Yas evlerindeki anneler anlatıyor: Sadece Kürt anneleri değil, asker annesi, polis annesi de bir daha bu acıları yaşamasın, çocuklarımızı kaybettik ama barış istiyoruz

Yas evlerindeki anneler anlatıyor: Sadece Kürt anneleri değil, asker annesi, polis annesi de bir daha bu acıları yaşamasın, çocuklarımızı kaybettik ama barış istiyoruz

Yas evlerinde, çocuklarını kaybeden anneleri dinliyorum: Evet bir yasa çıktı ama yetersiz. Artık kimsenin ölmesini istemiyorum, ne Türk ne Kürt… Oğlum 10 yaşında gözaltına alındı, tepki olarak 12 yaşında gitti felç oldum, şimdi haberi geldi yıkıldım. Çocuğumu kaybettim ama barış istiyorum, cezaevlerinin kapıları açılsın istiyorum. Türk çocukların da ölmesini istemiyoruz. Bu iş en çok iki tarafın da analarını yıktı. Medya, anneleri duyguda barıştırabilir. Taziyelerimize AK Parti, Yeni Parti, MHP vs. birileri gelse, acılarımızı görse memnun olurduk…

Yas evlerindeki anneler anlatıyor: Sadece Kürt anneleri değil, asker annesi, polis annesi de bir daha bu acıları yaşamasın, çocuklarımızı kaybettik ama barış istiyoruz
Hatice Ölmez (sağda) ve Tuğçe Tatari

Şırnak / Cizre

Şimdilerde tüm Türkiye’nin gündemi barış süreci, çerçeve yasa ve yasal düzenlemeyle  oluşacak geri dönüşler…
Fakat şu anda Kürt illerinin tamamında büyük bir yas tutulmakta ve batıda bu yasları duyan da gören de pek yok.
Örgütün kendini feshetmesi ve geri dönüşler yönünde çalışmaların başlamasıyla 2015-2026 arasında yaşanan ölümler de açıklandı. Hâliyle birçok eve ateş düştü. Bu süreçte oğlunu-kızını bekleyenler hayal kırıklığı ve acıyı bir arada yaşadı. Kentlere büyük taziye çadırları kuruldu, evler yas evine dönüştü.

Hükümete yakın birkaç tanınmış ismin bu yaşanan süreci ‘tahrik’ olarak adlandırması, engellenmesini talep etmesi dışında da konuya pek ilgi gösteren kimse olmadı.
Oysa bu sürecin yazısını, kitabını yazacak, bestesini yapacak, anatomisini çıkartacaklar bu yas evlerini görmeden eksik kalacaklardı.
Kürtler, bu siyasal dönemeci de tıpkı her acı döneminde yaptıkları gibi, kendilerine özgü gelenek ve ritüellerle unutulmamak üzere tarihe not düşüyorlar.

Fakat batıya dönüp bakınca iki ayrı ülke, iki ayrı gündem var adeta.
Daha önceki sürecin bozulmasının bedeli en ağır Şırnak ve Cizre’de yaşandı diyoruz ya hep. Hâliyle o dönem dağa gidenlerin sayısı da aynı oranda artış göstermiş. Ve şimdi ölüm haberi gelenlerin neredeyse tamamı o sürecin katılımları.
Yani bir barış sürecinin bozulmasının bedeli, bölgeye gidenin yüzüne tüm gerçekliğiyle çarpıyor.

Ben de Şırnak ve Cizre’ye gidip bu yas evlerini, taziye çadırlarını ziyaret ettim.

“Cizre’de bile barış isteniyorsa gerisi teferruattır” sözü zihnimde döndü dolaştı tüm çalışma boyunca. Sosyal medyada yazılanlar, ortaya atılan tezler, barış karşıtları, süreci eleştirenler hepsi önemini yitirdi benim için.

