Bugün yine 90’lara, ödenmemiş bedellerine, Türkiye’nin yarattığı binlerce kayıp yakınından biri olan Eren Baskın’ın tanıklıklarına çeviriyoruz yüzümüzü.
Özellikle genç okurlarımız için önce biraz ‘Abdülmecit Baskın olayı’ndan söz edelim isterim. 90’ların faili meçhul cinayetler dosyalarının simge isimlerindendi Mecit Baskın. Ankara Altındağ Nüfus Müdürü’ydü, 41 yaşında ve üç çocuk babası bir Kürt’tü.
30 Eylül 1993’te Özel Harekât polislerince makamında gözaltına alındı. Birkaç gün sonra, 3 Ekim 1993’te elleri arkadan bağlanmış, işkence görmüş ve ateşli silahla öldürülmüş olarak bulundu. Bedeni şehrin ücra bir köşesinde, Gölbaşı’nda yol kenarına atılmıştı.
Eren Baskın çocuklarının en küçüğüydü; yaşamını adalet arayışına, babasının neden öldürüldüğü sorusunun cevabını katillerinden duymaya vakfetti.
Sözü çok uzatmayayım; Kürtler üzerine büyük iddialarla konuştuğumuz, ahkâmlar kestiğimiz, çıkarımlar yaptığımız, akıllar verdiğimiz bugünlerde, Türkiye’de Kürt bir çocuk olmayı bize bir de Eren Baskın anlatsın isterim…
“Annem 33 yıldır tedirgin yaşıyor”
“Normal şartlarda bir memur çocuğu olarak doğdum. Bırakın kendimi Kürt olarak hissetmeyi, Kürtlük-Türklük bilincinin ne olduğunu bilmediğim bir yaşta babamı kaybettim. Henüz dört yaşındaydım. Ölüm, öldürme, faili meçhul gibi kelimelerle bu sebeple çok erken yaşta tanıştım. Hep kullanılan ‘Kürt çocuklar politiktir’ cümlesinin vücut bulmuş hâli gibi düşünürüm kendimi.
Babam katledildiğinde annem Raife henüz 30 yaşındaydı. Üç çocukla çok sevdiği ama yalnız olduğu bir şehirde (Ankara) kalakaldı. Ardından Yüksekova’ya ve oradan da İstanbul’a taşındık… Ailem, özellikle de annem, çok korumacı bir tavır takındı babamın ardından. Hiçbir zaman babamın katledilmesiyle ilgili bir şeyi yanımızda konuşmadılar.
Konular elbette ailede konuşulurdu; hukuki anlamda yapılması gereken her başvuru yapıldı, her kapı ortak kararla çalındı. Pek tabii karşımızda yıkılması gereken güçlü bir duvar vardı.
Üç kardeşin en küçüğü bendim. Dilek ve Melek isimli iki ablam var.
Ben, babamın öldürülmüş olması duygusunun içinde büyüdüm. Sanki günahı biz işlemişiz gibi, sanki bir canlıyı biz katletmişiz gibi hissettirildim.
Bir yandan da evde durmadan ‘Aman sus, kimseye söyleme; aman Eren, anlatma; aman Eren, sana bir şey olur’ cümleleriyle büyüdüm.
Bizler 90’lı yılların karanlık dehlizlerinde kaybettik çocukluğumuzu.
Ben ve benim gibi binlerce çocuğa bir hayat borçlu bu devlet.
Annem 33 yıldır, özellikle Ankara’ya geldiğimde, tedirgin ve korkuyor. ‘Bana bir şey olmaz, demeyin’ diyor. ‘Babanıza bunu yapanlar sizlere neler yapmaz ki’ diyor.
Çok genç yaşında devletin soğuk ve kanlı yüzüyle karşı karşıya gelmiş. Onun korkusu, çok göz önünde olursak bize de bir şey yapacakları endişesi aslında. Artık alıştı demek istesem de olmuyor. Olmayacak da… Ciddi bir travması var ve bunu yenmesi imkânsız.
Babam ailemizin gözünde bir kahramandı. Çok sevdikleri büyükleri, ailenin ilk erkek evladı, okumuş, bir yerlere gelmiş bir kişi. Babamın sorgusuz sualsiz bir gün polis yelekli kişiler tarafından kaçırılması ve katledilmesi elbette ki tüm aileyi çok korkuttu, etkiledi, yaraladı. Ama hiçbir zaman geri adım da atmadık. Yapılmasını istediğimiz tek şey ise adaletin tesisiydi."

Ankara Altındağ İlçe Nüfus Müdürü Mecit Baskın ve dört yaşındayken babası katledildikten sonra hukuk okuyan oğlu Eren Keskin
“Morgda babamı Savaş Buldan teşhis etmiş”
“Babam katledildikten hemen sonra Yüksekova’ya taşındık. Bizi Van’dan alıp Yüksekova’ya götürdüler. Yüksekova’da bahçemizin avlusunda maşerî bir kalabalık vardı. Ablam önüne almış, omuzlarıma dokunarak ilerletiyordu beni. Şaşkındık, ne olduğunu hiç anlamadım. Herkes sarılıp öpmeye başladı. Kimseyi tanımıyordum. Dedemin dizinin dibine oturttular beni. O zaman dedem söyledi bana; ‘Artık benim yanımda kalacaksın, baban gitti, bir daha gelmeyecek’ dedi. O gün anladım babamın gittiğini…
Kendimi tanımaya başlayıp bilinçli bir birey olarak hissetmeye başladığım zaman meseleyi sorgulamaya başladım. Henüz çok küçük yaşlardan bu yana hep bir ‘sebep’ aradım. Hoş, hangi sebep bir insanın katledilmesini meşru kılar bilmiyorum ama insan arıyor işte...
İlk süreçte babamın dava dosyası yıllarca Ankara Gölbaşı Savcılığı’nın tozlu raflarında bekletildi. Babam Millî İstihbarat Teşkilatı yerleşkesine 300 metre uzaklıkta katledilmişti.
Sürecin en ilginç noktalarından birisi ise, babam katledildikten sonra babamın teşhis işlemi için aileme haber veriyorlar. Tüm akraba ve dostlarımız Ankara’ya geliyor.
Amcalarım böyle bir sahneye tanıklık etmek istemiyor ama teşhis işlemi için babamın amcası Tahir Baskın, yakın dostu Nazım Han ve bir sene sonra aynı ekip tarafından katledilecek olan Savaş Buldan geliyor. Morga Savaş Buldan giriyor ve babamı o teşhis ediyor, aileme de ‘Başımız sağ olsun’ diyor ve hayat o günden sonra Baskın ailesi için başka bir hâl alıyor.”
Şükrü Ağa’nın evinde başlayan dostluk
“Babam Yüksekova’da lisenin olmadığı yıllarda okumak için Hakkâri merkezdeki akrabamız Şükrü Ağa’nın evinde kalmış. Çocuklarıyla yoldaş olmuş. Aslında babam yaşı itibarıyla Şükrü Ağa’nın en büyük oğlu Nejdet Buldan ile samimi bir dostluk kurmuş. Lakin o dönemki aile bağları çok kuvvetli olduğu için ileri dönemde Savaş Buldan ve babamın samimi bir abi-kardeş ilişkisi kurmalarına sebebiyet vermiş. Annemin anlatımlarına göre sık görüşürlermiş.
Aralarındaki bağ akrabalıktan ziyade yakın bir dost-kardeş olarak tanımlanabilirdi. Aile bireylerim Savaş Buldan’dan bahsettiklerinde gözleri dolar. Tüm aile bireylerimin çok fazla anısı vardır Savaş Buldan’la.
Amcam, Savaş Buldan’dan bahsettiğinde, şehirler arası bir yolculuğa çıkacağını söylediğinde ‘Seni tek başına göndermem’ dediğini, hatta amcamın arabasını İstanbul çıkışından Sakarya sınırlarına kadar takip ettiğini söylerdi.
Zor bir yaşamı olmuş babamın. Lisenin olmadığı bir kentten başka bir kente okumak için gitmesi. Sonrası Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi. İlk atama yeri Yüksekova’ydı. Burada iki yıl kaldı ve kadınların ortak yaşama katılabilmeleri için köy köy gezerek evlilik akdi olmayan kadınların nikâhlarını kıydı. Ardından Uludere’ye sürüldü ve oradan sırasıyla Ankara Balâ, Kazan ve nihayetinde katledileceği merkeze, Ankara’ya geldi.
Onu tanıyanlar babamı anlatmaya başladığında tanımamış olmanın burukluğunu yaşarım.”
