‘Çerçeve yasa’nın çıkarılmasından sonra ilerleyemeyen, sıklıkla duraksama-duraksatma dönemlerine uğratılan ‘süreç’ ve bu nedenlerle de oluşamayan toplumsal güven….
Bu toplumsallaşma meselesinin önünde bizzat engel olarak duranların da ağzında ortak bir “sürecin toplumsallaşamaması” meselesi… Bilmem, belki bu konu özelinde de bir yazı yazmanın zamanı geliyor. Ama şimdi değil!
Okurların da yakından takip ettiği üzere ‘inatla barışa hizmet’ etmeye çalışan bir gazeteciliği yaygınlaştırmaya çalışmaktayız. Bu kapsamda birçok görüşme gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Ve bu meselenin esas çözülmesi gereken yere, başlangıcına götürmeye çalışıyoruz sizleri. Buradan çıkabilecek bir yüzleşme ihtimaline -naçizane- imkân taşımayı amaçlıyoruz.
Yüzleşilmesi gereken olay çok. Bilinen, bilinmeyen…
En bilinenlerinin başında da “Kürt iş adamları listesi” gelir şüphesiz.
Hedefimiz; o dönemi, devletin uyguladığı şiddeti, köy yakmaları, cinayetleri, insan kaybetmeleri, işkenceleri, asit kuyularını, toplu mezarları, yol kenarında bulunan işkence görmüş ölü bedenleri, sadece Kürtlerin yaşadıkları felaketler olarak değil, tüm toplumumuzu yaralamış, insanlığı derinden etkilemiş, hepimize kaybettirmiş ve bugünün sorunlarının tohumlarını atmış ortak sorunumuz, ortak acılarımız olarak görebilir hâle gelmektir. Artık sonuçtan bahsetmeyi bırakıp sebepten bahsedelim ve yüzleşelim tüm gerçekliklerimizle, dediğimiz tam da budur aslında.
Maalesef, yaşanmış ve ülkeyi çözümü zor bir noktaya sürüklemiş o sebeplerden sadece biri de gazeteci Rumet Serhat’ın yaşadıklarıdır…
Binlerce Rumet’lerden, babası Kürt olduğu için öldürülenlerden sadece biridir o. Hayatı ait olduğu kimlikten, aidiyetten, inançtan dolayı ‘karartılanlardan. Üstelik tüm bunları ait olduğun ülkenin devletinin görevlileri eliyle yaşamıştır…
Tek bir özür, tek bir telafi çabası, mahcubiyet göstergesi olmadan geçen yıllardan sonra, 12 Kasım 1994’te, 63 yaşındayken İstanbul’da katledilen avukat Medet Serhat’ın oğlu Rumet Serhat’ı da dinleyelim isterim…
Sözü artık kendisine bırakıyorum.
“İş yerlerinde, babamın kim olduğunu Google’dan öğrenip mobbing uyguluyorlardı”
“Cinayetin gerçekleştiği sene sınava nasıl girdiğimi hatırlamıyorum, çünkü babama mı üzüleyim, annem de ölecek mi diye endişeleneyim, okulu mu bitireyim yoksa üniversite mi kazanayım? Tam bir kaostu ve çevremde destek alabileceğim kimsem de yoktu.Aslında bir rol modelim, yönlendirenim olmadığı için ben ezbere bir şekilde sınava giriyordum.
Lise son zamanları erkek çocuklar için ergenliğin zirvede olduğu zamanlar, kafan da rahat olmuyor, düşünemiyorsun aslında. Benim bildiğim tek bir şey vardı, o da hukuk okumayı kesinlikle istemiyordum. Çocukluğumdan bana kalan en net hatıra, herkes babasıyla vakit geçirebilirken benim babam ya tutuklu oluyordu ya davalarına çalışmak için -hafta sonları dahil- ofisinde oluyordu. En sonunda da Kürt bir hukukçu olması öldürülmesine sebep olmuştu.O yüzden kesinlikle hukuk istemiyordum.
Aslında ‘uluslararası ilişkiler’ okumak istiyordum, ama diplomasi Kürtlere, özellikle de avukat Medet Serhat’ın oğluna kapalı olacağından ‘İngilizce işletme’ bitirdim. Tabii 1994 yılı, o zamanlar bugünkü gibi ‘saçım yanlış kesildi, travmam var’ gibi bir anlayış olmadığından ne ben ne de annem terapi almadık. Onun yerine güçlü durarak yaşamaya devam ettik.
Evet, babamın öldürülmesi tüm akademik ve iş hayatımı şekillendirdi. İstemediğim bir bölümü okudum, sonra da istemediğim işlerde çalıştım. 20 yıl önce beyaz yakalı bir Kürt olmak çok zordu, çünkü Kürt kimliği görülmek istenmiyordu, bense sadece ismimle bile o kimliği temsil ediyordum.
Daha sonra da Google çıktı ve diğer çalışanlar ‘Rumet Serhat’ diye arattığında babamla ilgili haberler çıkıyor ve bunun sonucunda işyerlerinde olan rutin mobbing, Kürt kimliğimle orada olmamdan dolayı katlanmışken, Medet Serhat’ın oğlu olarak daha da artıyordu. Beni provoke etmek için konu Kürtlere hakaretlere kadar gelince benim de tavrım sertleşiyor, sonunda da çalıştığım işyerlerinden ayrılmam isteniyordu.
Sonrasında da reklam pazarlama alanında çalışırken editoryal kesim ilgimi çekti. Daha somut, daha tatminkâr bir üretimdi benim için… Sonuçta da gazeteciliğe başladım ve çok sevdim.”
“Bir de çocuğuna ‘Rumet’ diye isim vermişsin ha!”
“Biz aslında gayet normal bir aileydik. İstanbul’da doğup büyümüş olmama rağmen babam köklerinden kopmamamıza oldukça özen göstermişti. 1949 ve öncesindeki Kürt ailelerin yaptığı gibi köklerinden kopmadan büyük şehir hayatında var olunabileceğini ortaya koyuyordu yaşamıyla. Hiçbir zaman sosyal, sınıfsal olarak arada kalmışlık yaşamadık. Evet, babamın çevresi genelde Kürt’tü, fakat Türk hukukçu, sanatçı, hatta öğretmenler de vardı. Babam insanları ‘şucu, bucu’ diye değil, ‘iyi ve kötü’ olarak değerlendirirdi. Babam bir avukat olmasına rağmen, ilgilendiği dava dosyasından kafasını kaldırdığında insanlara çabuk ve çok güvenen biriydi.
Geç anne-baba oldukları için ben de ebeveynlerimle onların dost sohbetlerinde bulunuyordum.Babam bir ticaret insanı değil avukat olduğundan müvekkilleriyle ilgili pek bir şey paylaşmazdı, o yüzden bizim evde hep siyaset konuşulurdu. İlişkimiz de gayet normaldi, sorunsuzdu. Babamla tarih ve siyaset üzerine konuşurduk. Babamın bana daha ortaokuldayken bir öğüdü vardı; ‘daima haksızlığa uğrayandan yana olmalısın.’ Sanırım bundan dolayı hep siyasete aktif olarak katıldım.
Babam, Behçet Cantürk’le beraber MİT tarafından Gölbaşı’nda gözaltına alındığında annemle Ankara’ya babamı aramaya gitmiştik. O zaman, Metin Feyzioğlu’nun dedesi Turhan Feyzioğlu’na gitmiştik. Sohbetin bir aşamasında eşi Leyla Hanım ‘Yaşı da varmış, belki o yüzden çok işkence yapmazlar’ dediğinde Turhan Bey’in ‘Yaparlar Leyla, yine de yaparlar’ dediğini hatırlıyorum. Bir diğer hatıram da babam tahliye olduktan sonra kahvaltıda annemle konuşurken ‘Bir de çocuğuna ‘Rumet’ diye isim vermişsin ha’ diye, bunun yüzünden de fazlada tokat yedim’ diye anlattığına tanık olmuştum.”
12 Kasım 1994’te, İstanbul’da, eşiyle birlikte olduğu aracının içinde ateş açılarak katledilen Avukat Medet Serhat
“Behçet Amca’nın, babama ‘Listede sen de varsın’ dediğini duydum”
“Behçet Cantürk’ü tanırdım ve severdim. Dışarıdan insanlar nasıl görürdü bilemem, ama ben daima mütevazı ve hoşsohbet biri olarak görmüştüm. Erenköy’deki evimiz onundu, kiracılarıydık ve Liceli olan eşiyle kapı komşuyduk, eşi İdayet Abla ve kızlarıyla kardeş gibi büyüdük, Behçet Cantürk’ün akrabalarını kendi akrabalarım olarak görürüm.
‘Kürt iş adamları listesi’nin varlığından televizyonda (dönemin Başbakanı) Tansu Çiller’in sözleriyle haberimiz olmuştu, sonrasında bizim evin antresinde Behçet Amca’nın babama, “Abi Yahya söyledi, iki liste var, birisi devletin, diğerini de kendileri yapmışlar. Birinde ben ilk sıradayım, diğerinde üçüncü ve listede sen de varsın’ dediğini duydum… Babam ne cevap verdi duymadım, çünkü beni fark edince oradan göndermişti.
Musa Anter’e de ‘Dede’ derdim ve hayattaki en zararsız, en eğlenceli insanlardan biriydi. Eşi Hale Anter ise benim için ‘nene’ figürüydü, benden önce de babamın ona dediği gibi, ben de ona ‘Haletiko’ derdim. Eşi öldürüldükten sonra İstanbul’a her geldiğinde hep bizde kalırdı. Musa Anter'in öldürüldüğü zamanı gayet net hatırlıyorum, herkes şoktaydı. Hepsi Kürt olarak devletin ayrımcı politikaları ile mücadeleye ve bunun için hapis yatmaya alışmış insanlar olarak güpegündüz bir siyasi cinayet işlenebileceğine inanamamışlardı.
Behçet Cantürk ve Musa Anter hariç diğerleriyle ailecek görüşmüyorduk, ama babamın hepsiyle tanışıklığı olduğunu sonradan öğrendim. Öldürülen insanlar ve çocukları da sonrasında ailem oldular.”
Aktüel dergisi: Sıra kimde?
“Behçet Cantürk öldürüldükten sonra Aktüel dergisinde ‘Sıra kimde?’ diye bir haber yapılmıştı ve annemin ısrarıyla babam haberi tekzip ettirmişti, hatta annem arka sayfalardaki kısacık bir paragraf tekzibe çok sinirlenmişti, ama babam olayın üzerine gitmemişti. Behçet Cantürk’ün öldürülmesinden kısa bir süre sonra avukat Yusuf Ekinci öldürülmüştü ve gazetede ‘Behçet Cantürk’ün avukatı öldürüldü’ haberini görenler hemen bizi aramıştı, biz de şaşırmıştık. Çünkü babam Behçet Cantürk’ün avukatı değildi, sadece çok uzun zaman önce Ali Haşhaş ile olan bir davasında avukatlığını yapmıştı.”
“Okulda adım şiddet görmeme neden oluyordu”
“O zamanlar Türkiye’de adlı adınca Kürt olmak, Kürt kimliği ile yaşamak kolay değildi, özel bir ilkokulda olmama rağmen isimden dolayı fark ediliyordum. Okulda Arapça/Türkçe ismi, soyadı olmayan ya Yahudi ya da Ermeni’yken benim ismim çok sırıtıyordu ve sahipsiz kalıp sınıf öğretmenimden fiziksel şiddet görüyordum.
Evde ise babam bana bebekliğimden beri Kürtçe kelime öğrettiğinden ya da anneme, bana Kürtçe sevgi kısaltmalarıyla seslendiğinden, babamın akrabalarının Kürtçe konuşmasından, annemin Kürt olmamasına rağmen babamın akrabalarına hiç tepeden bakmayıp, evlat, kardeş olarak sahiplenmesinden dolayı da ben hiç ‘Biz neyiz’ gibi durum yaşamadım. Sanırım bu olayları ebeveynlerime anlatmasam da benim duruşum onlara güven verdi ve beni özgür bırakmışlardı. Sadece, babamın öldürülmesinden kısa süre önce baro seçimleri vardı, babam Londra’dan yeni dönmüştü. O zaman benim için endişeliydi. Ben Caddebostan sahilde bisikletleyken bile hava kararırken iki defa peşime düşüp eve dönmemi istediğini hatırlıyorum. Normalde babamın böyle tavırları yoktu.”
“O gece kapıyı polislere ‘Genç âşıklar anahtarlarını mı unutmuş’ diyerek açtım”
“Annem asla evhamlı biri değildi, aksine aşırı geniş biriydi. Hatta bu hâlinden dolayı Behçet Cantürk anneme ‘Albay’ derdi. Siyasi olarak bazen ayrı düşseler bile, annemin babama her zaman, her konuda güveni tamdı.
Behçet Cantürk öldürüldükten sonra ise babam için çok endişelenmeye başlamıştı artık, onun ülkeyi terk etmesini istemişti ve babam da bunun üzerine 10 ay Londra’da kalmıştı, dönmüştü…
O gece… Ben eve döndüğümde, babam zaten yazıhanesindeydi, annem de onun yanına gidip oradan düğüne geçeceklerdi, dersanem var diye ben gitmemiştim.
Babam illa gün içinde bizimle konuşma adeti olduğundan beni araç telefonundan aramışlardı, babamla şakalaşmıştık. Veda olarak o konuşma kaldı… Telefonu kapatmadan önce telefondaki kahkahası hâlen kulağımdadır.
İlerleyen saatlerde kapı ısrarla çalındığında söylene söylene kapıyı açmaya gittim, çünkü kapıyı kilitlediğimde anahtarı üzerinde bırakmamıştım. Daha önce de birkaç defa üzerinde bıraktığımda annemle babam kapıda kaldıklarından annemden azar işitmiştim. O yüzden kapıyı açamamalarını anahtarlarını unutmalarına bağlamıştım.‘Genç âşıklar anahtarlarını mı unutmuşlar’ diye kapıya gittim.
Fakat kapının dışında bir uğultu vardı ve bir erkek sesi ‘Kapıyı açar mısınız’ diyordu, kapının deliğinden baktığımda kimliğini, polis kimliğini deliğe tutan birini gördüm. Aslında reşit olmayan biri kolluk kuvvetleriyle tek başına olamaz, bunu biliyordum ama kapıyı yine de açtım. Karşımda iki sivil polis vardı ve aşağıdan daha bir sürü insan geliyordu.
Musa Anter’in eşi İdayet Abla’nın da kapısı açıktı ve onların da evinin içinde yabancı erkekler vardı, İdayet Abla ortalarda görünmüyordu. O memurları içeri alınca kapıyı kapattım ve bana babamın avukat Medet Serhat, annemin doktor Yurdanur Serhat olup olmadığını sordular. Ben de ‘Evet, babam avukat Medet Serhat, ama annem doktor falan değil’ dedim.
İçim düğümlenmek istiyor, ama anneme doktor demeleri buna engel oluyor, ‘Bir yanlışlık var, korkulacak bir şey yok’ diyordu içimdeki ses. Ne olduğunu sordum, ‘Detaylı bilgiyi daha sonra vereceğiz’ dediler.Daha sonra kapı sürekli çaldı ve her seferinde başka birileri geldi. En sonunda memurlardan birisi kapıyı açık bırakmamı istedi.
O sırada delil diye fihristler, ajandalar alındı. Kapı açık ve arkam kapıya dönük olduğundan bir anda evde 20 kişiyle tek başıma kalmıştım. Benden giyinmemi istediler, merkeze götüreceklerini söylediler ve çıktık. Ebeveynlerimin yatak odasına da girilmişti, tuvalet masasındaki babamın baş harfleri olan altın saati, platinli altın saati ve annemin yüzüklerinin de kaybolduğunu ertesi gün fark ettim. Muhtemelen, evde nakit para da vardı ve onlar da çalındı. O gece çalındılar ve bu bir iddia değil, ben evimizde neyimiz var bilirim ve o geceden sonra ebeveynlerimin yatak odasına ben dahil kimse girmedi.”
“İşte Medet’in katili buydu!”
“Sadece babam için değil, o listede öldürülenlerin hepsi için geçerli tek bir açıklama var. Mafyaymış, uyuşturucuymuş, PKK yardımıymış, bunların hepsi süfli bahaneler. İsteseler zaten bu insanları gözaltına alabilir, hatta takiple somut bir şey varsa suç üstü bile yapılabilirdi. Babamın da listedeki insanların da öldürülmesinin tek sebebi; Kürt oldukları için hedef oldular, Kürt öldürmenin cezasız kalacağının bilinmesinden dolayı da öldürüldüler. Unutmayalım ki, Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, kameralarla, hepimizin gözü önünde öldürüldü ve cinayeti hâlen aydınlatılmadı.
Yaşadığı travma sonrası annem de katilin giydiği kıyafetin rengini bile söylüyordu, kalıbını söylüyordu, ama yüzünü bir türlü tarif edemiyordu. Tevfik Ağansoy Türkiye’ye getirildi haberini televizyonda izlerken annemin kurşunla iki yerinden kırılmış ve çelik alçıyla tutturulmuş sol kolundaki etleri titremeye başladı ve annem ağlayarak ‘Buydu, Medet’in katili buydu’ diye feryat etmeye başladı.
Bu teşhis yargıya yansımadı, Ağansoy’un eşi de bu teşhisi inkâr etti. Bu tarz işler için kullanılan bir kişinin eşinin, ailesinin ‘işlerini’ bilmemesi çok normal değil mi? Tevfik Ağansoy, ‘Leşlerim arasında avukatlar da var’ diye açıklamıştı, ama 1996’da o da şüpheli bir şekilde öldürüldü. Dosyada babamı öldüren kişinin ismi hâlâ net belli değil.”

“Hukuki sistemi mevcut iktidara yıkmak doğru değil”
“Buna hukuki olarak delil karartma denir mi bilemem, ama akıl sağlığı yerinde olmasına rağmen Ayhan Çarkın’a ‘deli’ muamelesi yapıldı, ki bence verdiği mekân ifadeleri, mesafe farkları bile örtüşüyordu. 1994 yılında çayır çimen olan ve bugün şehrin içinde olan yerler için bu normaldi, ama mahkeme bunu görmek istemedi. Bence, daha ilk oturumda polislikten atılmış sanıkları vareste tutarak mahkeme tavrını belli etmişti. Ben T.C hukuk sistemini anlamıyordum, sonradan fark ettim ki buradaki hukuk sistemi kendisi için var, vatandaş için değil. Bunu da mevcut iktidara yıkmak doğru değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzleşmediği geçmişi ve düzeltemediği 80 darbesinde yaptıklarıyla başlamış bir durum.
Babamın cinayeti ve diğer tüm benzer cinayetlerin gizli, suyun altında kalmış bir kısmı olduğunu düşünmüyorum; ilk günden beri gayet aleni, her şey, isimler dahil ortada fakat hukuk mekanizması çalışmıyor, çalıştırılmıyor…
Dosyalarımız şu an için Anayasa Mahkemesi’nde ve bir geri dönüş olmadığı için usulden değil, esastan görüşülmeye başlanmıştır diye düşünüyorum. AYM süreci bitmeden AİHM başvurusu yapılamadığı için hâlâ bekliyoruz.”
“Annem 14 kurşunla parçalandı”
“Aynı JFK cinayetinde olduğu gibi şoförlü araçta babam kafasından vuruluyor ve annem Jacqueline Kennedy gibi eşinin üzerine kapanıyor, bu yüzden vücudu 14 kurşunla parçalanıyor. Zihinsel travmasını katmıyorum bile… Böyle yaralar alan bir insanın sağlığı hakkında bir yorumda bulunmak istemiyorum, tek başıma onu bu hayatta rahat ettirmeye çalışıyorum diyelim.
Ama şunu söyleyebilirim, hâlen bu cinayetleri bir mantık düzenine oturtamıyor, ‘Neyse dertleri gelip Medet’e söyleselerdi, benim kocam kötü bir insan değildi’ diyor.
Babaları öldürülen Rumet Serhat (sağda) ve Eren Baskın, T24 ekranında Şirin Payzın’ın konuğu
“Silahların susması tamam ama hukuki altyapının da kapsayıcı olması gerekiyor”
“Silahların susması, insanların birbirini öldürmemesi, sorunların silahsız çözümü, sadece Türkiye’de değil, dünyanın neresinde olursa olsun tartışmasız çok güzeldir. Süreçle ilgili hukuki altyapının sağlam ve tam kapsayıcı olması gerekir.Devletlerin asli görevi siyasi sınırları içinde barışı sağlamaktır, bu barış vatandaşlarının yaşam güvenliğini de içermektedir. Cinayetler toplumları derinden yaralayan ve güvensizlik yaratan olaylardır, o yüzden herhangi bir süreçten önce ve sadece ve sadece adalet için bu cinayet davalarının zaten aydınlatılmış olması gerekirdi.
Akın Gürlek’in açtığı Faili Meçhuller Bürosu’na henüz başvurmadım, neden başvurmam gerektiğini de bilmiyorum. Sayın Gürlek’in başında olduğu Adalet Bakanlığı’nın asli görevi zaten hukuki barışı sağlamak olduğuna ve bu dosyalar yargıda olduğuna göre zaten bizler başvurmadan ve aradan bunca zaman geçmeden aydınlatılmalılardı diye düşünüyorum.”
“Annem, basit bir özürle bile yetinebilecek bir insan”
“Devletlerin neredeyse hepsinin bir şekilde katliam ya da katliamlar geçmişi var, ama gelişmiş ülkeleri gelişmiş kılan nokta bu katliamları kabul edip, yüzleşmek ve mağdurlarının zararlarını tazmin etmek. Bunların hangi kategoride olacağına, yapılacağına devlet karar verir. Annem gerçekten çok basit bir özürle bile yetinebilecek bir insandır. Benimse kendi mağduriyetimi aşmak için 30 yıl beklemem gerekti ve 2024 yılında babamın mezarının balyozla parçalanması, aslında benim yaramın kapanamayacağını, bunu yapan, yaptıran azmettiricilerin ise hâlen capcanlı, yaşayan yaratıklar olduğunu bana gösterdi.”

OKUYUN | Yurdanur Serhat: Kocamın katilini ekranda gördüm
OKUYUN | Rumet Serhat yazdı: Üniversiteye hazırlanırken, öldürülen babanızın otopsisini okumak
İZLEYİN | Rumet Serhat ve Eren Baskın, 1990’ların karanlığında işlenen o cinayetleri anlatıyor
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