Konuk olduğum evlerde sohbet ettiğim acılı annelerin derin iç çekişleri, göz yaşları, uzun sessizliklerinin ağırlığı altında ezildim… Bir Türk olarak benim oraya gelişimi anlama çabası, daha önce dost bir Türk ile hayatı boyunca karşılaşmamış olanlar, güvenip kapısını açmak istemeyenler, oradaki yas evlerine giden tek Türk gazeteci olmam vesilesiyle çok sarılanlar, öpenler, dua edenler… Onların acılarını da yüreğimde getirdim İstanbul’a… Ve bu meseledeki kayıtsızlık tutumunun tüm utancını omuzlarımda taşıyarak yürüdüm o sokaklarda.

Bu sürecin fotoğrafını çeken her siyasetçi, gazeteci, aydın, yorumcu artık her kim ise; o yas evleri ile yüzleşmeden bunu yapabileceğini sanıyorsa yanılıyor. Kürt illeri Türkiye’nin bir parçası ise şayet, o hâlde tüm Türkiye’nin kalbi bu acılı süreçte onlarla beraber atmalıdır diyorum.

Bu, ülke için de bir şanstır aynı zamanda. Bir taziye, bir el tutma, bir “acını anlıyorum” deme fırsatıdır. Türkü de Kürdü de kardeş kılmanın fırsatıdır bu dönem.

Barışı inşa etmenin en büyük yollarından biridir o yas evlerinin kapısını çalmak, haberini yapmak, kendi acılarımızla beraber onların da acılarına saygı duymak. Elbette yıllar süren çatışmalarda hayatını kaybeden asker ailelerinin acısını da ayırt etmeden.

1000’e yakın ölüm haberinin belki de sadece yarısı açıklandı henüz. Daha da il il açıklanmaya devam edecek.
Çoğu Türkçe bilmeyen “Barış Anneleri” bu süreçte sadece barış kelimesini Türkçe söylüyor, bunu da Türkler anlasın diye tercih ettiklerini anlatıyorlar. Ve tüm acılarına rağmen hep bir ağızdan barış istiyorlar.

“Oğlumun da adı açıklanınca paramparça oldum, her şeye rağmen o barışı isteriz”

Anne Hatice Ölmez anlatıyor:

“Barış süreci bozulduğunda burada çok kötü zamanlar yaşadık, bodrumlarda insanlar yakıldı. Sizler televizyonlarda izlediniz ama bizler bizzat içinde yaşadık.
Çok etkilendi yaşananlardan Azad, 17 yaşındaydı gittiğinde… En büyük oğlumdu giden, beş  erkek evladım daha var. Biri daha gidecek diye çok korktum, hep peşlerindeydim. Çok daha fazla ilgilenmeye çalışıyordum, anlamaya çalışıyordum. Onları da kaybedeceğim korkusuyla yaşadım.

Son günlerde geri dönüşler konuşulmaya başlandı, yasa çıktı ben de diyordum oğlum gelecek. Sonra açıklanan isimler arasında oğlumun da olduğunu öğrenince paramparça oldum. Hayallerim vardı, umudum vardı. Oğlumun boynuna sarılacağımı düşünüyordum. Tarifi olmayan bir acı bu.

10 yıl önce gitmişti, gideceğinden haberim yoktu. Sokağa çıkma yasakları sırasındaydı, 'Bir arkadaşıma gideceğim, yemeğe gelirim' dedi; çıkış o çıkış, bir daha gelmedi.
Bir-iki ay sonra katılım gerçekleştirdiğini öğrendik. 10 yıl boyunca hiç haber alamadık, bizi aramadı, iletişim kurmadı. 10 yılı merakla, endişeyle, herkesten bir bilgi, bir haber alabilme telaşesi ile geçirdim. Hep bir haber bekledim iyi olduğuna, yaşadığına dair.

Bir önceki barış süreci o şekilde bitmeseydi, oğlum hâlâ evde ve sağ olacaktı. Biz intikam istemiyoruz, barış istiyoruz, hep de böyle oldu. İdeolojimiz, yurt severliğimiz, kültürümüz de zaten bunu gerektirir.”