“Bir gün babamın otopsi raporunu buldum”
“En büyük yaralarımdan biridir: Aralıklarla fotoğraf albümlerini açar, eski fotoğraflara bakardım. Yine böyle bir günde bir dosya içinde babamın otopsi raporunu buldum. Açtım ve okumaya başladım. Okuduğumda kinim ve öfkem, henüz çok genç bir yaşımda, beni etkiledi.
‘Künt ve kesici-delici alet yaralanmaları, yanık emareleri, askı ve bağlama izleri…’
Bu cümleleri hiçbir zaman aklımdan çıkarmadım.
O gün o raporu okuduğumda içimde cereyan eden kin ve öfkeyi anlatamam.
Elbette ki öldürüldüğünü, işkence edildiğini biliyordum ama yapılanları okuduktan sonraki hâletiruhiyemi anlatmak için kelime seçemiyorum. İçeriğini bilmek, yapılanları okumak, o an kendimi onun yerine koymak çok acı vericiydi.
Her zaman da aklımda bir soru kaldı: O silahı babama doğrulttuklarında acaba beni düşündü mü?”
Cevabı alınmamış bir soru: Babamı neden öldürdünüz?
“Aslına bakarsanız zaman aşımına 13 gün kala açılan davaya kadar geçen süreç ve bunu takiben 10 yılı aşkın süreyle görülen duruşmaların hepsinde tek bir beklentimiz vardı: Neden sorusunun cevabı…
En önemli sorumuz, Mecit Baskın’ın neden katledildiğidir. Bizim doğal olarak çıkarımlarımız ve bu konu için düşündüğümüz gerçekler var, evet, ama insanoğlu bu işin müsebbibinin ve düşüncesinin ne olduğunu öğrenmek istiyor: Babamı neden öldürdünüz? İşte tam olarak içimizde kalan uhde budur.
Bu sorunun cevabını katillerden alamadık. Ama biz biliyoruz ki; babam politik düşünceleri, Kürtlük bilinci ve gelecekte yaşamını siyaset alanında devam ettireceği düşüncesi yüzünden devlet kademeleri içine kümelenmiş katiller tarafından zorbalıkla gözaltına alınıp katledildi.
Onu tanıyan dostları, Ankara Siyasal’daki dönem arkadaşları ve birçok insan babamın çok etkin, çok çalışkan ve iyi bir düşünür olduğunu söylerdi.
Ben de hayatımı babamı tanımaya ve onun düşünce dünyasındaki gerçekleri başka insanların bilmesine, tanımasına ve öğrenmesine adadım.
O dönem babam, aktif olarak çalışmaya başlayan ve yönetim kadrosunda Orhan Doğan, Tarık Ziya Ekinci, Medet Serhat ve birçok Kürt aydının bulunduğu ‘Kürt Ulusal Birliği İnisiyatifi’nde görev yapmaktaymış. Yakın süreçteki seçimler için çalışmalar yapıyorlarmış.
Ailemin gözünde babam, ‘aydın kişilik’ cümlesinin vücut bulmuş hâlidir. Babamı anlatırken gözlerinin içi gülen insanlar tanıdım. Bu da ne kadar sevildiğinin en büyük kanıtıydı…”
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitiren Mecit Baskın
“Ayhan Çarkın itiraf etti ama yine de tüm sanıklar beraat etti”
“Gözaltına alınarak katledilen Yusuf Ekinci’nin oğlu Sertaç Ekinci, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı makamına verdiği yazılı dilekçesinde, Ayhan Çarkın isimli eski Özel Harekât polisinin medyaya yansıyan röportajlarında birçok faili meçhul cinayet işlediklerini, Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki operasyonlarda halka zulmettiklerini söylediği görüntülerle birlikte bir başvuru yaptı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddiaları gerçekçi bulduktan sonra bir operasyonla Ayhan Çarkın’ı gözaltına aldı. İlk anlattığı cinayet ise babam Abdülmecit Baskın cinayetiydi.
Böylelikle olay yerinin Ankara olması sebebiyle dosya Ankara’ya gönderildi.
Bu dosyanın, bana göre, sadece Ayhan Çarkın’ın ifadelerine dayandırılması yanlıştır. Dosya kapsamında kayıp silahların durumu, Millî Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar, birçok siyasinin vermiş olduğu ifadeler, Meclis raporları ve birçok gerekçe, bu cinayetin, devlet içinde kendilerine bir konfor alanı yaratıp ana teması aslında para olan bir örgüt kuran ve bunu milliyetçi bir oluşum mantığıyla servis eden ekibin işi olduğunu ortaya seriyordu.
İşaret edilen bu ekibin başında dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İçişleri bakanları Mehmet Ağar, Nahit Menteşe, bazı MİT ve Özel Harekât Daire Başkanlığı’ndan kişiler vardı.
Benim için önemli bir ayrıntı ise, Ayhan Çarkın’ın verdiği ayrıntılı ifadede babamın katledilme olayıyla ilgili tüm söylemlerinin gerçekle örtüşmesiydi. Babamın yüzünden ve karnından vurulduğunu, iki briketin üstüne oturtulduğunu, vurulduktan sonra sağ tarafına düştüğünü, babamın siyah bir pardösü giydiğini anlattı. Bu anlatıların hepsinin doğru olması sebebiyle hazırlık aşamasındaki dosyaya savcı şöyle bir ibare ekledi:
‘Sanık anlatımları, olay yeri inceleme raporu, delil durumu, görseller ve otopsi raporuyla birebir örtüşmektedir.’
Yani böylelikle bu cinayetin o ekip tarafından işlendiği sabitti. Ama gelinen süreçte maalesef tüm sanıklar beraat kararıyla ödüllendirildi.
Babamın görevi sebebiyle kaçırılmış ve katledilmiş olabileceğine dair de bazı söylemler oldu, lakin hiçbir duruşmada sanıklar suçlarını kabul etmedikleri için bu tarzda bir söylemi destekleyecek veya çürütecek bir gelişme de yaşanmadı. Ayhan Çarkın ifadesinde, ‘Biz onu gözaltına alacaktık, sebebini bilmiyordum, nazik bir insandı. Emniyet’e gideceğiz dediğimde ‘Hay hay’ dedi. Onu Ziya Bandırmalıoğlu ve Ayhan Özkan’ın olduğu araca bindirdik ve gittiler… Emniyet’e gittiğimde Korkut Eken ve İbrahim Şahin bana Mecit Baskın’ı emniyete getirmediklerini, çağrı cihazından haberleşmeleri gerektiğini ve ekibin yanına gitmelerini emrettiklerini söylediler. Gittiğimde aracı park ettiğim anda silah sesi duydum, hızlıca yanlarına geçtim, Ziya’nın namlusundan duman çıkıyordu’ dedi. Bunun üzerine kavga ettiklerini, babam için ‘Bu adam memurdu’ dediğini anlattı. Tabii suçlarını inkâr ettikleri için onlar da söylem olarak kaldı…
Çok net bir şekilde söylüyorum: Tansu Çiller ve Mehmet Ağar’ı yargılayacak herhangi bir güç yoktur. Çünkü şu anki iktidarın güç aldığı zemini yaratan kişilerdir. Benim duygu dünyamda, bana göre çok ama çok basit insanlardır. O korku iklimini insanlara empoze etmeyi başarmışlar ama bu benim ve ailemin nezdinde böyle değil. Büyük devletler içlerindeki bu kan emicileri barındırmazlar. Bakın, Arjantin’de tam 36 yıl sonra darbeci generallerin tümü müebbet hapis cezası aldılar. Öyle veya böyle irinlerini temizlediler.
Faili meçhul cinayetler davasında kontrol hep bu cenahın elindeydi. Davaları sürüncemede bırakarak davayı zaman aşımına götürdüler ve beraat kararlarıyla ödüllendirildiler.
Onlarca hâkim, savcı değişti. Her gelen diğerini arattı. Bu ülkede hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku geçerlidir."
Babası için adalet arayışında son olarak üç yıl önce anayasa Mahkemesi’ne başvuran Eren Baskın
“40 yaşıma gireceğim, babamın öldüğü yaştan sadece bir eksik”
“Elbette her Kürt çocuğu bir yerinden yara almış oluyor. Babası, annesi, akrabası veya sevdiği biri mutlak suretle o karanlık zihniyetin mağduru olmuştur… Böylelikle bu politik bilinçle büyüyor ve bu kötülüklere karşı refleks geliştiriyoruz.
Küçük yaşlardayken dünyanın en büyük acısı benim sanırdım. Babasının akıbetini soran bir Kürt çocuğunun hikâyesiydim... Sonra Cumartesi Anneleri ile tanıştım ve benim gibi binlerce çocuğun varlığından haberdar oldum. Hayatım ve hayata bakış açım çok değişti. Binlerce hikâye dinledim. Hepsi bana benziyordu. Kimi annesi, kimi babası, kimi kardeşi, kimi eşi… Hikâyeler ise hep aynı.
Mücadeleyi yükselttim. Uzun bir süre Mecit Baskın adı çok bilinmese de bugün Türkiye’de Mecit Baskın ismi, faili meçhul cinayet tanımıyla birlikte gelir.
Bizim mücadelemiz hiçbir zaman bitmeyecek. Bu ülkede insan haklarını, insanlık onurunu yerlerde sürükleyen her kim olursa olsun karşısında durmaya devam edeceğiz.
40 yaşıma gireceğim yakında, babamın öldüğü yaştan sadece bir eksik…
Bütün hayatım boyunca 41 yaşına girdiğimde hayatımın nasıl gelip geçtiğini sorgulamak üzere kurguladım.
O, 41 yaşında katledilmeden önce neler yaşadı, neler yaptı, hepimiz biliyoruz; peki ya ben neredeyim, ben neler yapmışım?
Bu hayattaki en önemli duruşum budur. 41 yaşına geldiğimde, onunla hiç anı biriktirmemiş bir birey olarak, ona layık oldum mu, olabildim mi? Savunduğum doğruları o da savunur muydu?
İşte tam da bu şiar ile hayatımı yaşamaya çalışıyorum.
Sevdiğim bir kayıp yakını, abluka altındaki Cumartesi Anneleri müdahalesinde şöyle bağırmıştı: ‘Verin babamın mezarını, gidip evimde oturayım!’
Bazı kelimeler, bazı cümleler hayatımıza yön veriyor; kimse karda kışta, yazın kuraklığında sokaklarda sevdiklerinin fotoğrafını kaldırıp haykırmak istemez.
İnsani yaşam, hukuki zemindeki taleplerimiz meşrudur. Bunlar yerine getirildikten sonraki tek talebimiz bir daha başkasının benzer acıları yaşamaması için mücadele etmek olacaktır.
İstendiği zaman her şey çözülür aslında, yeter ki devlet o iradeyi göstersin.
Açıkçası ben bir özür bekliyorum…
Kabul et ve özür dile… Bu kadar basit…”
“Hâkimin yüzüme bakarak ‘Elde delil yok, beraat’ demesini unutamadım”
“Kurulan Millî Birlik ve Kardeşlik Komisyonu ile Cumartesi Anneleri bir görüşme yaptı. Bu görüşmenin temasında, bu sürecin uygun ve düzgün bir biçimde yürüyebilmesi için gerekli olanın öncelikle bir ‘yüzleşme’ olduğunu ilettiler ve gerekli her şeyi yazılı olarak bildirdiler, ama sonuç bildirgesinde bu talepler karşılık bulmadı.
Daha geniş kitlelere ulaşmak için mutlak suretle toplumun tüm kesimlerinin içini rahat ettirecek kararların alınması gerekiyor.
‘Onurlu bir barışın varlığından bahsedeceksek öncelikle bu karanlık dehlizleri oluşturan güruhu adil bir yargı önünde yargılayıp ceza almalarını sağlayın ve ailelerden özür dileyin.’
Ondan sonra ben bir kayıp yakını olarak, aslında şu an yaptığım gibi, sürecin en yılmaz savunucularından biri olayım…
Adalet Bakanı Akın Gürlek, son katıldığı televizyon programında, 30 yıllık zaman aşımına uğramış dosyaları oluşturulan faili meçhul cinayetleri, araştırma dairesi olarak ele almayacaklarını açık bir biçimde söyledi. Biz bu kararın tekrar gözden geçirilmesi ve bu davaların tekrar görülmesi için ilgili daireye başvuru hazırlığındayız.
En büyük isteğimiz bir gün Mehmet Ağar ve avanelerinin düzgün bir biçimde yargılanmalarıdır. Bu gerçekleşebilir mi, bilmiyorum. Çünkü karar duruşmasında hâkimin yüzüme bakarak ‘Elde delil yok, beraat’ demesini, diyebilmesini de hiçbir zaman unutmadım. O ses, o hâkimin sesi değil, sanki Mehmet Ağar’ın sesiydi. O sesi bastırmak için yaşamım boyunca mücadele ettim, etmeye de devam edeceğim.
Dosyamız Yargıtay’da zaman aşımı sebebiyle düşürüldükten sonra Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yaptık. Üç yıldır sonuçlanmasını bekliyoruz.”


