Fakite Kaya… Kendisini bir haber videosunda kızının tabutunu taşımaya çalışırken gördüm. Habere göre “kızı bir PKK militanıydı, yıllar önce ölmüş fakat mezarına bir türlü ulaşılamamıştı.” Ailenin uzun uğraşları ve barış sürecinin yarattığı ‘yumuşama’ sonucu kızının kemikleri Kilyos’ta bir kaldırım kenarında bulunmuştu ve aile şimdi bir cenaze töreni düzenliyordu.
Hatırlatalım; 90’lı yıllarda çatışmalarda hayatını kaybeden ve daha sonra toplu mezarlardan ya da farklı alanlardan çıkarılan PKK üyelerinin, bir önceki barış süreci döneminde Garzan’da oluşturulan mezarlığa gömülmesine ‘müsaade’ edilmişti. Fakat süreç bitip masa devrildikten, ortalık ateş yerine döndükten sonra 2017’de Bitlis Valiliği’nin kararıyla o mezarlık bu defa yerle bir edilmiş, oradan çıkarılan 282 cenaze ailelerin haberi olmadan Kilyos’ta Kimsesizler Mezarlığı’nda yol ve kaldırım kenarlarına gömülmüştü…
Bu haber o günlerde ortalığı yıkmıştı, ama elbette tıpkı benzer olaylarda olduğu gibi, Türkiye’nin batısından çok da duyulmamıştı.
Şimdi ise, yani yeni ‘süreç’ döneminde insanlara çocuklarının kimliğini tespit ve kaldırım kenarlarından cenazelerini alma ‘şansı’ tanınmış…
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında (madde 8) kişinin yakınının cenazesine ulaşma, teslim alma ve usulüne göre defnedebilme hakkı vardır.
AİHS bir yana, ‘cenazeye eziyet edilmez’ diyebilmek her insan için sanıyorum ki tartışmasızdır, ahlaki bir yükümlülüktür.
Fakat yine de sorunun iki tarafı için üzerine konuşması zor bir denklem, onu da kabul ediyorum.
Barışmak tam da bu demek ama. Zor da olsa birbirimize dokunabilmek, ne hissettiğimizi sorabilmek, ne düşündüğümüzü anlayabilmek.
Hatta belki de sürecin en büyük ihtiyaçlarından biri, sıklıkla ‘toplumsallaşamama’ olarak adlandırılan sorun; iki tarafın duygu ve düşüncelerine köprü olacak aktarımlara aracı olabilecek olasılıkların azlığı…
Şimdi ben aradan çekiliyor ve sözü yıllarca kızının kemiklerine ulaşmaya çalışan, sonunda da onu bir kaldırımın kenarında bulan anneye, Fakite Kaya’ya bırakıyorum.
“Keşke hiçbir çocuğun gitmek zorunda hissetmediği bir ülkemiz olsaydı”
“Bingöl'ün Karlıova ilçesine bağlı Kargapazar köyündeniz. Kızımın büyüdüğü yıllar 1990'lara denk geliyor. Yoksul bir aileydik. O yıllarda hem fakirlik vardı hem de devletin baskısı çoktu. Evimizin basılmadığı gün çok azdı. Çok zor yıllardı. Unun, erzağın karneyle alındığı yıllardı. Güneşin batışıyla herkes eve çekilirdi.
Ailemiz birbirine bağlı bir ailedir. Her ne kadar devlet baskısı ve fakirlik olsa da yine de birbirimizle bağımız çok güçlüydü. Kızım bu zorluklar içinde büyüdü. Tüm çocuklarım gibi o da bu baskılardan etkilendi. Kimliğimizin bu kadar horlanması, bu kadar baskı hepimizin ağırına gidiyordu. İtiraz ediyorduk ve bunu yapmak bizi ve var oluşumuzu onurlandırıyordu.
1997 yılında, kızımın dağa çıktığı yıl ailecek İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık. Çünkü göç etmezsek evimizi yakacaklarını söyledi askerler. Mecburen göç ettik. 2000'lerin ortalarına doğru da İstanbul’dan Almanya’ya göç etmek zorunda kaldık. Eşim, çocuklarım ve ben hapis tehdidi ve hakkımızda süren davalar nedeniyle göç ettik. Çocuklarımın bazıları İstanbul’da kaldı, sonra onlar da geldi, şimdi sadece bir çocuğum var İstanbul'da. Ama köyümüzle hiçbir zaman bağımızı koparmadık. Gelip gitme imkânı olduğundan bu yana her yaz mutlaka Bingöl’de köye gelip birkaç ay kalıyoruz.
1990'lı yıllarda zulüm çoktu. Eşim defalarca gözaltına alınır, bazısında da tutuklanırdı. En az üç defa tutuklanmıştır, yüzlerce defa da gözaltına alındı. O yıllarda uzun süre gözaltında tutuyorlardı, çok işkence gördü. İlk olarak aileden eşim ve o zaman daha 14-15 yaşında olan oğlum Taner birlikte tutuklandı. 90'ların daha başıydı.
Ağır işkenceler gördüler. O zaman güzel oğlum Taner daha çocuktu, çok işkence etmişler. Sonra gencecik yaşta, daha 40’ındayken, 2021’de beyin kanamasından kaybettik. Oğlum Musa da bu yıllarda gözaltına alındı, ağır işkence nedeniyle yıllarca tedavi görmek zorunda kaldı. Onu da işkencede öldü, diye çöpe atıp gitmişlerdi. Çöpte bulduk…
Daha sonra İstanbul'da da bir kez daha tutuklandı. Kızım Süheyla işte bu koşulları yaşadı, gördü, bunların içinde büyüdü. Bir keresinde evimiz yine basılmıştı mesela, çocuklarım korkudan etrafa kaçıştı... Askerler ateş açtı içeride, tam kızım Süheyla’nın başının yanında geçmiş, duvara saplanmıştı kurşun.
Ben de tutuklandım, cezaevinde yattım.
Yine gazeteci oğlum Zana Kaya da tutuklandı. O da yıllardır Kürt basınında çalışıyor. Açıkçası ailemizden işkence, zulüm ve hapis görmeyen kimse yok, öyle biri olmadı diyebiliriz.
Sekiz çocuğum oldu. Dört kız, dört erkek. Süheyla kızım, beşinci çocuğum olarak dünyaya gelmişti.
Kızım 1997’nin Haziran ayında gitti. Gittiğinde 19 yaşındaydı.
Babası, kardeşleri işkence görüyordu sürekli. Bir de o yıllarda Kürtler yeni yeni kimliklerine sahip çıkıyordu. Bu mücadele de onu etkiliyordu, hepimizi etkiliyordu.
Gideceğinden haberimiz olmadığı için engel olmak gibi bir durum da olamadı. Ama gitmek isteyenlere kimse engel olamazdı. Engel olmaya çalışmak sonucu değiştiremiyordu. Aileler bir sabah kalktığında çocuklarının gittiğini öğreniyordu. Kızım da böyle gitti. Bir sabah kalktık yoktu... Keşke hiçbir çocuğun gitmek zorunda hissetmediği bir ülkemiz olsaydı.”
“Kızımın kaldırım kenarında gömüldüğünü duyunca ruhum çekildi”
Süheyla Kaya
“Kızımın durumuna dair hiçbir zaman kesin bir bilgi alamadık. Ama kulağımıza bazı duyumlar geliyordu. İşte Bitlis Mutki tarafında 1999 yılında geri çekilme sürecinde yaşamını yitirdiğine dair kesin olmayan haberler geliyordu kulağımıza. Bazıları ölmediğini, kurtulduğunu söylüyordu, bazıları öldüğünü... İşte arayışımız o yıllarda başladı. Sürekli sorup soruşturduk. 2000'lerin ortalarına doğru oğlum Musa ile başvurulara başladık. Bazıları Siirt'te çatışmada öldü, dedi oraya gittik başvurduk. Bazıları Bitlis dedi oraya gittik başvurduk. Bir keresinde Bitlis'te bir noktada toplu mezar olduğunu, orada olduğunu söylediler.
Oraya gittik, toplu mezarı gördük ancak savcılık orayı açmadı, azarladı yolladı bizi. Düzenli olarak başvuru yapıp DNA veriyordum.
En son geçen sene bir daha Bitlis'e gittim, tekrar başvurdum. Karlıova'da karakol çağırıp kan örneği ve DNA örneği aldı. Bu yıl örnekler İstanbul'a gönderilmiş. Haberimiz yoktu. Sonunda Adli Tıp benim ve kızımın DNA'larının eşleştiğini tespit etti. İstanbul'da Kilyos'taki cenazelerin arasındaymış.
Bu süreci, oğlum ve kızlarım biz üzülmeyelim diye hemen haber vermediler. İki ay önce eşleşme çıkmış. Sonra savcılık adli tatil sonrası alabileceğimize dair talimat vermiş. Yani iki aydır evlatlarım bunun acısını çekiyormuş; bize, anne ve babasına hissettirmediler… Ben kızımın o kaldırımda gömüldüğünü, cenazesi çıkarılmadan iki gün önce öğrendim. İstanbul'da bir kaldırıma gömüldüğünü bilmiyorduk.
27 yıldır kızımın mezarını bulmak için mücadele ettim. Bunun için bölge bölge dolaştım, Bingöl, Muş, Bitlis, Mutki ve köyleri. Tüm bu yollarda kızımı bulmaya çalışırken gözaltına alındım ve tutuklandım. Yıllar boyunca bu uğraşım devam etti. Fakat kızımın kemiklerinin Kilyos Mezarlığı’nda, kaldırım kenarında gömüldüğünü duyunca ruhum çekildi. Bundan daha ağır bir acı var mı? Kemiklerim ağrıdı acıdan... Allah kimseye, bir düşmana bile böyle acı vermesin.”
“Gencecik çocukların toprağa düşmeyeceği bir ülkemiz olsun”
“Bir anne olarak ne asker cenazesi ne de gerilla cenazesi gelsin isterim. Bu ülkenin gencecik çocuklarının toprağa düşmeyeceği bir ülkemiz olsun. Nefretle, düşmanlıkla bu ülkeyi, bu toprağı iyileştiremeyiz. Bizler, Kürtler, bu ülkenin çok güzel bir rengiyiz. İzin verin bu ülkeye renk verelim. Bir de cenazeye eziyet olmaz. Bunun hiçbir dinde, kitapta yeri yok. Eminim Türk töresinde de yoktur. Cenazelerimize yapılan bu muameleleri normal karşılayanlara kendi geleneklerine saygılı olmalarını söylerdim. Öyle düşünenlere diyeceğim tek şey, Allah onları böyle bir acı ile sınamasın.
Kızım 27 yıl sonra köyüne geri geldi. Başında oturup ağlayacağımız bir mezarımız yoktu. Şimdi kızıma, onun yokluğuna uzun uzun iç dökeceğim bir mezar var. Mezar taşına dokunup onunla konuşacağım bir mezar. Bu bir teselli. Evet, yıllar önce kızımın ölüm haberini aldım ve yıllardır kızımın mezarını arıyorum. Ama yine de ‘Ya henüz hayattaysa kızım’ sorusu hiçbir zaman hayalimden düşmedi. DNA eşleşince, durup düşündüm. Baştan tırnağa canım sızladı. İçimi yıllardır kemiren bütün bu soruları da bitirdi. Kızım yaşamıyor ve artık bir mezarı var.
27 yıl sonra kızımın mezarına ulaştım. Tüm akrabalarım ve köylülerim bu haberi aldı. Kızımın kemikleri Kilyos’ta çıkınca ailem, akrabalarım ve köylülerim beni aradılar. Sonra köydeki evimize gelmeye başladılar. Oğlum, yeğenim, geniş ailemizden insanlar ve köylülerimiz iki-üç gün sonra İstanbul’dan cenazeyi alıp yola çıktılar. Köylülerimizle beraber cenazeyi köy meydanında karşıladık. Büyük bir kalabalık vardı. 27 yıl önce kaybettiğim kızımı sanki bugün kaybetmiş gibi hissediyordum, aynı şekilde cenazeyi karşılayan herkeste o his vardı. Tüm köyde öyle bir atmosfer vardı. Bingöl’den, Karlıova’dan ve çevre köylerden insanlar gelmişti. Sadece ben değil, bütün bu insanlar, akrabalarım benimle, ailemle birlikte ağladı.
O gün kızım Zîlan’ın (örgütte kullandığı kod adı) cenazesini toprağa verdikten sonra, onunla birlikte yaşamını yitiren Raperîn’in (Zehra Kısaoğlu) cenazesini de toprağa vermek için yakınımdaki Hasanova (Çira Jor) köyüne gittik. Orada da bütün köylüler toplanmıştı. Aynı şekilde Raperîn sanki bugün yaşamını yitirmiş gibi bir atmosfer vardı. Raperîn’in ailesiyle buluştuk, sarıldık. Yıllar sonra yasımızı yaşadık.
Kızımın tabutunu başımın üzerinde taşımak istedim, ama acıdan gücüm yetmedi, taşıyamadım.
Kızım çok güzel ve cesur bir kızdı. Emekçi, fedakâr ve düşünceliydi. Bir parçam 27 yıldır onunla geziyordu. Onunla birlikte benim de bir parçam gömüldü. O hâlâ benim küçük kızım. Başka şartlar ve koşullar olsa bambaşka bir hayatı olurdu. Olamadı maalesef. Umarım başka Süheyla’lar yaşanmaz.”
“Kızım gibi toprağa düşen bütün gençlerin bugünleri görmesini çok isterdim”
“Barış sürecini sonuna kadar destekliyorum. Umarım ne asker, polis ne de gerilla cenazesi gelir. Bu sürecin onurlu barışla sonuçlanmasını diliyorum. Bu topraklar yeterince acı çekti. Bu ülkenin gençlerine yazık oluyor. Birbirimizi tanırsak her sorunu çözebiliriz. Bu topraklar hepimize yeter, hepimizi besler, yeter ki birbirimizin hakkını teslim edelim, saygı gösterelim.
Dediğim gibi, 27 yıldır kızımın mezarını bulamıyordum. Kızımın mezarına ulaşmamın önemli bir nedeni, bir önceki çözüm süreciydi. 2013’te başlayan çözüm sürecinde oluşan barış ortamının getirdiği rahatlama sayesinde, çeşitli tarihlerde çatışmalarda hayatını kaybeden gerillaların cenazeleri bir araya getirildi ve Garzan’da yapılan mezarlığa defnedildi. Her ne kadar bu mezarların tamamının kimlikleri belli olmasa da en azından mezar yerleri belli oldu. Çözüm sürecinde yaşanan bu olumlu gelişmeler, sürecin 2016’da sona ermesi ve savaşın, çatışmaların yeniden başlamasıyla son buldu. 2017’de Garzan Mezarlığı devlet tarafından yıkıldı, oradaki kemikler İstanbul’a getirildi ve Kilyos Mezarlığı’nda kaldırım kenarlarına gömüldü. Meğer güzel kızım da aralarındaymış... Yeni sürecin kızımın mezarının bulunmasına etkisi olduğunu söyleyebilirim.
Kızımın hayatta olmasını ve bugünleri görmesini çok isterdim. Hangi anne istemez ki? Çatışmaların olmadığı, gençlerin ölmediği bir zamana kızımın da şahit olmasını çok isterdim. Onun ve onun gibi toprağa düşen bütün gençlerin bugünleri görmesini çok isterdim. Barış olduktan sonra kızımla beraber bir sabah kahvaltısında oturup onun anılarından, mücadelesinden ve nihayet barışı konuşmak isterdim. Ben aslında buna hasrettim. Ama sonunda kızımın kemiklerine hasret kaldım. Bir gün istediğimiz barış gerçekleşirse, kızımın mezarının başına gidip ona bu müjdeyi vereceğim ve mezarının başına bir barış ağacı dikeceğim.
Biz mücadelemize, liderimize güveniyoruz, inanıyoruz. Yıllardır verdiğimiz bu mücadelenin onurlu bir barışa dönüşeceğine inanıyoruz, bekliyoruz. Elbette devletin tavrından dolayı zaman zaman güven sorunu yaşıyoruz. Ama barış için kim ortaya bir irade koyarsa sonuna kadar destekliyoruz. Devlet, yeni acılar yaşanmaması ve tekrar çatışmalı bir sürece dönülmemesi için sorumluluk almalı. Sesimizi duymalı. Yeter artık, bu savaştan insanlar yoruldu. Bu dağlar, bu taşlar, kurdu, kuşu, böceği savaştan yoruldu. Barışın geleceğine inanmak istiyoruz. Onurlu bir barışın olması için devletten daha olumlu adımlar atmasını bekliyoruz.
Biz tüm acılarımıza rağmen barış diyoruz. Barış, devletin de adım atmasıyla olur. Biz devletten yeni acıların yaşanmaması için sorumluluk almasını, geçmişte yaşananların ve insanların yaşadığı kayıpların görülmesini ve kalıcı bir barış için somut adımlar atmasını bekliyoruz. Zaten barış en büyük özürdür. Ama onurlu bir barış. Bir kadın olarak, bir anne olarak beklentim budur.”
Fakite Kaya’nın “Defalarca gözaltına alındı, tutuklandı, çok işkence gördü” dediği eşi Selahattin Kaya
“Türkler kendilerini hiç bizim yerimize koymadı!”
“Kendilerini bizim yerimize hiç koymamaları... Bir de bizim yaşadıklarımızı, işkenceyi, inkârı, zulmü ya kabul etmeleri ya da görmezden gelmeleri... Burada yaşanan her zulmü hak ettiğimizi düşünmeleri... Hayır, hak etmiyoruz. İşte, 27 yıldır kızımın mezarını arıyorum. Türk halkı bunu anlamalı. Görmüyor mu, görüyor işte? Tüm Türkleri kastetmiyorum elbette. Sonuçta yıllardır bizimle beraber barış için mücadele eden Türkler de var. Ama savaş isteyen, insan kanından beslenen ve yaşanan bu 50 yıllık savaşta sürekli intikam ve katliam sloganları atanlar da var. Onlara sesleniyorum: Ben evlat acısı nedir, yaşadım. Genç yaşta evladını toprağa vermenin ne kadar ağır olduğunu gördüm. Onun için ne olursa olsun intikam demedim ya da savaş istemedim. Aksine, tarifi imkânsız bu acıları hiç kimse yaşamasın diye mücadele ettim, ediyoruz. Bu, anlaşılsın istiyoruz.
Asker annelerine sesleniyorum: Savaşta evlat kaybetmenin acısının ne kadar ağır olduğunu bir biz biliriz. Yaşayanlar… Kimse bunu yaşamasın diye ses çıkarmalıyız. Bunun için sizlerden intikam değil, barış elinizi uzatmanızı ve gençlerin artık ölmemesi için sesinizi yükseltmenizi istiyoruz. Türkler, daha az olan ve kaybı daha büyük olan bizleri, Kürtleri anlamalı. Bilin ki Türkler bir gün Kürtleri anladığında barış gelecektir.
Bizim Türk halkından beklentimiz, bizim yaşadığımız acıları anlamaya çalışması ve çocuklarını kaybeden ailelerin acısını kendi acısı gibi görebilmesi. İnsanlar birbirinin yasını anlayabildiğinde, birbirinin çocuğunun ölümünü kendi çocuğunun ölümü kadar ağır gördüğünde barış olur. Biz tüm acımızla barış diyoruz ama karşımızda acılarımızla alay eden bir kitle görüyoruz. Böyle barış olmaz. Asker anneleri, gerilla annelerinin ellerinden tutmalı, barış annelerinin acısını paylaşmalı. Kürt sorunu sorun olarak konuşulmaya devam edebilir ama bunun için ölümlere gerek kalmayacak bir ortam oluşmalı. Ölümler olmadan da konuşabiliriz, tartışabiliriz. Bunun için şimdi yürüyen süreci herkes desteklemeli, en çok da gerilla anneleri ve asker anneleri bu süreci desteklemeli. Artık hiçbir ailenin bizim yaşadığımız acıyı yaşamasını istemiyoruz. Türküyle, Kürdüyle, bu ülkede yaşayan herkesin çocuklarının hayatta kalmasını ve barış içinde yaşamasını istiyoruz. Bu kadar açık ve herkes bunun için elini taşın altına koymalı.”
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


