Peki, ölenleri ne yapacağız?

Peki, ölenleri ne yapacağız?

Barış; yıllarca aranan, bulunamayan, gaip olan bedenlerin de her ölümlü beden gibi zahire ermesinin kabulüdür. Ölüm hakikatinin bilinciyle, gidenin gömülme hakkının haysiyetiyle teslim edilmesidir. Bu hakkın tesliminin barışın mütemmim cüzü olduğunu ve hatta ön koşulu olduğu da göz ardı edilmemelidir

Peki, ölenleri ne yapacağız?

“Şimdi sivil savaşın ne olduğunu gördükten sonra biliyorum ki savaş eğer bir gün biterse herkes şunu sormalıdır: “Peki ya şehitleri ne yapacağız? Neden öldüler? Ben ne yanıt vereceğimi bilemezdim. En azından şimdi bilemiyorum. Başkalarının da bildiğini sanmıyorum. Bunu bilenler belki de bir tek ölülerdir ve savaş yalnızca onlar için gerçekten bitmiştir”[i]

“Peki ya şehitleri ne yapacağız?”

Cesare Pavese yukarıdaki soruları bizim içinde bulunduğumuz durum ve zaman için sormuş gibidir. “Savaş eğer bir gün biterse herkes şunu sormalıdır: Peki ya şehitleri ne yapacağız?” Pavese sorusuna karşılık cevap beklemek kadar aynı zamanda da çoğula bir mesuliyet yükler. Çünkü şehitlik, şehit olma meselesi bireyi ilgilendiren bir meseleden ziyade çoğulu ilgilendiren ve cevabı da çoğuldan beklenen bir meseledir. Kolektifi ilgilendiren bir mertebedir, kişi kendi bireysel meselesi için şehit olamaz.

“Neden öldüler?”

“şhd” kökünden türetilen şehit sözcüğü, şahit, tanık sözcükleri ile aynı anlamda olup göğsümüzden yukarıya doğru çıkmaya çalışan, boğazımızda düğümlenen bir sözcük aynı zamanda. Şehidi TDK “Kutsal bir amaç uğruna, vatan, millet veya din uğruna ölen kişi” olarak tanımlar. Dolayısıyla biz Pavese’nin alıntısındaki şehit sözcüğünü bir ideal uğruna ölen kişi olarak düşünelim.

“Neden öldüler?” Vatan, millet ve bir ideal uğruna. “Peki ya biz ölüleri ne yapacağız?” Evet, barışı konuştuğumuz bugünlerde peki ya biz bir ideal uğruna ölenleri, sivil sivil ulu orta yerde ölenleri ne yapacağız? 2015’te şehirlerimizde “Tarihsel ve kültürel varlıklarımız yok ediliyor” diyerek itiraz edenleri ve itiraz ederken öldürülenleri? Sokağın ortasında günlerce ölüsü alınamayanları? Sivil cansız bedenlerin üzerine bina edilen yeni turistik mekanları, yok edilen bir şehrin kayıp hafızasını? Çetelesi tutulmayanları, bir rakamdan dahi ibaret olmayanları, ceset diye üzerlerine beton dökülenleri biz ne yapacağız? Mezarsızları? Yası tutulamayanları? Ölmeden önce de yok sayılıp ve ölümleriyle de yok sayılanları? Bugün açıktan konu edinilmese de muhataplar ve ölümlerde dahli olanlar bir özür borçlarının olduğunu, başı taşsız mezar başlarına taş koymakla mükellef olduklarını dile getirebilecekler mi? Yıkıma uğrayanların, yok edilenlerin kayda değer bir şey olmamıştır denilerek yoklukları da varlıkları gibi yok mu sayılıyor? Ya da “Dün dündür, bugün bugündür” yerleşik siyasetçi pragmatizminin arkasına saklanarak hafıza-ı beşerin nisyan ile malullüğünü bizlere bir kez daha öyle yüzümüze çarpa çarpa hatırlatma çabası içine mi giriliyor?

“Bizim dönemimizde faili meçhul cinayetler işlenmedi” savunusuna sığınılıp geçmiş dönemde işlenen faili meçhul cinayetler için de “Kapsama alanımız dışındadır, aradığınız faillere ulaşılamıyor” savunusuna biz ne diyeceğiz? Faili meçhul cinayetlerin doksanlı yıllarla sınırlı kaldığını ve o karanlık geleneğin devam ettirilmediğine inanacak mıyız? Ya sokak ortasında göz göre göre öldürülenler? Cezasızlık zırhıyla korunan failler?

“Bunu bilenler belki de bir tek ölülerdir ve savaş yalnızca onlar için gerçekten bitmiştir.”

Hemen hemen tüm savaşlar, birkaç dokunulmazın ve korunaklının arzu ve kararıyla başlar; adı halk olan çoğunluğun bir eşya gibi üst üste istiflenmesi, ardından da “kahraman ölüler” ilan edilmesiyle devam eder. Peki savaş, ölüler ve diriler için ne zaman biter? Barışın ilanı yalnızca diriler için midir? Biz bugün barışı hangi saiklerle inşa edeceğiz ya da hangi saiklerle inşa edilmeye çalışılıyor?

Mühim olan, hiçbir ayrım gözetmeksizin hepimizin haklarının ve hayatlarının korunup korunmadığıdır; en önemlisi ise, bir daha yaşanmaması adına hayatını kaybedenlerin haklarının muhafazası için somut bir adım atılıp atılmadığıdır.

Ancak bugün, ellerinde durmadan şaklayan kılıçları ve ağızlarında dolaşan şedit dilleriyle güçsüz gördüklerini her fırsatta susturanların; toplumsal barışı tesis etme gayeleri —pek de naif bir soru olduğunun bilincinde olarak soruyorum— her insan evladının yaşama hakkına sahip olduğu, dünyaya yalnızca bir kez geldiği ve bu hakkın tesliminin zorunlu olduğu gerçeğinden mi mütevellittir? Yoksa insanın ölümlü olduğu ve ölüm çizgisinin bir adım ötesinde herkesin eşitleneceği bilinciyle mi barışa karar veriliyor? Ya da barış, yalnızca birkaç kişinin —parmak sayısını geçmeyen— erkini tahkim etmenin bir aracı mıdır?

Biz, her şeye karşın, içimizdeki şüpheye üşüşen kurtları temizleyip her türlü menfi fikirden arınmış bir yerden bakarak tahayyül ettiğimiz toplumsal barışın tesisi temennisiyle; barışın nasıl güçleneceğinin derdinde olmaya devam edelim. -Tahayyülümüzün bütün yaşamların muhafaza etmeye değer olduğunun altını çizdiğini unutmadan. Hatta kurdun, kuşun, dağın, taşın bile yaşamaya hakkının olduğunun altını kalın kalın çizgilerle vurgulayarak...

Her şartta, tüm canlıların hayır duasını almak ve bu dünyadan göçtüğümüzde ardımızda iyi bir isim bırakmak için; iyiliğe ve ölülerimizin temizliğine sığınarak barışı dilemeye devam edelim.

Peki her türlü yakıcılığın ve yıkıcılığın karşısında durarak toplumsal barış nasıl güçlenir? Bu soruya elbette herkes bulunduğu yerden çözümler ve cevaplar arayacaktır. Dile pelesenk ettiğimiz üzere, “Herkes kendi yarasının olduğu yerden konuşur” cümlesini yineleyerek şöyle söyleyelim:

Barış, mizanı eğik, ayağı eksik adaleti düzeltmek; eşitsizliği gidermek için kendilerini feda edenleri anmakla, karanlıklarda saklanan failleri bulmakla, yası tutulmayanlara, mezarsızlara bir mezar taşı ve özür teslim etmekle güçlenir. Zira “ölümlü varlıkların ölme ve gömülme hakları vardır. Balbal dikmenin ve ölmeden önce ölmenin anlamı, ölümün künhüne varmaktır. Balbal, düşmanlı bir dünyada bile düşmanın öldüğü yerde ölüme duyulan saygıdan, düşman için dikilir”[ii].

Unutmamak gerekiyor barış; yıllarca aranan, bulunamayan, gaip olan bedenlerin de her ölümlü beden gibi zahire ermesinin kabulüdür. Ölüm hakikatinin bilinciyle, gidenin gömülme hakkının haysiyetiyle teslim edilmesidir. Bu hakkın tesliminin barışın mütemmim cüzü olduğunu ve hatta ön koşulu olduğu da göz ardı edilmemelidir.

Barış aynı zamanda, kalanların gidenlerle, gömülemeyenlerle, şehit olanlarla vedalaşma hakkının teslimidir. Savaşla vedalaşmak ve toplumsal barışı tesis etmek gidenlerin yüzü suyu hürmetine olduğunun farkına varmaktır.


[i] Cesare Pavese, Tepedeki Ev, çev. Eren Cendey, İstanbul: Can Yayınları, 2005, s.159

[ii] Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, İstanbul: Metis Yayınları, 2018, s. 65


CHP İstanbul Milletvekili

İlgili İçerikler