“Süreç başarıyla sonuçlanır ve Öcalan’dan çağrı gelirse Mahmur halkının tamamı geri dönmeyi bekliyor”

“Süreç başarıyla sonuçlanır ve Öcalan’dan çağrı gelirse Mahmur halkının tamamı geri dönmeyi bekliyor”

28 yıldır Mahmur Kampı’nda yaşayan Keser Buldan anlatıyor: 1994’te amcam Savaş Buldan, iki arkadaşıyla birlikte kaçırılarak öldürüldü. Bu olaydan sonra üzerimizdeki baskı da gittikçe arttı… Mahmur’da sınıflarımız çadırlardan oluşuyordu. Bir kalemi üç parçaya bölerek kullanıyorduk. Derslerimizi üzerine yazdığımız sadece bir kâğıdımız vardı, üzerini silip tekrar kullanıyorduk. Her gün aynı kıyafetlerle okula gidiyorduk. Ama eğitimden vazgeçmedik. 1995’te Kıyamet Vadisi’nde başlayan mültecilik hikâyemiz bugün Mahmur’da devam ediyor

“Süreç başarıyla sonuçlanır ve Öcalan’dan çağrı gelirse Mahmur halkının tamamı geri dönmeyi bekliyor”
Keser Buldan

Çarşamba yazısında duyurduğumuz üzere bugün de Mahmur’u dinlemeye devam ediyoruz…

Şimdi başka bir hayatı, Keser Buldan’ı tanıyacağız beraber.

Keser, 1988 doğumlu bir gazeteci. Kürt meselesinde Türkiye’nin karanlık yıllarının en önemli dönemeçlerinden biri olan “öldürülen Kürt iş adamları”ndan birinin, Savaş Buldan’ın yeğeni. Hâlen TBMM Başkanvekili ve DEM Parti İmralı Heyeti üyesi olan Pervin Buldan’ın eşi Savaş Buldan’ın öldürülmesi ve sadece bir ölümün bir aile üzerinde yarattığı zorunlu seçimleri, sonuçları sorgulamak açısından da kıymetli tanıklıkları...

Keser, 28 yıldır Mahmur’da yaşıyor… 10 yaşında, zor koşullarda, o korkuyu hissederek ailesi ile beraber ülkesinden göç etmek durumunda kalmış. Türkiye’nin karanlık yıllarında, 90’larda, Kürt sorununun göbeğinde geçen bir çocukluk.

Bu insanlar nasıl bunca badireyi atlattılar, nasıl bu derece direngen oldular, nasıl hâlâ lidere sadakatte ısrarcılar sorusunu tekrardan her yönüyle sorduran ve cevaplarını da veren türde bir yaşam.

Korkunç şeyler görmüş, yaşamış, korkuyu hissetmiş, sonra bir bir sevenleri ölmüş, öldürülmüş çocuklarla da barışacak olduğumuzu, bu sürecin diğer tarafının da onlar olduğunu bizlere yeniden hatırlatan bir söyleşi olduğu kanaatindeyim.Sözü kendisine bırakıyor, aktardıklarını özetleyerek paylaşıyorum. 

“Amcam Savaş Buldan öldürüldükten sonra gitmek zorunda kaldık” 

“Mahmur’da kalan diğer ailelerden farklı değil bizim de mültecilik hikâyemiz. Saldırılar, talan, tutuklanmalar, öldürülmeler, köy yakmalar üst seviyeye çıkmıştı… Aynı dönemlerde koruculuk sistemi de gelişmişti.  
Ailemiz de bu saldırı ve baskılardan payını alan ailelerdendi. 1988’de koruculuk sisteminin dayatılması ve köylerin zorunlu bir şekilde boşaltılması sonucu mecburen şehirlere yöneldik. Ailem yurtseverlikleri ile tanınan bir aileydi. Bu nedenle sürekli hedeftik.  

1994’te amcam Savaş Buldan, iki arkadaşıyla birlikte kaçırılarak öldürüldü. Bu olaydan sonra üzerimizdeki baskı da gittikçe arttı. Bunun sonucunda ailemizin bir kısmı yönünü Güney Kürdistan’a çevirdi, bir kısmı ise Avrupa’ya.
1995’te babam da gözaltına alındı. Ancak hastanede askerlerin elinden kaçtı ve Güney Kürdistan’a geçti. Babam kaçınca askerler bizleri rehin aldı. ‘Babanız teslim olana dek rehinesiniz’ dediler. Sonrasında birileri kefil olup bizi serbest bıraktırmışlar.

Küçücük çocuğuz tabii… Birkaç gün sonra bizler de Güney Kürdistan’a geçtik.

İlk kampımız Geliyê Qiyametê (Kıyamet Vadisi) idi. 1995’te Kıyamet Vadisi’nde başlayan mültecilik hikâyemiz bugün Mahmur’da devam ediyor.” 

“Çocukluğumuz mültecilik hikâyemizle geçti, büyük bir öfkeyle büyüdüm” 

“Ailemiz Yüksekova’nın Oremar ile Buryê köylerinde yaşıyordu. Başta da ifade ettiğim gibi bizim mültecilik hikâyemiz, devletin köyleri yakma politikalarıyla başladı. Özellikle devletin ailemiz üzerindeki baskıları arttıktan ve amcam Savaş Buldan katledildikten sonra, bölgedeki her Kürt gibi biz de mülteci olmak zorunda kaldık. Ardından birçok kamp değiştirdikten sonra Mahmur’a yerleştik.

Mahmur’a geldiğimizde henüz 10 yaşındaydım. Ailem mülteci olmamızın nedenlerini bize anlatmıştı. Köyler boşaltıldı, birçok kişi kaçırıldı ve öldürüldü. Biz de ülkemizden ayrılmak ve mülteci olmak zorunda kaldık. Sadece şunu söyleyebilirim: Çocukluğumuz mültecilik hikâyemizle geçti ve bu hikâye hâlâ devam ediyor.
Ailemiz bölgede Kürtlüğüyle tanınan ailelerden biriydi. Bu nedenle ailemin ve Kürt halkının yaşadığı şeyler bizi, ülkemize ve halkımıza sahip çıkacak, toplumumuzun kültürel değerlerini, dilini ve kimliğini koruyacak bir noktaya getirdi.
O dönemde çok şey yaşamış olduğum için kendimi normal, sıradan bir çocuk olarak görmüyordum. Devletin uygulamaları içimde büyük bir öfkeye neden olmuştu. Büyük bir öfkeyle büyüdüm.

Gerçekten de mülteciliğin ilk dönemlerinde Mahmur’da yaşam çok zordu.  
O dönemde kampımızı kurduğumuz yerde sadece akrepler yaşabiliyordu. Burası çöl bir alandı ve orada yaşamak çok zordu. Herkes bulunduğu yerde kendi naylon çadırını kurdu. Su yoktu, yiyecek yoktu.
Onlarca çocuk susuzluk ve zor koşullar nedeniyle yaşamını yitirdi. O dönemde henüz küçüktük ama hayata dair düşüncelerimiz ve kavrayışımız küçük değildi. Çocukluğumuzun tadını çıkaramadık. Sadece mülteciliği ve saldırıları gördük…

Yüksekova’dan ayrıldığımızda henüz bazı şeylerin farkında değildim. Sadece Kürt olduğumu biliyordum. Ama Kürtlerin başına neler geldiğini, köylerimizin nasıl yakıldığını, nasıl öldürüldüğümüzü ve neden ülkemizden ayrılmak zorunda kaldığımızı Mahmur’da öğrendim.” 

“Sınıflarımız çadırdaydı, bir kalemi üçe bölerek kullanıyorduk, ama eğitimden hiçbir zaman vazgeçmedik” 

“Yüksekova’da bir çocuk kendi ana dilinde eğitim alamıyor. Biz ise Mahmur’da 1994 yılından bu yana ana dilimizde eğitim görüyoruz. Tüm zor koşullara rağmen eğitimden hiçbir zaman vazgeçmedik.
Yüksekova’daki çocuklar devletin baskısı altında yaşarken, Mahmur’daki çocuklar birçok düşmanla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle Mahmur’daki çocuklar yüksek bir Kürt bilinciyle yetişti.

Buna karşılık Yüksekova’daki çocuklar sistemin eğitiminden geçiyor ve aynı zamanda devletin hem kültürel alanda hem de ana dilleri konusunda asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kalıyor.

Eğitimimizi çok zor koşullar altında sürdürdük. Sınıflarımız çadırlardan oluşuyordu. Bir kalemi üç parçaya bölerek kullanıyorduk. Sadece bir kâğıdımız vardı. Derslerimizi onun üzerine yazıyor, okuyup sonra o kâğıdı silgiyle siliyor ve ertesi günkü ders için aynı kâğıdı yeniden kullanıyorduk. Her gün aynı kıyafetlerle okula gidiyorduk.

Tüm bu zorlukların içerisinde ne başımızı eğdik ne de kendimizi başkasına muhtaç ettik. Her şeyi kendi imkânlarımızla ve komünal yaşam biçimimizle gerçekleştirdik. Okullarımız Kürtçe ve Mahmur’da yaşam normal seyrinde devam ediyor.  

Örgütlü olduğumuz için kamp içerisinde büyük toplumsal sorunlarla karşılaşmıyoruz. Okul, belediye, meclis, kültür kurumları, hastane ve benzeri kurumlarımız var. Bu şekilde, tüm zor koşullara rağmen Mahmur halkı kendi gücüyle ayakta kaldı. Yaşadıklarına bakınca, Mahmur’un bir direniş kalesi olduğunu söyleyebilirim.

Şu anda Mahmur’un nüfusu yaklaşık 10 bin kişi. Şimdiki dönem teknoloji çağı. Teknoloji ve kapitalist modernite dünyayı bir örümcek ağı gibi kuşatmış durumda. Mahmur’da da televizyon ve sosyal medya herkes için kolay ulaşılabilir araçlar hâline geldi. Ancak Mahmur’daki komünal yaşam tarzı bunun yük hâline gelmesine izin vermiyor.

Ayrıca Mahmur’da çok sayıda eğitim kursu bulunuyor. Çocukların büyük bölümü saz ve gitar çalmayı, ayrıca fotoğrafçılığı öğreniyor. Bu da teknolojinin Mahmur’daki çocukların yaşamı üzerinde ağır bir etki yaratmadığını gösteriyor. Bu nedenle gözlemlerim çok farklı. Yıllarca örgütlü bir halkın içerisinde yaşadığım için dışarıdaki yaşama hiçbir zaman önem vermedim. Kendi yaşamımı da hiçbir zaman onun ölçütlerine göre şekillendirmedim. Benim tek hayalim Kürt halkının kendi topraklarında özgür bir şekilde yaşadığını görmek.” 

“Mahmur’un geri dönüşünü sadece Öcalan sağlayabilir” 

“Başlangıçta barış süreci konusunda çok umutlu değildik doğrusu. Ancak Kürt halk önderi Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmenin ardından umutlarımız yeniden yeşerdi. Barış ve süreç konusunda her zamankinden daha umutluyum şimdi ve bu barış gerçekleşecek, inanıyorum.

Geri dönüş konusunda bizim ilk garantörümüz sayın Abdullah Öcalan’dır… Onlarca sivilin öldüğü saldırılara rağmen kamp dağılmadı; bunların karşısında güçlü bir şekilde durdu ve hiçbir zaman başını eğmedi. Şimdi bir barış süreci başlatıldı. ‘Onları kandırabiliriz ve bu şekilde geri döndürebiliriz’ siyaseti hiçbir sonuç vermez. Bu nedenle bu kampın geri dönüşünü yalnızca Sayın Abdullah Öcalan sağlayabilir.

Evet, Mahmur’u evim olarak görüyorum ama bir gün oradan ayrılacağımı ve Mahmur’u geride bırakacağımı da biliyorum. Yıllarca Mahmur’a emek verdik. Çocukluğumuz Mahmur’da geçti. Orada en değerli insanlarımızı, hayatımızı birlikte paylaştığımız insanları kaybettik. Bu nedenle Mahmur’u evimiz olarak görüyoruz.

Mahmur’un sokaklarında, çocukluğumuzda bize en yakın olan ve en çok sevdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz çok sayıda anımız var. Çocukluğumuzun en zor günlerini de Mahmur’da geçirdik.

Süreç başarıyla sonuçlanırsa ben de geri döneceğim. Mahmur halkının tamamı geri dönmeyi bekliyor. Ancak sayın Abdullah Öcalan’dan doğrudan bir çağrı gelmeden bu dönüş gerçekleşmeyecek. Mahmur halkının tamamı bu konuda hemfikir.

Mahmur halkı her zaman şunu söylüyor: Önderimiz çağrı yapmadığı sürece Mahmur’dan çıkmayacağız.”


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler