının açıkça tanınması, Kürt sorununun adıyla anılarak eşit yurttaşlık temelinde çözümünün savunulması, nefret suçları mevzuatında cinsel yönelim ayrımcılığına açıkça yer verilmesi ve cemevlerineibadethane statüsü tanınacağının belirtilmesi, Türkiye siyasetinde kimlik hakları ve çoğulcu demokrasi bakımından dikkat çekici taahhütler içeriyor. Bunlar yabana atılır taahhütler değil.
Anayasal yönden bazı eksikler
Bir anayasa hukukçusu olarak Program’da bazı eksikler gözüme çarptı.
Örneğin, Program’da planlamaya bu kadar güçlü vurgu yapılmasına rağmen Anayasa’nın 166’ncı maddesinde düzenlenen Ekonomik ve Sosyal Konseye hiç değinilmemesi şaşırtıcı. 2010 anayasa değişikliğiyle anayasal statü kazanan bu organ, ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında Cumhurbaşkanına istişari görüş bildirmek üzere öngörülmüştü. Buna rağmen yıllardır fiilen işletilmiyor. Parti Programı, bu kurumun yeniden işler hâle getirilmesini ve emek örgütleri ile diğer toplumsal kesimlerin karar alma süreçlerine katılımını daha açık şekilde savunabilirdi.
Benzer şekilde, kapatılan Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) yeniden kurulması veya onun işlevini üstlenecek yeni bir planlama kurumunun nasıl tasarlanacağına ilişkin somut bir önerinin bulunmaması da önemli bir eksiklik. Planlamanın yalnızca bir ilke olarak dile getirilmesi yeterli sayılmaz, bunu hangi kurumsal yapıların hayata geçireceğinin de açıklanması gerekir.
Kurumsal yapı bakımından dikkat çeken bir başka eksiklik ise “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”na hiç değinilmemesi. Atatürk’ün vasiyetinde de özel bir yere sahip olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunu bünyesinde barındıran bu kurumun bugünkü yapısı ve işleyişi, kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan bir parti açısından önemli bir tartışma başlığı olmalıydı. Anayasa’nın 134’üncü maddesinde sözü edilen “Atatürk’ün manevi himayesi”nin nasıl yorumlandığı ve bu kurumun nasıl yeniden yapılandırılacağı konusunda da bir perspektif sunulabilirdi.
Aynı durum Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) için de geçerli. Program’da İHAM kararlarının uygulanacağı belirtilmekle birlikte, DİB’in özellikle İzzettin Doğan ve Diğerleri/Türkiye kararında ortaya konulan ilkeler doğrultusunda nasıl daha çoğulcu ve eşitlikçi bir yapıya kavuşturulacağına ilişkin somut bir yaklaşım yer almıyor. Benzer şekilde, Mansur Yalçın ve Diğerleri/Türkiye kararı çerçevesinde zorunlu din derslerinin geleceğine ilişkin daha açık bir politika da beklenebilirdi. Bunun yanında, “Devrim Kanunları”na hiç değinilmemesi de laiklik hassasiyeti bakımından eleştiriye açıktır.
Yargı konusunda ise Program büyük ölçüde CHP’nin geleneksel hukuk devleti yaklaşımını sürdürüyor. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum, zira CHP bu konuda kötü bir konumda değildi.
Yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı ve kuvvetler ayrılığına ilişkin vurgular yerinde olmakla birlikte, bunların ötesine geçen daha somut kurumsal öneriler de geliştirilebilirdi. Örneğin soruşturma makamlarının bağımsızlığını güçlendirecek özerk adli kolluk modeli, ombudsmanlık (kamu başdenetçiliği) kurumunun etkili kılınması, yargıda yolsuzlukla mücadeleye yönelik ek ve yeni mekanizmalar veya parlamenter sisteme geçişin anayasal yol haritası (geçiş dönemi hükümleri) gibi başlıklarda daha ayrıntılı düzenlemeler beklenebilirdi.
Uzatmayalım ve toparlayalım: Sonuç itibarıyla bu program, eleştirilecek yönleri olmasına rağmen, Türkiye’de sosyal demokrasi tartışmalarını yeniden canlandırabilecek nitelikte bir metindir. Eksikleri bulunmakla birlikte, kamuculuk, planlama, emek hakları ve temel haklar alanındaki tercihleri Yeni Parti’yi demokrasiye dönüş sürecinde iyi bir alternatif kılmaktadır.
Bundan sonrası ise Program’ın uygulanabilirliği ve siyasal irade meselesidir.
Memleket için hayırlısı olsun.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


