"Mutlak butlan" kararından çıkarılabilecek bazı dersler

"Mutlak butlan" kararından çıkarılabilecek bazı dersler

Önemli sorunlardan biri verilen “tedbir kararı”nın niteliğinden kaynaklanmaktadır. Zira, uygulanmasına baktığımızda, verilen tedbir kararı uyuşmazlığın esasını çözen bir karar niteliği taşımaktadır. Oysa, böyle bir tedbir kararı verilememesi gerekirdi

"Mutlak butlan" kararından çıkarılabilecek bazı dersler

"Mutlak butlan" kararının hukuka aykırılığı konusunda yazılı ve sözlü pek çok değerlendirme yapıldığı için bunları tekrarlamadan, aslında birbirine bağlı iki konu üzerinde durmakla yetineceğiz. Bunlardan ilki "görevli" mahkeme konusudur. Bu, yapılan eleştirilerde de dile getirildiği gibi, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin ilgili dairesinin seçim hukuku alanına giren bir konuda karar vermiş olmasıdır. İkinci konu ise, bu olayda olduğu gibi, durumu karmaşık hale getiren ve kaldırılması önerilen, Siyasi Partiler Kanunu'nun, Dernekler Kanunu'nun uygulanması olanağı veren 121.maddesi hükmünün varlığıdır.

Yargıda "görev" kamu düzeni ile ilgilidir.

Anayasa'ya (m.142) göre, "Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir". Anayasa'da yüksek mahkemelerin görevlerine ilişkin hüküm de vardır. Görev kısaca bir yargı yerinin, dava konusu yönünden yetkili olmasını gösterir. Görev dağılımı yargı düzenleri/kolları (adli yargı, idari yargı, anayasa yargısı, hesap yargısı ve seçim yargısı) arasında olabileceği gibi, aynı yargı düzeni/kolu içindeki yargı yerleri arasında da olabilir.

Görevin kamu düzeni ile ilgili olmasının bazı sonuçları vardır: Yargı organı açılan davada görevli olup olmadığını, tarafların bir istemi olmasa da re'sen araştırabilir. Bu araştırma istinaf ve temyiz aşamalarında da söz konusudur. Davanın tarafları da, davanın her aşamasında görev itirazında bulunabilirler.

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında, "Mahkemelerin görevleri Anayasa'nın 142.maddesi gereğince ancak yasayla düzenlendiğinden, görev sorunu kamu düzeniyle ilgilidir. Böyle olunca, Anayasa Mahkemesi, uygunluk denetimi için kendisine itiraz yoluyla getirilen bir işte, itiraz eden mahkemenin yasa kurallarına uygun biçimde o davaya bakmakla görevli olup olmadığını saptamak zorundadır. Anayasa'nın 152.maddesi yönünden mahkemenin elindeki dava sayılabilmesi için yöntemince açılmış, mahkemenin görevine giren geçerli bir dava olması gerekir ve bu durum Anayasa denetimi için öngörülen koşullardan biridir. Bu koşulun gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda doğrudan inceleme yaparak karar vermek yetkisi de ancak Anayasa Mahkemesi'nindir..." denilmektedir. (26.1.1989 tarihli E.1989/3-K.1989/5 sayılı karar. RG;03.2.2989, sayı:20089)

Usul yasalarında da görev ile ilgili özel hükümler yer almaktadır. Örneğin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (m.114/1-c) "dava şartları" arasında, "Mahkemenin görevli olması"na yer vermektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda (m.14/3-a) ilk incelemede "görev ve yetki" araştırılmaktadır. Temyiz aşamasında bozma nedenleri arasında, 6100 sayılı HMK'da (m.371/1-b) "dava şartlarına aykırılık bulunması”; 2577 sayılı İYUK'da (m.49/2-a) "görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması" yer almaktadır.

Yargıtay, Siyasi Partiler Kanunu'nun 21.maddesinde kurultay ve kongre seçimlerine itirazların özel olarak düzenlenmiş olması nedeniyle, derneklere ilişkin kuralların uygulanamayacağı, dolayısıyla adli yargının görevine girmediği kanısına varırsa, 6100 sayılı HMK (m.371/1-b) hükmü gereği bozma kararı verebilir.

Siyasi Partiler Kanunu'nun 121.maddesi kaldırılmalı mı?

MHP genel başkan yardımcısı, hukukçu millet vekili Feti Yıldız'ın iki açıklaması basında yer aldı. Sayın Yıldız ilk açıklamasında 2820 sayılı Yasa'nın 21.maddesinin 11.fıkrası varken Dernekler Kanunu'nun uygulanmasının olanaksız olduğunu; ikinci açıklamasında da bu Yasa'nın 121. maddesi varlığını sürdürdükçe seçim yargısı ile hukuk mahkemeleri arasında ortaya çıkan yetki karmaşasının bitmeyeceğini, bu maddenin kaldırılması gerektiğini söylemektedir.

Siyasi Partiler Kanunu'nun 121.maddesine göre, "Türk Kanunu Medenisi ile Dernekler Kanunu ve dernekler hakkında uygulanan diğer kanunların bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri, siyasi partiler hakkında da uygulanır". Maddenin, sayın Yıldız'ın belirttiği gibi, yetki karmaşasına neden olma tehlikesi bulunmaktadır. Ancak, çözüm maddenin tümüyle kaldırılması yerine, "Bu Kanunda hüküm bulunmayan durumlarda Türk Medeni Kanunu ve Dernekler Kanunu hükümleri uygulanır" şeklinde düzenlenmesinin daha uygun olacağı görüşündeyim. 

Ceza mahkemesi kararının beklenmemesi

Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin ilgili dairesinin mutlak butlan kararında eleştirilen bir husus da, aynı zamanda ceza mahkemesinde görülmekte olan (derdest) davada ileri sürülen iddiaların, karara dayanak yapılmasına karşın, ceza davası sonucunun beklenmemesidir. Aynı yargı düzeni/kolu içinde yer alan bu iki mahkemeden hukuk mahkemesinin ceza mahkemesi kararını beklemesi gerekirdi. Kaldı ki, Yargıtay'ın Danıştay'daki davanın sonucunun beklenmesi yönünde kararları vardır. Örneğin, Yargıtay TMSF’ye devredilen bir bankanın genel kurul kararına karşı açılan davada, BDDK’nın devir kararının Danıştay tarafından iptal edilmesi durumunda, iptal kararı geriye yürür sonuç doğuracağından, devir tarihi ile iptal kararı arsındaki dönemde, TMSF’nin payları temsilen katıldığı genel kurulda alınan kararların butlanla sakatlanacağı gerekçesiyle, Danıştay kararının beklenmesine karar vermiştir. (Yargıtay 11.H.D; 19.9.2006 tarihli E.2005/6406-K.2006/8969 sayılı karar)

Bu yazının çerçevesini aşacağı için, tartışmasına girmeyeceğim bir önemli sorun da, verilen “tedbir kararı”nın niteliğinden kaynaklanmaktadır. Zira, uygulanmasına baktığımızda, verilen tedbir kararı uyuşmazlığın esasını çözen bir karar niteliği taşımaktadır. Oysa, böyle bir tedbir kararı verilememesi gerektiğini düşünüyorum.

Yargıya güven sağlanmalıdır

Son yıllarda farklı yargı düzenleri/kollarındaki yargı organları arasında olduğu gibi, aynı yargı kolu içindeki yargı yerleri arasında da çatışmalar dikkat çekmektedir. Bilindiği gibi, Yargıtay 3.Ceza Dairesi, 2023 yılında bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi'nin verdiği ihlal kararını, "hukuki değer ve geçerlilik izafe edilemeyeceğini" söyleyerek uygulamamış; Yargıtay Başkanlığı da aynı yıl açıklamasında, Anayasa Mahkemesi'nin "anayasal ve yasal sınırları aşarak Yargıtay ve Danıştay uzman dairelerince geliştirilen yerleşik içtihatları ters yüz edecek, hukuk sistemini kaosa sürükleyecek kararlar alması"ndan söz etmiştir. Buna karşılık Yargıtay Başkanı sayın Kerkez, Ekim 2025 tarihindeki Diyarbakır konuşmasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğunu, bireysel başvuru üzerine verilen kararların uygulanması gerektiğini vurgulamıştır.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi'nin bir kararında "Yargıtay kararında esas itibarıyla Danıştay’ın bu meseleyi karara bağlama yetkisinin bulunmadığından bahsedilerek Danıştay kararıyla çözüme kavuşturulan meselenin yeniden tartışmaya açıldığı görülmektedir" denilmektedir. (Aysel Dinçel ve Günsel Sancaktar başvurusu 2019/2236, Karar tarihi: 21.9.2022.RG;27.10.2022, sayı:31996) Bu ifade, adli ve idari yargıya mensup iki yüksek mahkemenin, görev alanları arasında bir çatışmanın varlığını göstermektedir.

Bu örnekler, yargı organlarının kendi görev ve yetki alanları içinde kalarak karar vermelerinde ve  ilişkilerinde ciddi sorunlar olduğunu göstermektedir. Yargıya güvenin azalmasında bu ve benzeri durumların payı olduğu da unutulmamalıdır.

İlgili İçerikler