“Batıdaki annelere de saygı duyulur burada, onların da kayıpları var; medya anneleri duyguda buluşturabilir”

“Taziye çadırlarını, kalabalığı gördünüz; herkes birlik, beraberlik, bütünlük içindedir buralarda ve barış ister, kan akmasın artık ister. Kimse evladının intikamının alınması gibi duygulara girmez.

Buradaki annelerle batıdaki anneler farklıdır. Burada evladını kaybeden anne 'Ben barış istiyorum, artık bu savaş bitsin' derken batıdaki anneler bunu diyemiyor. Nasıl onlarla barışabiliriz ki gibi sitemleri, isyanları var. Biz de böyle bir duygu, düşünce yoktur. Zonguldak’taki işçilere yönelik saldırılara da baksanız, birbirimize ne kadar farklı yaklaştığımızı görürsünüz.

Aslında acı aynı acı, evlat acısıdır sonuçta tüm anneler aynı şekilde acıyı hisseder; ama burada bizler her şeye rağmen o barışı isteriz bekleriz. Batıda ise bitmeyen bir öfke ve intikam duygusu var.

Biz barışı istiyoruz, her şeyin normalleşmesini istiyoruz. Buradaki annenin içindeki sızıyı batıdaki anne hissedemiyor, ona ulaşmıyor bu duygu. Bunu ancak medya sağlayabilir. Anneleri duyguda buluşturabilir.

Burada hiçbir anne bulamazsınız benim evladım gitti, benim için tek önemli olan odur diyen. Batıdaki annelere de saygı duyulur burada. Onların da kayıpları vardır.

Barış sürecinin devrilmesiyle çok kötü şeyler yaşadık, maddi manevi zararlarımız çok büyüktü. Evler yıkıldı, eşyalarımız hunharca yakıldı, erzaklarımız döküldü, değerli eşyalarımız alındı. Diğer yandan gözlerimizin önünde ölenler, çığlıklar, feryatlar, yaralılar. Bu yaşananları herkes kaldıramaz. Oğlum da kaldıramadı, boyun eğemedi, seyirci kalamadı. Kendini halkı için feda etti. Yurtsever bir aileyiz, gitmesini, nedenlerini anladık ama çok üzüldük elbette. Hiçbir anne istemez evladı gitsin ama gittikten sonra da arkasında durur, saygı duyar.”

“Taziyelerimize AK Parti, Yeni Parti, MHP vs. gelse memnun olurduk”

“Taziyelerimize Türkler, solcular, siyasetçiler de katılsın isterdik. Ama gelen olmadı. Gelseler barış büyük bir yol alırdı aslında. Acılarımızın görülmesi bizi de mutlu ederdi. AK Parti, Yeni Parti, MHP vs. birileri gelseydi memnun olurduk.

Maçlarda yaşanan Kürt halkına yönelik hakaretleri duyuyoruz tam da taziyelerimiz esnasında, otobüsün içinde o adamın sözleri mesela… Biz kardeşiz, farkımız yok diye bakarken, ülkemizle, bayrağımızla, devletimizle hiçbir sorunumuz yoktur derken bunların yaşanması ağrımıza gidiyor. Kürt ismi dahi geçtiğinde bir saldırganlık oluşuyor.  Süreci destekliyoruz, barışı koşulsuz şartsız sahipleniyoruz.

Bizim taziye çadırlarımıza müdahale edilmemesi, izin verilmesi bizler için bir şeylerin değişmekte olduğunun da göstergesi oldu. Sinevizyondan Murat Karayılan’ın açıklamasının yayımlanması bizim için, Cizre için çok büyük bir şeydi. Bizim düğünlerimize bile müdahale edilirken taziye çadırlarına izin verilmesi büyük bir gelişmedir.”

DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ve DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal Aslan’ın da ziyaret ettiği taziye evi

“Bir oğlum ve bir kızım 14 yaşında örgüte katıldı, ikisi de 18 yaşında vefat etti”

Anne Hatice Durmuş’un en büyük oğlu Cizre Belediye Başkanı Abdurrahim Durmuş.
Röportajda tercüman olarak o da yanımızdaydı. İki kardeşi farklı dönemlerde örgüte katılmış, ve ölüm haberleri gelmiş.

Şimdi söz anne Hatice Durmuş’ta:

“Biz kendimizi bildik bileli devletten çok çektik. Çok eskiye kadar gitmeyelim ama 94’te köyümüz yakıldı. Cizre’ye geldik. 15 aile aynı evde yaşadık bir süre. Hep köye özlem ile yaşadık. Hâlâ yasak köyümüze girmek.

Sonuçta çok acılar çektik, sürgün hayatı yaşadık. Kayıplar yaşadık, çocuklarımı da kaybettim. Şimdi bir barış süreci, deniyor peki bu sürecin getirisi ne olacak? Bu acıları boşuna mı yaşadık, yoksa adalet gerçekten sağlanacak mı, Kürtler eşit vatandaşlık haklarına ulaşabilecek mi? Yaşananların hesabı sorulacak mı?
Bizim tek istediğimiz bu, dilimizi rahat konuşabilecek miyiz?
Bunlar olmazsa tüm çektiklerimiz boşuna yaşanmış olacak.

Büyük oğlum Abdurrahim, bir sınıf arkadaşının panzerle ezilip öldürülmesi ve cenazesinde yaşananlara verdiği tepki (taş atan çocuklardan biri olduğu için) nedeniyle 16 yaşında cezaevine girdi. Küçük oğlum Mehmet Halil abisinin durumuna tepki olarak katılım sağladı. Yaşı da küçüktü, abisine yapılanlara öfke ile gitti. 2015’te hayatını kaybetti.
Küçük kızım Emine ise 2014 yılında Gabar festivaline beraber gidiyoruz ve orada ortadan kayboldu, sonra katılım sağladığını öğrendik.
Kızım evin en küçüğüydü.
İkisi de farklı dönemlerde katıldı ama ikisi de 14 yaşında katılım sağladı ikisi de 18 yaşında vefat etti.
Küçük yaşta katılımlar burada toplumsal bir gerçekliktir. Cizre’de kapısını çalacağınız her evde bir kayıp vardır.  Çocuklar burada bu konuların içinde büyür. Politikleşme burada çok küçük yaşta gerçekleşir.

Panzerlerin geçişi çocuklarda direkt taşlama iç güdüsüne neden olur, çünkü o panzerler muhakkak bir sevdiklerine zarar vermiştir, ölümüne neden olmuştur ve onlar da şahit olmuştur bu duruma.

Tabii son on yılda şiddet oranı o kadar arttı ki artık ‘taş atan çocuklar’ da kalmadı. Taş atana direkt kurşun sıktılar çünkü.
Burada aileler yurtseverdir. O sebeple çocukların küçük yaşta da olsa katılım yaşı burada bir mesele değildir. Katılım gerçekleştikten sonra aileler sadece haber beklemeye başlar, katılıma saygı duyar.

Oğlumun haberi 2015’ten önce gelmişti… Ama bu süreçte, yasa sonrası geri geleceklerin arasında kızımın da olacağını düşünüyordum. Bu kötü haberi beklemiyordum.
Bu çocuklar burada kendilerine uygulanan şiddet yüzünden gitti.
Ev baskınları, dayaklar, kış soğuğunda bizleri evin dışına atarak bekletmeleri, giden çocukların ardından evlere ailelere yapılan zulümler nedeniyle de başkaları gitti. Kayıplarımızı ‘şehit’ olarak anmamız bile dayak, işkence sebebi oldu.

Bizleri Diyarbakır Anneleri’nden olmaya zorluyorlardı, 'Pişmanız, deyin' diyorlardı. Reddedince de baskı artıyordu. Baskılar da çocuklarımızı katılıma yönlendiriyordu. Bu bir döngüdür. Zulüm arttıkça tepki olarak katılan da artar.”


Hatice Durmuş (ortada), tercümanlık yapan ve Cizre Belediye Eş Başkanı olan Abdürrahim Durmuş, Tuğçe Tatari

“Ne Kürt ne de Türk, artık kimsenin ölmesini istemiyorum”

“Gabar’da bir köyde doğdum ben, büyük zulümle büyüdük. O zamandan beri bizim aile mimlidir, yurtsever olarak tanınır. Köyümüzden çok katılım olmuştur. Çocuklarımız bu yaşananları dinleyerek ve sonrasında da kendileri zulmü yaşayarak, görerek büyümüştür.

Cizre’de ailen politik olmasa bile çocuklar yaşananlardan etkilenir ve koyu bir yurtseverlik geliştirir. Yaşları küçüktür evet ama politik bilinçleri yüksektir. Birileri zorla göndermiş veya baskıdan kaçma gibi durumlar yoktur. Tercih etmiş ve gitmişler.

Kızım kararını verdiyse saygı duydum, bir daha araya birilerini sokarak onu dönmeye zorlamak hiç istemedim. Elbette gitmesini istemezdim ama kararına saygı duydum. Keşke onlar da abileri gibi siyaset yolunu seçseydi, elbette tercih ederdim. Ama onların yollarına, davalarına da saygı duyuyorum.

Bizler her insan gibi yaşamak ve haklarımızı almak istiyoruz. Ne savaş, ne de direnmek gerekmemeliydi hakkımıza ulaşmak için. O yüzden devlet bu masaya otururken sadece şartları eşitlemeyi hedeflemeli. Güvenim hiç yok devlete çünkü tarih boyunca bizi hep kandırmışlar, öldürmüşler, yol ortasında bırakmışlar.

Bu süreçte de bakalım haklarımızı eşitleyecekler mi? Henüz güvenecek bir adım da görmedik. Somut adımlar atarsa, ertelemeden hızla sonuca ulaştıran adımlar atsalar belki bir noktada güven oluşur. Bizim halkımıza, partimize güvenimiz vardır.

Evet bir yasa çıktı ama yetersiz. Artık kimsenin ölmesini istemiyorum. Ne Türk ne Kürt. Artık adımlar hızla atılsın, analar olarak çok yorgunuz acı çekmekten.

Bu topraklarda ölen her çocuk bizim ama tabii kendi evladını kaybetmek başka bir acıdır. Gün içinde çocuklarım hep gözümün önünde sanki hayal değil gerçek gibiler. Tam sarılacağım yok oluyorlar.

Acımın tarifi yok. Sadece Kürt anneleri için değil asker annesi, polis annesi için de bir daha hiçbir anne bu acıları yaşamasın istiyorum.”

“Oğlum 10 yaşında gözaltına alındı, 12 yaşında gitti felç oldum, haberi geldi yıkıldım, barış istiyorum”

Bir başka anne ile yaptığım söyleşiye geçmeden şu notu düşmem gerekiyor. Delila Ecer’in hayatında ilk defa kendisi ile dostça sohbet eden Türk’ün ben olduğumu söylemesi açıkçası kanımı dondurdu. Maruz kaldıklarını yaşatan Türklere güven duymamaları, kapılarını açmaktan imtina etmelerini de kayıt cihazı kapandıktan sonra anlattıkları kötü deneyimleri, kötü hatıraları ile daha iyi anladım, doğrusu yaşananlardan utandım.
Söz, Delila Ecer’in.

“Oğlum Azad biz nüfusa Azad ismiyle gittik onlar zorla Muhsin yazıp gönderdiler ama biz hep Azad adını kullandık. 12 yaşında gitti. Küçücüktü. Barış süreci bittikten sonra burada yaşanan şiddete tepki olarak gitti. Sokağa çıkma yasakları vardı giderken. Gideceğini söylüyordu ama inanmıyorduk. Çünkü çok küçüktü. Çayını, yemeğini bile biz veriyorduk.

Bu süreç başladığından beri geceleri kapıyı kilitlemeden yatıyorduk, belki de ansızın bir gece gelecek diye bekliyorduk. Öldüğünü düşünmüyorduk, sağ olduğuna inanıyorduk. Gitti gideli hiç haber alamadık.
Gittiğini anladığımda yere düştüm, o gün bugün bacaklarım tutmuyor, felç geçirdim. Evimizin en küçüğü, en kıymetlimizdi. Gözümüz gibi baktığımız küçüğümüzdü. Kim inanır bu yaşta bir çocuğun çıkıp gideceğine, aklıma dahi gelmezdi. Bu kadar küçük yaşta çocukların katılımına tepki verenler, bu yaştaki çocuklara neden zulmedildiğine ve neden gitmeye onları mecbur bıraktıklarını düşünmeli.

Oğlum 10 yaşındaydı ilk gözaltına alındığında. Burada çocuklara çocuk muamelesi yapılmıyor ki çocuk yaşta katılım konusunu eleştirebilsinler. Çocuklarımız çocukluklarını mı yaşadı ki bu zulmün içinde? Sürekli zulüm, dayak, 'Sen teröristsin' demeler, terörist muamelesi yaptılar çocuklarımıza.
Biz terörist değiliz. Yaşadıklarımız dağlara gitmekten başka seçim mi bıraktı çocuklarımıza. Ne silah kullanmayı bilir, ne kendi başına yaşamayı ama yaşadığı zulüm onu gitmeye itti.

O gitti ben uyku uyumayı bıraktım. Orada nasıl yaşar, ne yer, ne içer, küçücüktür diye kendimi yedim bitirdim. Benim kıymetlimdi. Merak, endişe, üzüntüyle, ağlayarak yaşamaya mahkûm oldum.

Kim ister 12 yaşında çocuğu savaşa gitsin. Hiç haber almadan bunca seneyi yaşadım, bir ben bilirim. Bu açıklanan isimler arasında onun da olduğunu öğrenince yıkıldım.

Evladım barışla dönemedi, ne olurdu o süreç bozulmasa barış o zaman gelseydi, oğlum burada olacaktı o zaman. Ben çocuğumu kaybettim ama barış istiyorum, cezaevlerinin kapıları açılsın istiyorum, hastalar bırakılsın. Yoksa bizim çocuklarımız boşuna mı ölmüş olacak?
Türk çocukların da ölmesini istemiyoruz biz, artık kesin olarak bu barışın sağlanmasını istiyoruz. Herkes için artık bu barış şarttır. Burada hangi kapıyı çalsan sana aynı şeyi söyler; barış, barış, barış.

Türkler bizden iyi değil, biz de Türklerden iyi değiliz, eşitiz. Artık bu eşitlik gerçekleşmeli. İnsanız hepimiz. Duamız da, namazımız da Allahımız da birdir.Barıştan başka dileğimiz yoktur.
Benim kız kardeşim de dağa gitmişti, şehit oldu. Bizler 90’ları yaşadık, JİTEM’i gördük. Bizler bir önceki süreç bozulunca en büyük acıları yaşadık, sokaklarımız mezarlıklara döndü. Ama yine de barış diyoruz, başka şey demiyoruz.”

Delila Ecer, Tuğçe Tatari

“Bu iş en çok iki tarafın da analarını yıktı”

“Savaş demek ölüm demektir artık kimse ölmesin. Türklerin de kayıpları var ama barışa mesafeliler, bu olmaz. Onların da barışı en az bizim kadar sahiplenmesi gerekir. Onların değerlileri öldüyse bizim de değerlilerimiz öldü. El ele verip artık bu barışı beraber talep etmeliyiz.

Bu iş en çok anaları yaktı, iki tarafın analarını da yaktı. Barıştan başka şansımız yoktur. Kaç yıllardır bu zulmün altında yaşıyoruz artık yeter.
Keyfi olarak bizlere işkence uyguladılar. Şimdi bunları tekrar konuşmayalım ama asker lafı geçince bile saklanıyordu insanlar.

Kaybedilen onlarca dost, akraba, çocuk var… Acılarımız büyüktür ve barışmak ve bu yaşananlarla yüzleşmek zamanıdır artık. Artık ağlamak istemiyoruz. Barış istiyoruz, adalet istiyoruz, haklarımızı istiyoruz, insan yerine konmak istiyoruz.”


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler