Son zamanlarda yapay zekâyla üretilen ve ilk etapta ilgi çekici görünen içerikler salgın halinde sanal dünyaya hâkim oldu. İsteyen Ronaldo veya Messi ile özçekim yapıyor, isteyen Freud ile kadeh tokuşturuyor, isteyen Tolstoy’la yürüyüş yapıyor, isteyen bebekleri konuşturup komik şeyler söyletiyor. Bazıları mizah amaçlı üretilmiş, bazıları ilgi çeksin, şaşırtsın diye hazırlanmış bu içeriklere bakınca artık biraz becerisi olan herkesin hayal edebildiği her görüntüyü üretebileceği anlaşılıyor.
Doğrusu, bunlar ilk ortaya çıktıklarında yeni ve farklı bir imkanla karşılaşmanın hoşnutluğuyla izlediğimiz içeriklerdi. Ama kısa sürede insanda bir bıkkınlık, bir “bu kadarı yeter” hissi uyandırmaya başladılar. Yine de mizah ya da eğlence amaçlı olarak hazırlanmış, kurmaca olduğu belli ya da belirtilmiş içeriklere olsa olsa niteliklerinin yeterliliği bakımından bir söz söyleme hakkımız olabilir. Öte yandan kurmaca olduğu, imal edildiği belirtilmeyen ve ilk anda anlaşılmayan, böyle olduğu sonradan açığa çıkan içerikler de var. Gerçek görünen bu yapay görsellere karşı bir duygusal cevabımız olmuşsa; bunlara, doğal ve hakiki imişler gibi duygusal yatırım yapmışsak bir kandırılmışlık hissine kapılıyoruz.
Böylesi içerikleri, beğeneceğim bir gerçeği imal ediyor olsalar bile rahatsız edici buluyorum. Sanal dünya zaten gerçeğe uygun, doğru bilgi edinmek bakımından son derece tehlikeli bir yer iken açıkça kurmaca/üretim olduğu belirtilmemiş, aksine bakanı yanıltmayı hedefleyen böylesi içerikler, kalp para basmak türünden bir sahtekarlığa benziyor.
Gerçek imal edilebilir mi?
Post-truth (hakikat-sonrası; çıkarcı doğruluk) çağı denilen son on yılın özelliği, gerçeğin, gerçek olmasını istediğimiz ya da gerçek olmasının çıkarımıza uygun olduğunu düşündüğümüz şey olarak kabul ve vazedilmesi idi. Oxford sözlüklerinin 2016’da “hakikat-sonrası”nı yılın kelimesi olarak seçme nedenlerinden biri, Brexit (İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkması) sürecinde halkın kararına etki eden çok miktarda yanlış bilginin etkili olmasıydı. Örneğin, yaygın olarak kullanılan bir afişte “AB’ye her gün 50 milyon sterlin gönderiyoruz, bunu ulusal sağlık sistemimize harcasak daha iyi olur” yazıyordu ve bu iddiayı sorgulamaksızın kabul eden çok sayıda kişi vardı. Hakikat-sonrası kelimesine ihtiyaç duymamızın baş müsebbiplerinden Trump’ın siyaset sahnesindeki söz ve iddialarının çoğu temelsiz yalanlardan ibaretti. İlk kez başkan seçildiği 2016 seçimlerinde rakibi hakkında pek çok yanlış bilgi yaymış, kendisi hakkındaki olumsuz haberlere de yalan haber diyerek kara çalmıştı. Halen de pervasızca neyin hakikat olmasına ihtiyaç duyuyorsa, hakikat diye onu öne sürmeye devam ediyor. Bizde de siyasetin dili son on yıldır bu çizgi üzerinden ilerledi. Örneğin Kabataş yalanı olarak bilinen olayda olduğu gibi, abartı sınırlarını zorlayan saçma iddialar uzun bir süre ülkenin en yetkili makamlarını sahiplenmiş kişiler tarafından Kabataş gerçeği olarak sunuldu. Benzer biçimde, şimdi Bahçeli’nin öncülük ettiği iş birliği ve müzakere yaklaşımı, iki yıl önceki seçimlerde CHP’yi kriminalize etmenin baş aracı olarak kullanılıyor ve uydurma bir video ile CHP’nin PKK ile iş birliği yaptığı iddia ediliyordu.
Denilebilir ki, siyaset sahnesi öteden beri gerçeğin çarpıtılmasına en alıştığımız yer olduğundan bunda fazla şaşılacak bir şey yok. Ama son dönemlerde gerçeğin keyfe göre imal edilmesi sıradanlaştı ve artık karmaşık bir teknoloji de gerektirmiyor. Böylelikle, gerçeğin kendi başına ve bizim isteğimizin erişemediği bir yerde var olduğu dönem bitti ve gerçeği kendi istek ve ihtiyacımıza göre imal edebileceğimiz bir dönem geldi. [i]
Bunun yarattığı ilk duygu, gerçeğin ucuzlaması, değersizleşmesi ve anlam üretmenin ölçütlerinin değişmesidir. Bizde zihinsel/duygusal tepki uyandıran bir şeyin “yapay” olduğunu öğrendiğimizde yaşadığımız hayal kırıklığı ve kızgınlık, yalnızca kandırılma duygusuyla da ilişkili değil, daha derinde gerçekliğe dair sözleşmenin bozulmasıdır.
Bir görüntünün, bir içeriğin, bir tanıklığın değeri yalnızca güzelliğinden ya da ilginçliğinden değil, hakikiliğinden, dünyaya dair bir tanıklık olmasından, dünyayı ve insanları tanımamızı sağlamasından gelir. Mesele yalnızca yanlış bilgi değildir, duygusal yatırımın boşa çıkmasıdır. Gerçeğe kendimizi bırakabilir, etkilenir ya da hayran olabiliriz. Öte yandan bu tepkileri verdiğimiz bir içerik yapay/uydurma/kurmaca çıkınca saflığımızdan utanabilir, duygumuzun manipüle edilmesinden dolayı kötü hissedebilir ve kullanılmış olduğumuza kızabiliriz.
Monopoly oynarken kullandığımız paranın gerçek mi sahte mi olduğuyla ilgili bir soru ya da sorun yoktur. Bu paraya sahte para demeyiz, evet, gerçek para değildir, ama taklit olduğu vurgulanarak yapılmış bir oyun parasıdır. Bununla birlikte, bize iyi taklit edilmiş bir kalp para verilse ve kandırılsak, bunu hoş karşılamayız; maddi ve manevi olarak zarara uğradığımızı düşünürüz. Film seyrederken gerçeğin bükülmesi bizi yine “oyun” alanında tutar ve keyif alırız. Ama belge gibi sunulan bir kurmacayı, gerçek gibi sunulan bir mamulü hoş göremeyiz.
İnsan zihninin maddi gerçeğin değişimine ayak uydurmakta zorlandığını ve bazı düşünüş ve hissediş şekillerimizin aslında eskiye ait olduğunu biliriz. Belki yeni kuşaklar için değil ama önceki kuşaklar için fotoğraf ya da video uzun süre kanıt gibi bir şeydi. Bir kişinin, diyelim ki, bir suçluyla fotoğrafının ortaya çıkması skandal olabilirdi. Şimdi buna benzer şeylerin hiçbir değerinin olmaması, bir tür varoluşsal güven sorunu hissettiriyor. Bugün böyle bir fotoğraf önümüze çıksa ne suçu olanı kınayabilir ne masum olanı savunabiliriz. Dünyayı aracılıkları sayesinde kavradığımız araçların bu denli hızlı değişimler geçirmesi, dünyayla kurduğumuz bağın zeminini kaydırıyor.
Kurmacanın kurmaca gibi, oyunun oyun gibi olduğu durumlar bizde olumsuz bir his uyandırmaz. Oyun arzuyla gerçek arasında sıkışan insanın nefes alma alanı olarak kıymetlidir. Ama yerini şaşıran, inkâr eden, hatta kendine ait olmayan yeri gasp etmeye kalkışan kurmaca, ruhsal esenliğimize bir tehdit oluşturur.
Düşlemle gerçek
Biz psikanalistler için gerçek, karışık ve katmanlı anlamlara sahip bir kavram olsa da ve sıklıkla dış/nesnel gerçekliğe karşı kişinin içsel gerçekliğinden söz etsek de gerçeğe, gerçeğin o kişiye uygun yorumuna sadık kalmaya özen gösteririz. Kalp gerçek, imal edilmiş gerçek, yapay gerçek bizim işimize uzaktır ve bir görüntünün bizi etkilemesinin yalnızca estetik niteliğinden değil aynı zamanda o estetik niteliğin sahiciliğinden, “orada gerçekten olmuş” olmasından da geldiğini biliriz. Gerçeklik niteliği nesneye libidinal yatırımımızı artırır. Öte yandan gerçeklik bizim alıştığımız anlamda arzuya direnç gösteren bir olgudur, arzuyu canlı tutan da bu dirençtir. Arzu, nesnenin karşı koyan gerçekliğine tutunur; sahtelikse bu direncin inkârı anlamına gelir ve arzuyu da boşlukta bırakır.[ii]
Kalp gerçek bizde aldatılmış olmanın doğurduğu bir hayal kırıklığına, bir kızgınlığa yol açar. Sahici sandığımız belki de yalnızca o görsel değil, o görsele tepki olarak ortaya çıkan duygularımızdır; şimdi onlar da boşa düşmüş, bu sarsılma bizi narsisistik olarak yaralamıştır. Yanıldık mı, kandırıldık mı, saf mıyız, mağdur muyuz diye içimiz karışır.
İnsanın ruhsallığında düşlemin (fantezinin) gerçekliğin yerine geçmeyen, ona paralel bir alan açan bir yapısı vardır. Yapay zeka imgeleri ise düşlemi gerçeklik kılığına sokarak ruhsal ekonomiyi bozar. Bu bir oyun mudur yoksa yaşanmış bir şey midir? Bu belirsizlik günümüzde zaten kırılgan olan gerçeklik sınırlarını daha da aşındırır.
Yani kaybımız sadece güzel bir şeyin sahte çıkmasından ibaret değildir. Kaybımız gerçekliğe duyduğumuz temel güven, tanıklığın verdiği varoluşsal ağırlık ve arzunun tutunacağı dirençtir. Sahte olan, estetik olarak aynı kalsa bile ruhsal alanda çöker. İnsan gerçeği yalnızca görmek değil, ona inanmak ister, bu inanç sarsıldığında geriye öfke gibi, kandırılmışlıktan doğan utanç ve kızgınlık gibi olumsuz duygular kalır.
İnsan ruhsallığında gerçek yalnızca algısal bir doğruluk değildir, bir başkasıyla paylaşılabilir ve tanıklık edilebilir olması gerekir. Güzel bir manzaraya baktığımda dünyanın bana sunduğu bu görsel şöleni izler ve şükran duyarım; ama ben arzuladığım için üretilmiş bir yapay üretimin bana aynı zevki vermesi söz konusu olamaz. Gerçek benim isteğime direndiğinde beni zorlayabilir ama engelle ve nakıslıkla tanımlanan arzumu da canlı tutar.
Son olarak, inanıp yanıldığımızda daha önceki inançlarımızda da bir sarsılma olmasından, önceki inançlarımızdan da kuşkulanma ihtimalimizden endişe ediyorum. Annem bana bakmıştı, babam beni sevmişti, dostum bana yardım etmişti, terapistim benimle ilgilenmişti…Sahteyle, kalp olanla bu kadar sık karşılaşan gerçeğin direnmekten vazgeçmesinden korkmamak elde mi? Sahte, yalan, kalp her zaman vardı ama şimdi bunların gerçeğe sızması, gerçekle karışması öyle bir hal aldı ki kendimize, ilişkilerimize ve dünyaya karşı hissetmeye o kadar ihtiyaç duyduğumuz güven, sevgi ve şükran gibi duygularımızı korumak iyice zor hale geldi. İnsan ruhsallığı düşlemle, hayalle, öyküyle yani içsel olarak yapılanan kurmacayla çalışır ama bu kurmacayla gerçek arasında geçirgen olmakla birlikte ayırt edilebilir bir sınır vardır ve olmalıdır. Bugün bu sınırı korumak kendimizi, ilişkilerimizi ve dünyamızı da korumak demektir.
[i] Gerçek ile hakikat arasında ilkinin nesnel ve olgusal niteliğini, ikincisininse yorum, bağlam ve özne ile ilişkisini vurgulayarak bir ayrım yapmak mümkünse de yazıda bu ayrımı fazla öne çıkarmadım.
[ii] İngilizceden bir etimolojik kanıt bunu kolay anlaşılır bir şekilde gösterebilir. Object sözcüğü hem nesne (yani arzuyu uyandıran şey) hem de karşı gelmek, itiraz etmek anlamına gelir. Nesne, hem tatmini çağrıştırıp hem ona engel olur.


