“14 yaşındasın, Kürt'sün ve ülkenin Başbakanı çıkıp ‘örgüte yardım eden Kürt iş adamları listesi’ açıklıyor, babanın adı da o listede!”

“14 yaşındasın, Kürt'sün ve ülkenin Başbakanı çıkıp ‘örgüte yardım eden Kürt iş adamları listesi’ açıklıyor, babanın adı da o listede!”

Tarih 4 Kasım 1993. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Elimizde PKK'ya yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var. Listede 60 kadar isim bulunuyor” açıklamasını yapıyor. Ve peş peşe ‘faili meçhul’ cinayetler serisi başlıyor! O listede bulunan ve 37 yaşında katledilen Adnan Yıldırım’ın kızı Leyla Yıldırım anlatıyor: "Benim çocukluğum 14 yaşında, o gün bitti. Annem 10 yıl siyah giydi, babaannem ölene kadar gülmedi!.. Hiçbir şey yapılmadı o dönem, 32 yıldır yastayız. Ancak barış süreci bilmiyorum ne kadar yardımcı olacaktır bizlere. Gerçek bir toplumsal barışın hafızasız kurulabileceğine inanmıyorum."

“14 yaşındasın, Kürt'sün ve ülkenin Başbakanı çıkıp ‘örgüte yardım eden Kürt iş adamları listesi’ açıklıyor, babanın adı da o listede!”
Babası Adnan Yıldırım 3 Haziran 1994’te katledilen Leyla Yıldırım (solda), aynı tarihte eşi Savaş Buldan katledilen TBMM Başkanvekili Pervin Buldan (sağda) ile birlikte

Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde nisan ayında “Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Bürosu” kuruldu. Hatırlarsınız, Uğur Mumcu’nun ailesinin Adalet Bakanı Akın Gürlek’i ziyareti ile de bu büro epeyce konuşulmuş, tartışılmıştı.

Bir süre önce de DEM Parti Van Milletvekili, TBMM Başkanvekili ve İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan avukatları aracılığıyla büroya bir başvuru gerçekleştirmişti. Kamuoyuna yansıyan haberler, “Savaş Buldan, arkadaşları Adnan Yıldırım ve Hacı Karay adına” yapılan başvuruda cinayetlerin yeniden araştırılmasının talep edildiği yönündeydi.

Pervin Buldan’ın yaşadıklarını kendisinin siyasi kariyeri nedeniyle de göz önünde oluşundan dolayı biliyoruz. Katledilen eşi Savaş Buldan da 90’lara dair konuşurken adını sıkça andığımız isimlerden biri. Fakat o dönemin, özellikle de öldürülen iş adamları meselesinin pek az tanınan mağdurları da var. Mesela Buldan’la aynı anda kaçırılıp öldürülen Adnan Yıldırım gibi.

Adnan Yıldırım’ın kızı Leyla Yıldırım’dan kendi tanıklıklarını anlatmasını rica ettim. 
32 yıl sonra hâlâ acısı taze; yaşananları, tanıklıklarını zorlanarak, en önemlisi de hâlâ aydınlanmamış bir dosyanın mağdur tarafı olarak anlatışını dinlerken “Umarım bu defa ‘faili meçhuller’ meselesi devletle vatandaş arasında bir yüzleşme yaratabilecek noktaya vardırılır, buna müsaade edilir, en azından acılar devlet gözüyle de görülür ve duyulur kılınır” diye geçirdim içimden.
Bunun olması için de bizler bu dosyaları yeniden gündeme getirip, yeniden konuşulur kılarak belki ‘bu defa’ elle tutulur sonuçlar alınmasına vesile olabiliriz. En azından benim gailem budur.
Buyurun, söz, babası Adnan Yıldırım 3 Haziran 1994’te katledilen Leyla Yıldırım’ın…

“Okulda Kürt olduğunu söyleme”

“Biz çok küçük yaşta gazete okurduk, çünkü sen bir Kürt çocuğuysan zaten ister istemez bazı şeylerin farkında olarak yaşıyorsun, büyüyorsun. Yani evet, benim babam varlıklıydı. Birçok insana göre maddi açıdan çok daha şanslı bir ortama doğduk.
Ama buna rağmen Kürt olduğun, öteki olduğunla yüzleşiyordun bu ülkede. Biz evinde Kürtçe konuşan, yurtsever ve Kürtlüğünü gizleyerek yaşamayan bir aileydik. Ben konuşmayı ilk Kürtçe öğrendim, Türkçeyi sonra öğrendim. Annem Kürtçe konuşur, Türkçesi hâlâ yok kadar azdır. İstanbul’da yaşıyorduk ve ben ilkokula gidene kadar öteki olduğumu anlamamıştım. Ne zaman ilkokula gideceğim, evde bana ‘Kürt olduğunu okulda kimseye söyleme’ dendi. Ben o zaman başladım hadiseyi bu boyutuyla sorgulamaya. ‘Gizlememiz gereken bir konumuz var ve neden gizliyoruz?’ diye düşünür oldum.

Hemen bir içine kapanıklık hâli başlıyor tabii o durumda. Neden acaba söylemiyorum, hani üzerimde bir tehdit mi, tehlike mi var algısı oluşuyor çocukluktan. Ben mesela bana tembihlenmiş olmasına rağmen Kürt olduğumu arkadaşlarıma söylerdim. Hiç unutmam, bir arkadaşım birgün geldi ve kulağıma çok kısık sesle fısıldayarak ‘Babaannem de Kürt’müş’ demişti… Kimse duymasın diye gizli söylemişti.
90’lar böyleydi…
Zaten bir sürü insan öldürülüyor, sen okuyorsun, duyuyorsun, içine doğmuşsun o gerçeğin, biliyorsun.”

Başbakan Çiller’in ‘liste’ açıklaması ve başlayan cinayetler

“Sonra birden içinde yaşadığın devletin başbakanı Tansu Çiller çıkıp ‘Örgüte yardım eden Kürt iş adamları listesi elimde’ diyor.
Behçet Cantürk öldürülüyor.
Babamın da o listede olduğunu biliyoruz.
Zaten sürekli uyarılar geliyor, ‘Kendinize dikkat edin’ deniyor.
Endişe ve korku içindeyiz aslında ailecek.
Bir bir arkadaşları öldürülüyor ve daimi olarak Kürtler öldürülüyor, işte sen de çocuksun evet ama farkındasın çevrende olanların.

Yani aslında ‘örgüte yardım etmek, para vermek’ falan, konunun bununla alakası olmadığını da biliyorsun.
Kürt olduğunun da farkındasın, sadece bu farkındalığın bile öldürülme sebebi olduğunu biliyorsun. Öğrenciler, avukatlar, köylüler, politikacılar da öldürüldü, meselenin örgüt olmadığını, yurtsever olmak olduğunu bildiğin bir hayattasın evet ve her Kürt çocuğu gibi bunlara vâkıfsın."

“Mehmet Ağar’la komşuyduk”

“Bizler ve Savaş Buldan’lar aynı zamanda komşuyduk da. İstanbul Yeşilköy’de oturuyoruz, hatta size daha ilginç bir şey söyleyeyim, Mehmet Ağar da bizimle aynı apartmanda oturuyordu, onlarla da komşuyduk.

Kızıyla da aynı okuldaydım ben. Kötü bir adamın masum kızıydı. Babasının günahlarından habersiz, kendisine ait olmayan bir karanlığın gölgesinde yaşamını yitirdi.

Savaş Buldan ve Adnan Yıldırım birlikte

“Olayın tanıkları ortadan kayboldu”

Tarih 3 Haziran 1994. “Babamlar bazı akşamlar Çınar Otel’e giderlerdi. O akşam da gittiler. Babam oradan telefon etti ve ben açtım. ‘Annene söyle, geçe kalmam, erken geleceğim’ dedi. Haber verirdi hep. Fakat gelmedi… Gece yarısı oldu babam yok…
İnsanın aklına farklı şeyler de geliyor o endişe anında. Birimiz karakolu arıyor, diğerimiz başka yeri arıyor. Panik hâlindeyiz… Amcalarım da gelmiş. Asla bunun yaşandığına ihtimal vermek istemiyoruz.

O listede adı olan üç Kürt iş adamı arkadaş; Savaş Buldan, babam ve Hacı Karay, üçü de kayıp. Aklınıza geliyor tabii ama konduramıyorsunuz.

O sırada gidildi otelin kapısına da tabii, oradan öğrendiğimiz; otelin kapısında telsizli, polis yelekli, kalabalık bir grup tarafından zorla iki araca bindiriliyorlar. Babam ve arkadaşları bir süre direnmişler. Bir de çok önemli bir ayrıntı var: Babamların o sırada bilinçlerinin tam olarak yerinde olmadığı, yürürken yalpaladıkları gözlemleniyor.

O zaman tanıklar vardı, şimdi hiçbiri yok, kayıplara karıştı.
Mesela bir taksici vardı tanık…
Mesela bir köylü adam vardı, yolda ondan bir tarif istenmiş, ‘Arkada oturan iki adam vardı, adamlar uyuyordu’ demişti. O taksici de yok artık, o köylü de, kimse bilmiyor neredeler…”

32 yıldır babasının katillerinin bulunup yargılanması için mücadele eden Leyla Yıldırım

“Benim çocukluğum 14 yaşında, orada bitti!”

“Ertesi gün haber geldi… Babamları bulmuşlar.
İşkence edilmiş cansız bedenleri, köylüler tarafından Bolu’nun Yığınca ilçesi Melen Çayı kenarında bulunuyor. Yıkıldık tabii. Benim çocukluğum orada bitti, 14 yaşında çocukluğum artık bitmişti. Babam öldürüldüğünde 37 yaşındaydı, çoğu zaman geleceği düşündüğümde ‘Acaba babamın yaşını görebilecek miyim?’ dediğim olmuştur.

Öyle bir duygu ki o… Kin, nefret ve acıyı aynı anda hissediyorsunuz…
Annem perişan, beş kardeşiz, en büyükleri benim… Bu toplumda yalnız bir kadın olmak zorken, beş çocukla beraber, öldürülen eşinin hak ve adalet arayışı ile yaşamak zorunda kaldı. Sadece annemde değil hepimiz.

Haziran ayıydı babam öldürüldüğünde, bir yaz girdi araya. Okula döndüm, okula döndüm ama okul kimin kızı olduğumu bilmiyor zaten. Yani yönetim biliyor ama öğrenciler bilmiyor. Arkadaşlarıma veya öğretmenime babamın öldüğünü bile söylemedim. Sadece çok yakın bir arkadaşım vardı, ona anlattım, bana sarıldı, ağladı, çok üzüldü, beni teselli etmeye, bana destek olmaya çalıştı. Ertesi sabah okula geldiğinde dünkü üzgün kız değildi artık, bana ‘Dayım dedi ki senin baban teröristmiş zaten’ dedi.

Sessizce baktım yüzüne. Hiçbir şey demedim. Ne anlatabilirsiniz ki… Anlamazdı. 90’lardan bahsediyoruz, Kürtler için şeytanın çocukları denilen dönem. Çocuk halimle Kürtlere karşı olan algıyı ben mi düzeltecektim.

Sustum.

“Annem 10 yıl siyah giydi, babaannem ölene kadar gülmedi”

“O yaşlarda bir eğlenme hâli olduğunda, bir kahkaha attığınızda, bir andan çok keyif aldığınızda bile bir anda aklınıza gelip onu sürdüremez olabiliyorsunuz. Gençken özellikle böyle suçluluk duygusunu, yaşamımızın çoğunluğunda hissediyorduk.
Annem 10 sene boyunca kesintisiz yas tuttu, siyah giydi ve her hafta mezarlığa gitti. Her cumartesi de Cumartesi Anneleri’ne gitti. Bir torunu olana kadar da bir daha hiç yastan çıkmadı…

En küçük kardeşim zaten babamı hiç tanımadı. Kırk günlüktü babam öldürüldüğünde. O da Zelal Buldan gibi. Zelal de babası öldürüldüğü gün doğmuştu. Zaten yaşıtlar… Tanımıyor yani babasını, baba nasıl bir şeydir kavramını da bilmiyor ama o yük hep omuzlarında, işkence edilerek kaybedilen bir baba, hakkı teslim edilmemiş, suçluları bulunmamış, hesabı verilmemiş bir baba… İster tanı ister tanıma onun mücadelesini verdiğin bir yaşam...

Sonrası zaten sonu gelmeyen, ucu tutulamayan dava süreçleri…
Babam öldürüldüğünde ben 14 yaşındaydım. Şu an 46 yaşındayım. Yani 32 senedir babamın katillerinin yargılanması ve cezasını çekmesi için mücadele ediyoruz…

AİHM devleti suçlu buldu, tek sonuçlanan hukuki olayımız o oldu diyebilirim. Devlete para cezası verdi. Bu tabii bizi hiç soğutan bir sonuç doğurmadı. Biz maddi bir sonuçla soğuyamayız zaten. Bizim beklentimiz belli, 32 yıldır da hiç değişmedi. Biz bir yüzleşme ve hesaplaşma istiyoruz.

Annesi Hasibe Yıldırım ve Leyla Yıldırım

“Bilmiyorum barış süreci ne kadar yardımcı olacak bizlere...”

“Okula giderken kapının, apartmanın önünde polisler olurdu bazen mesela, o zaman cep telefonu yok, servisten bir telefon kulübesinde iner, servisi bekletir, evi arardım. Bunu sana 14 yaşında hissettirecek, düşündürecek, yaşatacak ne suçun olabilir değil mi?

Diyarbakırlıyız biz, orada yaşananlar, orada çocuk olmak da farklı değildi ki, yani Kürtler, biz birkaç nesil bu şekilde yaşadık.
Bizim büyük babaannemiz Ermeniydi ve şu sözü vardı: ‘Umarım’ derdi, ‘Benim yaşadığım acıları benim torunlarım yaşamaz.’ Maalesef o acıları torunlarının torunları da yaşadı, bir döngü ki bitmedi.

Bu süreç, yani yeni barış süreci, bilmiyorum ne kadar yardımcı olacaktır bizlere. Umutlanmak istiyorum. Çünkü biz bir önceki süreci de yaşadık, mahkemeler açıldı yeniden, yargılamalar başladı, yüzleşme komisyonları kurulacaktı filan. Hop süreç bitti, o duruşmalar komedi filmine döndü, savcılar defalarca değişti, sanıklar bile gelmez oldu ve kapandı gitti.

Tetikçilerin robot resimleri vardı, bunlar hiç değerlendirilmedi mesela… Hiçbir şey yapılamadı o dönem. Adam gelip diyor ki ‘Şurada öldürdüm’, gösteriyor ve ona bile sonradan ‘Bu akıl hastası’ dediler de itiraflarını hiçe saydılar.

Şimdi Pervin Abla (Buldan) Adalet Bakanı’nın faili meçhul kalan dosyaların üzerine gidileceğini söylemesinden sonra, başvuruda bulunduk.

Ben bu cinayetin yalnızca bireysel bir cinayet dosyası olarak ele alınmaması gerektiğini düşünüyorum. 1990’lı yıllarda yaşanan benzer olayların bütünüyle birlikte araştırılması ve eğer sistematik bir yapı, politika ya da uygulamanın parçası olduğu ortaya konulursa, insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Çünkü burada mesele yalnızca babam Adnan Yıldırım’ın öldürülmesi değil. Aynı dönemde benzer yöntemlerle yaşamını kaybeden, kaybedilen ve yakınları yıllardır adalet arayan çok sayıda insan var.

Bizim talebimiz geçmişin üzerinin kapatılması değil; hakikatin bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmasıdır.

Onu bekliyoruz. Bakalım ne olacak.”

Sağda Leyla Yıldırım, yanında Pervin Buldan

“32 yıldır yastayız”

“Bizim yaşadıklarımız 90’larda Kürtlere yapılan baskıların sonucudur. Nüfuzlu, zengin, tanınan ve sevilen Kürtleri de öldürüyoruz demek istendi. Asimilasyon ve korkutma politikalarının bir sonucuydu. Sadece köylerde değil şehirlerde de sizi öldürüyoruz, demekti Kürtlere.
Birçoğumuz en iyi koşullarda ‘bizi koruması gereken devlet bizi korumuyor’ diye düşünerek,  hatta ‘bizi koruyan babamızı bile öldürüyor’ düşüncesi ile büyüdük.
Bize küçükken güçlü olmak zorundasın, mücadele etmek zorundasın bilinci aşılandı, açıkçası acımızı bile layıkıyla yaşamadık. Oysa bir çocuk için güçlü durmak zorunda olmak da çok acı bir deneyim.

Babam öldükten sonra çok kişi gelip babamızı bize anlatırdı, yardımsever biri olduğunu öyle öğrendik mesela, pek bilmezdik. İyilik gösterilmeden yapılırdı ya ondandı belkide…
İyi bir insandı benim babam, hoş kötü kalpli olsa ne fark eder, hiç kimse öldürülmeyi hak etmez.
Suçu varsa alırsın, sorgularsın, savcılığa verirsin; ceza verirsin suçu varsa…

Biz 32 yıldır yastayız. Babamız bir kazada ölmedi ki yasını tutalım ve bitsin. Bizim babamız devlet eliyle öldürüldü. Biz 32 yıldır güçlü durmak zorundayız. Ağlayıp aramızda babamızı dahi konuşmuyoruz, konuşamıyoruz biz. Hâlâ güçlü durmak zorundayız ve hâlâ adalet için sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.”

“Tansu Çiller, Kenan Evren’in yaşadığını yaşamalı”

“En azından, ‘Bunlar evet yaşandı, insanlara, Kürtlere bunlar yapıldı’ densin istiyorum.
Mesela Mehmet Ağar’ı yazlığında keyif içinde görmek istemiyorum. Ben buna maruz kalarak da yaşıyorum aslında. Suçluların hesap vermediği, aksine gayet iyi hayat yaşamaya devam ettiği gerçekliğiyle, bu duyguya tüm Kürtler dâhildir… Her gördüğümde, duyduğumda aklımda aynı soru: Bu adam neden hâlâ çok rahat yaşıyor?

Bu adam neden hâlâ güçlü bir isim?
Tansu Çiller mesela.
Gerektiğinde yine devletle kol kola…
Mehmet Ağar’ın oğlu Meclis’te.
Bu ülkede her şey olabilir, bir anda gözden de çıkarılabilirler… Bence çıkarılmalılar da zaten.
Nasıl ki Kenan Evren hasta yatağında yüzüne müebbet cezası okundu, paşa olarak ölemedi, Tansu Çiller de yaşamalı bunu.
Bana büyük acı veriyor açıkçası onları ortalıkta sanki hiçbir suç işlememişler gibi rahatça dolaşırken görmek.”

Eski Başbakan Tansu Çiller ve eski İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar

“Akşam haberlerini korkarak açardım, babamın cansız bedenini gösterirlerdi”

“Bizler, yani Kürtler, hepimiz ayrı kategorilerdeyiz sanki, seviye seviye gibi acılarımız.
Bazen kendinizi ‘hiç değilse babamın kemikleri var, bir mezarı var, senin acından çok daha büyük acılar var’ diye düşünürken bulduğunuz bir gerçekliktir bu.
Yaşamı, çocuğunun kemiklerini bulmaya yetmeyen anneler var. Burada kendi acını tek ve çok büyük göremezsin.

Ben o dönem haber başlıklarını okurdum. Yazılanları, atılan başlıkları, basılan fotoğrafları görürdüm. Babamın cansız bedenini gördüm yine aynı yayınlarda…

Ben mesela bir şey yerleştireceğim diyelim, gazeteye sarılı bir eşyayı açtığımı bilirim, babamın ölü bedeninin fotoğrafıyla karşılaştığım çok böyle anım var. Akşam haberlerini korkarak açardım, pat diye babamın cesedini gösterirlerdi. Çok kötü bir şey yani insanın babasını o şekilde görmesi, çok kötü bir şey… Ama insanın annesini bir hafta boyunca sokakta yerde yatarken izlemek zorunda kalması çok daha acı bir şey. Veya kızının ölüsünü buzdolabına koymak zorunda olmak…
Çok büyük travmalar bunlar. Bunlarla toplumsal olarak yüzleşilmeden, bu yaralar görülmeden iyileşme de başlamaz…”

OKUYUN | 20 soruda Çiller Türkiye’sinin karanlığında işlenen o cinayetler

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler