Geçen hafta elektronik posta kutuma, sekiz yıl önce aldığım o esrarengiz mesajı hatırlatan kısa bir not düştü:
“Sayın Türkay Demir,
Aşikâr sırların ikinci bölümü yayımlandı.
Bu kez Kemal Kılıçdaroğlu hakkında.”
Bu not beni beklediğimden de çok heyecanlandırdı. Aslında, Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’teki tarihi çıkışından bu yana, Aşikâr Sırlar sitesi yeniden aktif hale gelecek mi, Bahçeli’nin artık tescillenmiş kabul edilmesi gereken demokrasi havariliği yolculuğunu inceleyen sekiz yıl önceki yazıya[1] benzer yeni bir yazı çıkacak mı diye çok beklemiştim. Ama ne bir haber geldi ne de öyle bir yazıya rastladım. Kamuoyunda artık kısaca “Butlan Olayı” diye anılan gelişmeler ortaya çıktıktan sonra, bir kez daha anlaşılması çok güç bir insan davranışıyla karşı karşıya olduğumuzun farkında olarak hep Kemal Kılıçdaroğlu vakası hakkında düşünüyordum. Çoğu kişinin yaptığı gibi Kılıçdaroğlu’na basitçe lanet okumak ve aşağılamak; hayal kırıklığı, öfke ve pişmanlık gibi olumsuz duyguları yüksek sesle ifade etmek bana yetersiz görünüyordu. Konunun derinlemesine düşünülmesi gerektiğini hissediyordum. Gelgelelim, bunu yapmak kolay değildi; bir iki başarısız denemede bulunduktan ve hatta -işte itiraf ediyorum- Aşikâr Sırlar sitesindeki üslubu ve yazı planını taklit etmeye beyhude yere çalıştıktan sonra pes edip konuyu başka bir şekilde ele almaya karar verdim. “mutlak butlan”ın muhalif kamuoyunda ortaya çıkardığı tepkiye baktığımda, çoğunluğun şaşkınlıkla nefret arasında salınıp duran kuvvetli duyguların etkisi altında kaldığını ve konuyu düşünme aşamasına geçemediğini görüyordum. Tabii, mahkeme kararının hukukun genel ilkelerine ve doğrularına uymadığını ya da Kılıçdaroğlu’nun kurultayı hemen toplaması gerektiğini öne süren yazı ve konuşmalara rastlıyordum; ama bunlar, konuyu düşünmekten çok yasalara uygunluk veya tutarlılık açısından yapılmış değerlendirmelerden ibaretti. “Mutlak butlan” işlenmesi zor, ham duygularla tecrübe edilen ama düşünme malzemesi hâline getirilemeyen tuhaf bir olguydu. “Yaratıcı düşünce” kavramı üzerinden şöyle bir tez savunan bir taslak karaladım:
Yaratıcı düşünce, daha önce bilinmeyen bir şeyi keşfetmekten çok, bilindiği hâlde düşünülemeyen bir şeyi düşünülebilir hâle getiren düşüncedir. Bir başka deyişle, yaratıcı düşünmek gizli olanı bulmak değil, yeni bağlantılar ve yeni bir anlam örgütlenmesi ortaya çıkarabilmektir. Deneyimin dağınık öğelerini bir araya getirerek yeni ve tam bir deneyim yaratmaktır. Mutlak butlanın yarattığı duygular, işlenip düşünceye dönüşememiş, ifade edeceği düşünceyi bulamamış bir halde muhalif kamuoyunun sinesinde öylece durmaktadır.
Bu şekilde devam ederek, düşünülmemiş deneyimi düşünmeye yönelik bir yazı fikri etrafında çalıştım. Öne sürmeye çalıştığım şey şuydu: Kılıçdaroğlu vakası, özellikle kendisine oy vermiş seçmenler nezdinde, çok güçlü duygulara yol açıyordu. Yoğun duyguların etkisi altındayken doğru düşünebilmek zordur. Bu duyguların ifade edilmesi, “katartik” (duygusal boşalmaya, iç döküp rahatlamaya bağlı) bir iyilik hali sağlıyor; ancak duyguların işlenmesine ve düşünceye dönüşmesine engel olarak gerçek ve kalıcı bir ilerlemeyi de zorlaştırıyordu. Gelgelelim, psikanalitik düşünme araçlarını kullanan, Bion’un görüşlerini yeni bir duruma tatbik etmeye çalışan bu tarz, tam da öne sürdüğü iddiayı gerçekleştirme bahsinde tökezliyordu: Bu vakanın içinden bulup çıkarılabilecek düşünce neydi? Herkesle paylaştığım duygulardan ben nasıl bir sonuç çıkarabilecektim? İşte yukarıdaki kısa not tam bu anda geldi.
Yazıda Kılıçdaroğlu’ndan KK diye söz ediliyordu. Sanırım bu yalnızca ismi sürekli tekrarlamaktan kaçınmak için pratik bir kısaltma değildi. Aynı zamanda yazarın Kılıçdaroğlu’nu nötr bir dille, bir olgu olarak ele alma niyetine ilişkin bir işaretti. Olay sırasını fazla yoruma girmeden aktarıyor ve Kılıçdaroğlu’nun zaman içerisindeki yavaş ama kesin dönüşümünü gözler önüne seriyordu. Yazının mimarisindeki tuhaflıktan ve üslup geçişlerindeki kısmi çelişkilerden dolayı yazar ironik bir anlatımın peşinde mi, yoksa başka türlü anlaşılması zor bir durumun yegâne ussal açıklamasını önerdiğini mi düşünmekte, bana pek açık gelmedi. Bahçeli yazısıyla benzerliklerine karşın, bu yazının aynı kişi tarafından yazıldığından da tam emin olamadım. Ama yazının bana ulaşma tarzı, genel üslubu ve inanılması güç bir açıklama öne sürmesi bakımından iki yazı arasındaki benzerlikler bir hayli fazla. Sözü daha fazla uzatmadan sizi metnin bana ulaşmasından sonra tekrar kayıplara karışan www.asikarsirlar.com sitesindeki bu yeni yazı ile baş başa bırakıyorum.
Mutlak butlan velisi Kemal Kılıçdaroğlu
Bir arınma çilekeşi
Kemal Kılıçdaroğlu’nun (KK) son hamlesini siyaset biliminin sıradan araçlarıyla anlamaya çalışmak beyhudedir, nafiledir. Seçim kazanmak, parti çoğunluğunu temsil etmek, iktidara gelmek gibi fani zihinlerin fazlaca önem verdiği dünyevi ölçütler, onun son zamanlarda içinden geçtiği ruhani güzergâhı açıklamaya yetmemektedir. KK, görünüşte genel başkanlık makamına geri dönüyor olsa da hakikatte koltuğa değil, butlana[2] dönmektedir. O, koltuğu değil, koltuğun hükümsüzlüğünü üstlenmektedir. KK’ye öfkelenmek, acınası bulmak, evvelce destek verdiğine pişman olmak kolaydır. Öte yandan, hagiografi yazınında karşılaştığımız yanlış anlaşılmayı, aşağılanmayı, tarihe kötü geçmeyi ve hatta günahkâr görünmeyi kabul edebilme özelliğinin Mutlak Butlan Velisi KK’nın davranışlarındaki yansımasını görmek için biraz daha derine, biraz daha öteye bakmak gerekir.
Bu yazıda KK’nin davranışlarına genellikle sanıldığı gibi basit insani ihtirasların değil, velilere yaraşır bir özgeciliğin yön verdiğini göstermeye çalışacağım. Belki KK’nin etrafındaki bir avuç mutlak butlan destekçisi zavallının insan soyunun en zayıf yanlarına esir düştüğü doğrudur, ancak KK’nin büyük tarihsel oyundaki rolünün, bu perişan figüranlarınkiyle karıştırılmaması gerekir. KK’nin siyasi tavrı, butlanı kendi kişisel varlığına yönelterek, yıllardır hizmet ettiği partisini (ismen değilse bile cismen) batıl olmaktan kurtarmaya dönüktür. KK’nin hamleleriyle, mutlak butlan ıtlak edilmiş, butlanın mutlaklığı muğlak hale gelmiştir. Bu durumun çoğunluk tarafından fark edilememesi ve KK adının hıyanetle, tükürükle, ilenmeyle anılır hale gelmesi, yalnızca onun bu veli tavrını nasıl bir adanış ve kararlılıkla sürdürdüğünü gösterir.

KK’nin CHP Genel Başkanlığına yükselişi
KK, Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanlığına 2010 yılında, uzun yıllardır partinin başında olan Deniz Baykal'ın özel hayatına ilişkin görüntülerin kamuoyuna yansımasının ardından geldi. Erdoğan’ın unutulması zor bir tutumla “Özel değil, genel, genel!” diye değerlendirdiği bu görüntülerin ifşası, Baykal'ın istifasına yol açmış ve CHP tarihinde önemli bir dönüşümün başlangıcı olmuştu. KK’nin liderlik koltuğuna bu şekilde oturması, tekinsiz ve belirsiz bir şüphe duygusunun koltuğunda her daim ona eşlik etmesine yol açmıştı.
Daha önce SSK Genel Müdürlüğü yapmış olan KK, o sırada CHP’nin grup başkanvekiliydi. Mütevazı kişiliği ve parlamentoda yürüttüğü muhalefet faaliyetleriyle dikkat çekiyordu. AKP'li bazı belediyeler ve kamu kurumları hakkında gündeme getirdiği usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları ile bunları belge ve dosyalarla destekleyen sunumları, kamuoyunda kendisine yönelik bir ilgi ve sempati oluşturmuştu. Bunun bir sonucu olarak 2009 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterilmiş, ancak seçimi kazanamamıştı.
Bu dönemde CHP, uzun süredir seçim kazanamayan, toplumun bazı kesimlerinde “devlet partisi”, “yasakçı” ve “seçkinci” bir imajla özdeşleşmiş bir parti görünümündeydi. Deniz Baykal’ın uzun genel başkanlık döneminin ardından parti içinde ve seçmen nezdinde belirgin bir değişim beklentisi oluşmuştu. KK’nin genel başkan seçilmesi, CHP’nin daha geniş toplumsal kesimlere açılabileceği, parti üzerindeki bazı tarihsel yüklerin hafifletilebileceği ve yeni bir siyasi dil geliştirilebileceği umudunu doğurdu.
Gerçekten de genel başkanlığının ilk yıllarından itibaren KK, CHP'nin geleneksel siyasi tutumlarını yeniden tanımlamaya çalışan bir çizgi izledi. Parti içindeki farklı eğilimleri bir arada tutmaya çalışırken, aynı zamanda CHP'nin uzun yıllardır ulaşmakta zorlandığı muhafazakâr ve merkez sağ seçmenlerle yeni ilişki kanalları kurmaya çalıştı.
Bu yaklaşımlar kamuoyunda bir ölçüde destek bulduysa da KK genel başkanlığı boyunca girdiği genel seçimlerde, referandumlarda, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve yerel seçimlerde tüm çabalarına rağmen partinin oyunu belirli bir eşikten öteye taşıyamadı. Buna rağmen parti içindeki konumunu korumayı başardı. KK’nin liderliği, zamanla seçim kazanma kapasitesinden çok, parti içindeki denge ve uzlaşmaları yönetebilme becerisi üzerinden tanımlanır hale geldi.
CHP'nin tarihsel yüklerinden kurtulma arayışı
İktidardaki ilk döneminden sonra AKP iktidarı, cumhuriyetin kurucu önderlerine ve ideolojisine kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman da hayli açık, sert eleştirilerde bulunuyordu. Sonraki kutuplaşma döneminde “Bunlaar!” diskuruna evrilecek olan “CHP zihniyeti” ifadesi, Cumhuriyet'in bazı erken dönem uygulama ve tercihlerini abartı ve uydurma da katarak din ve halk düşmanı olarak sunuyor, CHP’nin mevcut yönetimini de tek parti döneminin siyaset ve uygulamaları için suçluyordu. KK bu dönemde tek parti dönemine ve devlet-toplum ilişkilerine ilişkin olarak yerleşik CHP söyleminden farklı açıklamalar yaptı. Özellikle Dersim olaylarına ilişkin değerlendirmeleri, devlet adına özür tartışmalarını gündeme taşıması ve helalleşme çağrısı, başörtüsü konusunu yasal güvenceye kavuşturma önerisi, parti tarihinde alışılmadık çıkışlardı. Helalleşme çağrısı, yalnızca geçmişte yaşanmış toplumsal ve siyasal çatışmaların aşılmasına yönelik bir girişim değil, aynı zamanda CHP’nin tarihsel rolüne ilişkin eleştirilerle yüzleşme ve farklı toplumsal kesimlerle yeni bir ilişki kurma çabası olarak da düşünülmüştü. Ancak geriye dönüp bakıldığında, büyük ölçüde tek taraflı kaldığı söylenebilir.
KK, belki de Alevi kimliği nedeniyle karşılaşabileceğini düşündüğü önyargıyı aşabilmek için siyasetini kurarken sağ seçmenin hassasiyetlerini giderek daha fazla göz önünde bulundurdu. Fakat bu çaba, sağ seçmen nezdinde kabullenilmesine yaramadığı gibi kendi siyasal tabanıyla arasına da mesafe koydu. Kendi kimliğini değiştirmek isterken aşırıya kaçıp kim olduğunu unutacak hale gelen bir kaçağın durumunda olduğu gibi, CHP de geçmişin gölgesinden kurtulmaya çalışırken asli özelliklerini yitirmenin sınırlarında dolanıyordu.
Özellikle 2018 sonrasında kurulan siyasal ittifaklar ve Altılı Masa oluşumu, CHP’nin kendine özgü kimliğiyle var olmasını zorlaştırdı. Mecelle’nin “kötülüğü defetmek fayda sağlamaktan önce gelir” kuralına benzer bir düşünüşle, AKP iktidarından kurtulmanın herhangi bir pozitif siyasi faaliyetten önce gelmesi gerektiği anlayışıyla kurulan bu benzersiz ortaklık, bir dönemin siyasetine damga vurdu. Saadet Partisi ile kurulan yakın ilişki, oy oranının ötesinde sembolik bir anlam taşıyordu. Uzun yıllar boyunca Cumhuriyet Halk Partisi ile aynı siyasal zeminde düşünülmesi güç bir partiyle yapılan ittifak, CHP'nin muhafazakâr seçmen nezdindeki algısını değiştirme girişiminin önemli bir parçasıydı. Saadet Partisi oy potansiyeli düşük bir partiydi, ama muhafazakâr kesim içinde belirli bir saygınlığı vardı. Benzer biçimde, AKP içinden çıkan DEVA Partisi ve Gelecek Partisi ile geliştirilen ilişkiler de CHP'nin daha geniş bir demokratik koalisyon oluşturma arayışının bir sonucuydu. Muhalif medya ekranlarında CHP’li, İYİ Partili, Gelecek Partili ve Deva Partili siyasetçiler, birbirlerinden pek de ayırt edilemeyecek biçimde, aylar boyu birlikte boy gösterdiler. Söylemleri şaşılacak ölçüde birbirine benzemeye başlamıştı; ittifaka zarar vermemek arzusu ve birbirlerinden farklarını vurgulamaktan uzak durma tercihleriyle bu partilerin asli özellikleri iktidar karşıtlığına indirgenmiş oldu.

Tarihsel yükler ve kimlik paradoksu
KK’nin ittifak ve siyasal dönüşüm projesinin önünde, başlangıçta yeterince görünür olmayan önemli bir engel vardı. CHP’nin tarihsel yüklerini hafifletmeye yönelik çabalar, zamanla, KK’nin kendi kişisel ve toplumsal kimliğiyle karmaşık bir biçimde iç içe geçmeye başladı.
Türkiye'de CHP, uzun yıllar boyunca yalnızca bir siyasi parti olarak değil, aynı zamanda belirli tarihsel, kültürel ve toplumsal anlamların taşıyıcısı olarak da algılanmıştı. Sağ muhafazakâr seçmen devletçilik, laiklik, bürokratik seçkinlik, merkezî otorite, tek parti dönemi ve çeşitli toplumsal travmalar gibi başlıkları CHP'nin kimlik kartına işlemişti. KK, CHP’nin Cumhuriyet’in kurucu partisi olmasını, modernleşme ve laiklik savunusunu fazla öne çıkarmadan, muhafazakâr kesimle benzerlik ve yakınlıklarını vurgulamaya çalıştı. Halkın içinden çıkmış, devlet için çalışmıştı, mutfağı herkesinkine benziyordu. Özellikle genel başkanlığının son yıllarında, belki kendisine yönelik “karizmatik olmayan lider” eleştirilerinin de etkisiyle, Erdoğan’ın karşısına örgüt olarak değil de kişi olarak çıkar gibi konuşmaya başladı. Ama o daha çok “ben” dedikçe, kişisel kimliğinin, yürüttüğü siyasi projenin önüne geçmeye başladığı görüldü.
Bu durum, paradoksal bir sonuç doğurdu. KK, Cumhuriyet Halk Partisi'nin tarihsel bagajını azaltmaya çalıştıkça, sanki bu bagajın önemli bir bölümü giderek daha fazla kendi şahsında yoğunlaşmaya başladı. Partiyi tarihsel yüklerinden azade kılma çabası, bu yüklerin sembolik temsilcisini giderek daha görünür hale getirdi. Sonuç olarak KK, CHP’nin geçmişiyle arasına mesafe koymaya uygun bir toplumsal kimliğe sahipken, yani tek parti döneminin mağduriyet hafızasıyla ilişkili bir toplumsal kökenden geliyorken muhafazakâr Sünni seçmen nezdinde eskinin mirasçısı olmaktan kurtulamamıştı.
Bu tuhaf paradoks, özellikle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde tüm açıklığıyla ortaya çıktı. KK, farklı siyasal gelenekleri bir araya getiren geniş bir toplumsal ve siyasal ittifak kurmayı başarmıştı. Ancak tam da bu süreçte, uzun yıllardır aşılmaya çalışılan tarihsel ve kimliğe ilişkin fay hatlarının önemli bir kısmının pek de ortadan kalkmadığı, yalnızca biçim değiştirdiği görüldü. KK’nin şahsı, bir yandan geniş bir uzlaşma projesinin merkezi hâline gelirken, diğer yandan Türkiye'nin çözülmemiş tarihsel ve toplumsal gerilimlerinin bir araya geldiği bir sembole dönüşmeye başladı. Geriye dönüp bakıldığında, bu durumun yalnızca seçim stratejileriyle, kampanya hatalarıyla veya siyasi tercihlerle açıklanmasının güç olduğu görülmektedir. Sanki KK, farkında olarak ya da olmayarak, Gandi, Bay Kemal, Demokrat Dede gibi lakaplardan sonra gelen Piro lakabının hakkını veriyor, sezgisel bilgeliğiyle kendini feda etmenin ilk adımlarını atıyordu.
Son yenilgi
İki bin yirmi üç Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kaybedilmesi, KK’nin uzun siyasi kariyerinin en ağır kırılma noktalarından biri oldu. Seçim yenilgisinin ardından ortaya çıkan toplumsal tepki, sıradan bir seçim mağlubiyetinin yarattığı hayal kırıklığından daha derin görünüyordu. Muhalif seçmenin önemli bir bölümü yalnızca bir seçimi değil, aynı zamanda uzun yıllardır yatırım yaptığı umutlarını, geleceğe ilişkin beklentilerini ve hatta yaşadığı ülkeyle kurduğu duygusal bağı da kaybetmiş gibi hissediyordu. Bu nedenle, KK’nin seçim sonrasında siyasi sorumluluğu üstlenerek kısa süre içinde görevini bırakmasını beklemek de doğal görünüyordu.
Ne var ki KK bunu yapmadı; beklenen çabuklukla sorumluluğu üstlenip liderliği bırakmadı. Bu tavır, seçim yenilgisinin yarattığı öfke ve hayal kırıklığını daha da büyüttü. KK’nin yıllar boyunca inşa ettiği dürüst, alçakgönüllü ve fedakâr siyasetçi imajı ciddi biçimde sorgulanmaya başlandı.
Rahatsızlık sadece parti içiyle sınırlı değildi. Altılı Masa, yirmi küsur yıllık AKP iktidarının ve özellikle son dönemlerdeki tuhaf Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi garabetinin yarattığı hasarı onarma ve parlamenter demokrasiye dönme şeklinde bir asgari müşterek üzerine kurulmuştu. Ancak işler yolunda gitmeyince, zaten seçimden kısa bir süre önce de bir kriz çıkmasına vesile olan Meral Akşener, aldatılmışlık, öfke ve pişmanlık duyguları içinde, “Kazanabilecek aday dedik ama anlatamadık; bundan sonra kendi yolumuzu çizeceğiz,” diyerek “hür ve müstakil” olarak yola devam edeceklerini söyledi.
DEVA ve Gelecek Partisi liderleri, CHP listelerinden seçime girmenin kendi özgün kimliklerini silikleştirdiğini ve CHP ile yan yana durmalarının katı bir dirençle karşılandığını belirttiler. Her iki parti de bolca “siyasi fırsatçılık” eleştirilerine maruz kaldı. Saadet Partisi ülkedeki kutuplaşmayı kırmak için Altılı Masa birlikteliğinin ahlaken ve siyaseten doğru olduğunu savunmaya devam etti. Ancak onlar da sahada muhafazakâr seçmenin ikna edilemediğini kabul etmek zorunda kaldılar.
Böylece Altılı Masa’daki merkez sağ ve muhafazakâr ortakların seçim sonrasında mutabık kaldığı görüş şu oldu: "Türkiye’de seçmenin yüzde 60-65’ini oluşturan sağ/muhafazakâr blok, ne kadar ekonomik kriz yaşarsa yaşasın, CHP liderliğindeki bir formüle oy vermeye ikna edilemedi." Böylece ittifak ortakları hızla kendi mahallelerine dönmeye ve CHP ile aralarına kalın duvarlar örmeye başladı.
Ardından gelen kurultay süreci de bu sorgulamayı sona erdirmedi. Özgür Özel'in genel başkan seçilmesi, yalnızca bir lider değişimi olmayıp, aynı zamanda KK’nin uzun yıllardır sürdürdüğü siyasal yönelimin de sorgulanması anlamına geliyordu. KK artık yalnızca seçimi kaybeden bir lider değil, kendi partisinin de geride bıraktığı bir liderdi. Ancak genel başkanlığı Özel’e bırakmak zorunda kalsa da, KK siyasal hayattan tamamen çekilmedi; kamuoyunda ve parti içinde oluşan beklentilerin aksine, CHP'nin geleceğine ilişkin tartışmalarda etkili bir aktör olarak kalmak istedi.

KK’nin ayrılışı ve CHP’nin yerel seçim zaferi
Altılı Masa’nın seçimdeki başarısızlığından sekiz, KK’nin genel başkanlıktan ayrılmasından beş ay sonra yapılan yerel seçimlere muhalif seçmenler büyük bir ümitsizlikle girdiler. Çoğu artık haberleri, ülke gündemini takip etmeyi bırakmıştı; çoğunda “ne yapılsa olmuyor” duygusu hakimdi. Artık ne sosyal medyadaki muhalif “eylemlere” katılacaklar, ne sandıklara sahip çıkmak için uzak ilçelerdeki kurullara katılacaklardı. İmza vermeyecekler, toplantılara ve gösterilere katılmayacaklardı. Her türlü göstergeye göre gerilemiş, hatta çökmüş haldeki ülkenin nihayet bir tepki vereceği yolunda ümit beslemeyeceklerdi. Yerel seçimlerin büyük bir yenilgiyle sonuçlanması mukadderdi. Ama sonuç hiç de beklendiği gibi olmadı. Her seçime büyük umutlarla girip sürekli hayal kırıklığı yaşayan muhalif seçmenler, bu kez hiçbir umut ışığı yokken, beklenenin tam aksine CHP'nin seçimden büyük bir zaferle birinci parti olarak çıktığına şahit oldular[3].
KK’nın o kadar arzu ettiği şekilde, CHP’nin “kendi geleneksel seçmeninin dışından, muhafazakâr ve milliyetçi seçmenden gerçekten oy aldığı” ilk seçim, işte o gittikten sonraki ilk seçimdi. Adıyaman, Kastamonu, Kilis, Afyon, Kırıkkale, Bursa, Balıkesir, Amasya ve Kütahya gibi illerdeki şaşırtıcı seçim başarısı, İstanbul’da Eyüp Sultan başta olmak üzere Üsküdar, Beyoğlu, Sancaktepe, Bayrampaşa ve Gaziosmanpaşa gibi uzun yıllardır iktidarın elinde olan ilçelerdeki başarıyla katmerlenmişti. KK’nin yıllardır peşinde koştuğu hedefe kendisinin devreden çıkmasından hemen sonra ulaşılması ve bunun partili seçmenin son derece demoralize, dağınık, umutsuz ve eylemsiz olduğu bir ortamda gerçekleşmesi, tarihin bir istihzası, talihin bir cilvesiydi.
KK’nin Mutlak Butlan olayındaki tutumunu anlamamız için şu iki olguyu akılda tutmalıyız: KK’nin CHP’nin tarihsel yüklerini hafifletmeye çalışırken paradoksal olarak bu yükleri kendi şahsında toplaması ve partisinin en umutsuz görünen anda kendisinin olmadığı bir liderlikle o hep istediği genişlemeyi yakalayarak birinci parti olması.
Yerel seçimlerden sonra KK’nin halefi, partinin yeni genel başkanı Özel, CHP için reklamlarda yapılageldiği gibi bir alt başlık, bir kartvizit unvanı geliştirdi: “Türkiye’nin Birinci Partisi”. Ancak siyaset zeminindeki tek büyük değişim CHP’nin liderliğinde ve ardından gelen seçim başarısında değildi. Beklenmedik gelişmelerin başlangıcı, siyasi jargona “Çin’e ancak Nixon gidebilir” ifadesiyle yerleşmiş olan meşhur bir siyasi ilkenin Türkiye versiyonuydu. Bu ifade, radikal ya da ideolojik olarak taban tabana zıt politikaların ancak o ideolojinin doğal temsilcisi sayılan kişiler tarafından hayata geçirilebileceğini; çünkü geçmişteki katı duruşlarının bu kişilere, tabanlarından veya muhaliflerinden gelebilecek “hainlik” suçlamalarına karşı siyasi bir kalkan sağlayacağını öne sürer. Bahçeli, fiziken olmasa da İmralı’ya gitmiş, Abdullah Öcalan’ın Meclis’te konuşmasından ve umut hakkına sahip olmasından söz etmişti. Böylelikle yine sıradan bir insan için anlaşılabilir olmayan havari tavrını sürdürmüş, “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmet'ler makama, Demirtaş yuvasına dönmeli” diyerek belki kendisinden başka kimsenin söyleyemeyeceği bu sözlerle Kürt meselesindeki kırk yıllık sahneyi değiştirecek bir hareketi başlatmıştı.
Bu beklenmedik çıkışı, birkaç yıl önce kimsenin tasavvur edemeyeceği başka olağandışı gelişmeler izledi. Önce İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı ve ilan edilmiş cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu hapse atıldı; ardından da birçok başka belediye başkanı ve partili birer ikişer Silivri ve diğer cezaevlerinin yolunu tuttu. On dokuz Mart 2025’teki bu hareketin beklenmedik bir sonucu daha oldu. O güne dek çalışkanlığı, belagati ve tecrübesiyle partinin önde gelen üyelerinden biri olan, ancak genel başkan olduktan sonra bile, KK’den farklı olarak Cumhurbaşkanlığı için kendisini değil, “santrfor” unvanını yakıştırdığı İmamoğlu ve Yavaş’ı öne çıkaran Özgür Özel, tutuklamaların ardından günler boyu yapılan Saraçhane mitinglerinde halkla ilişki kurdukça liderliğini geliştirdi. Anteus’un toprağa değdikçe güçlenmesi gibi, Özel de kalabalıklarla buluştukça güçleniyordu. Kısa sürede halkın gözdesi olmaya doğru evrilen, siyaset alanını sokaklara, meydanlara doğru genişleten, gözünü kırpmadan muhalefetin kalesi diye bilinen yerlerde mitingler yapıp gösterişli kalabalıklar toplayabilen güçlü bir lidere dönüştü.
KK, siyasal gücünü büyük ölçüde parti örgütünün iç dengelerinden alan bir liderdi. Özgür Özel ise özellikle 19 Mart sonrasında siyasal ağırlığını giderek daha fazla meydanlardan ve doğrudan halkla kurduğu ilişkiden almaya başladı. KK’nin bu dönüşümü gözden kaçırmış olabileceğini düşünmek onu fazla hafife almak olur. Ama zaten KK’nin tüm siyasi yaşamı boyunca başına gelen de bu değil miydi: Hafife alınmak?
René Girard’ın günah keçisi kuramı
Bir kişi başarısızlıklarını, itibarsızlığını ve tarihsel yenilgisini başkalarının özgürleşmesinin aracı hâline getirmeyi bilinçli olarak seçip kabul edebilir mi? Arınmadan söz edip bir Orta Çağ çilecisi gibi acıyla arınan bir insan hâline gelebilir mi? Butlan döneminde KK’nin davranışlarını anlayabilmek için zahirden öte bir açıklama, batına dönük bir kavrayış mümkün müdür?
KK’nin Fransız düşünür ve antropolog René Girard’ın çalışmalarını ne ölçüde bildiğini kestirmek zordur. Ancak bazı konuşmaları ve yazıları, onun siyasi hayatının son dönemlerinde klasik seçim stratejileri kadar antropoloji ve dinler tarihiyle de ilgilenmeye başladığını düşündürmektedir. KK, bilindiği üzere, memuriyet kariyerinin erken dönemlerinde Maliye Bakanlığı'nda Hesap Uzmanı olarak çalışmış ve bir yıl süreyle Fransa’da kalmıştı. Biyografisinde sıklıkla gözden kaçırılan bu ayrıntı, Fransız düşünürle belki çok daha önceleri, ta yetmişli yıllarda tanışmış olabileceğini akla getirmektedir. Zira içinde daima dışarıdan görünenden fazlasını barındıran KK’nin, TBMM sitesindeki sayfasında yalnızca orta düzey olarak belirtilen Fransızcasının esasen hangi seviyede olduğunu bilmek de kolay değildir[4].
Her durumda, KK’nin siyasi serüveninin son dönemini Girard’ın geliştirdiği kavramlardan bütünüyle bağımsız olarak açıklamak giderek zorlaşmaktadır. Zira KK’nin siyasi pratiği, Girard'ın kuramını şaşırtıcı ölçüde içselleştirmiş bir siyasetçinin davranışlarını andırmaktadır. Ancak daha fazla kafa karışıklığına meydan vermeden, neden böyle düşündüğümüzü açıklayabilmek için, çok genel de olsa, René Girard’ın kuramını özetlemeliyiz.
Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olan René Girard’ın günah keçisi kuramını anlayabilmek için, Girard’ın düşüncesinde önemli bir yer tutan ve aslında günah keçisi ihtiyacının doğmasını da açıklayan “mimetik (taklitçi) arzu” kavramıyla başlamalıyız. Girard’a göre insanın açlık, susuzluk, barınma ve benzeri biyolojik ihtiyaçları doğrusaldır, yani doğrudan nesneye yönelir. Ancak iş “arzu”ya (itibar, statü, aşk, başarı, güç) geldiğinde işler değişir. Girard, arzu söz konusu olduğunda hiçbir zaman özne ile nesne arasında doğrusal bir bağ olmadığını, arzunun her zaman üçgen bir yapıya sahip olduğunu söyler. Yani özne, neyi arzu edeceğini bir modelden, bir “öteki”den öğrenir. Bu model tarihsel bir şahsiyet, ünlü bir sanatçı ya da kurgusal bir kahraman gibi özneye uzak bir ötekiyse, arzulama biçimi dışsal dolayımdır. Öte yandan, modelin bir arkadaş, meslektaş, kardeş ya da komşu gibi yakın biri olduğu durumlarda içsel dolayımdan söz edilir. Bu ikincisinde, yani içsel dolayımda, başlangıçta insanları birbirinden ayıran farklar giderek silinir, rakipler birbirini taklit ettikçe “mimetik ikizler” haline gelirler. Böylelikle rakibi yenmek nesneyi elde etmenin önüne geçer.
Mimetik olan yalnızca arzu değildir; rekabet ve düşmanlık da taklit yoluyla yayılabilir. Çatışma daha geniş bir topluluğa bulaştığında, herkesin herkesle karşı karşıya geldiği bir mimetik kriz ortaya çıkar. Girard’ın toplumsal krizlerde dikkat çektiği noktalardan biri budur: yalnızca anlaşmazlıkların çoğalması değil, kimin haklı, kimin haksız; kimin dost, kimin düşman; kimin fail, kimin mağdur olduğunu belirleyen ayrımların da giderek bulanıklaşması.
İşte günah keçisi mekanizması böyle bir ortamda ortaya çıkar. Dağınık halde dolaşan öfke ve şiddet, bir anda tek bir kişi ya da grup üzerinde toplanır. Topluluğun üyeleri birbirleriyle çatışmayı bırakıp aynı kişiye yöneldiklerinde, daha önce mümkün olmayan bir fikir birliği ortaya çıkar. Kurban gerçekten krizin nedeni olduğu için seçilmiş değildir; fakat herkesin öfkesini üzerinde toplayabilecek elverişli bir hedef hâline geldiği için giderek bütün kötülüklerin kaynağı gibi görünmeye başlar. Böylece birbiriyle çatışan kesimler en azından geçici bir süre için ortak bir hedef etrafında birleşebilir. Kurbanın kovulması, öldürülmesi ya da etkisiz hâle getirilmesinin ardından gerilimin yatışması, topluluğun gözünde onun suçluluğunu doğrular: Demek ki felaket gerçekten ondan kaynaklanıyordu. Ancak burada Girard’ın işaret ettiği tuhaf bir dönüşüm yaşanabilir. Krizin sona ermesini sağlayan kişi, topluluğu önce mahveden, sonra da kurtaran biri olarak gizemli bir kudrete sahipmiş gibi görülür ve nefret edilen kurban zamanla kutsal bir figüre dönüşebilir. Günah keçisinin hem lanetlenebilir hem de sonradan kutsanabilir olması, kuramın ilginç paradokslarından biridir.
Günah keçisi mekanizmasının çalışması için bir toplumsal kriz ortamının gerekliliğinden söz ediyorsak, son yıllarda, Türkiye’nin bu bakımdan bir laboratuvar işlevi görebilecek dört başı mamur bir kriz ülkesi haline geldiğini belirtmeliyiz. Ekonomik, siyasi, askeri, hukuksal, eğitsel ve ahlaki krizler ülkeyi adeta esir almıştır. Değerler ve anlamlar kaybolmuş, haklı haksıza karışmış, kimin fail, kimin mağdur olduğu belirsizleşmiş; güvenilir ne kurum ne de kişi kalmıştır. Herkesin yakındığı ama herkesin katkıda bulunduğu bir felaket ortamı, güçlü duyguların toplumu sarmasına yol açmıştır. Böylesi bir ortamda, günah keçisi mekanizmasının işe koşulmasına davetiye çıkaran toplumsal krizlerin varlığı yadsınamaz.
Günah keçisi mekanizması büyük ölçüde bilinçsizdir. Toplum da kurban da bu mekanizmanın farkında değildir. Fark edileceği gibi, bizim önermemiz açısından burada bir sorun var. Girard’ın tarif ettiği klasik günah keçisi mekanizmasında kurbanın bu rolü bilinçli biçimde üstlenmesi söz konusu değildir. Çünkü mitolojik ve antropolojik örneklerde böyle bir durumla pek karşılaşılmaz. Ancak belki de Girard'ın kuramı tamamlanmış bir teori olarak değil, üzerinde bazı küçük düzeltmeler yapılması gereken büyük bir keşif olarak görülmelidir. Kanımızca bu düzeltmelerden biri, günah keçisinin kimi zaman rolünü isteyerek üstlenebileceği ihtimalidir.
Girard’ın Hıristiyanlık yorumunda buna yakın bir örnek vardır. Hz. İsa’nın öyküsü de bir bakıma günah keçisi mekanizmasının bütün unsurlarını taşır; kalabalık birleşir, suç tek bir kişide toplanır ve kurban edilir. Ancak İnciller, mitolojik anlatılardan farklı olarak kurbanın suçluluğunu onaylamaz, onun masumiyetini görünür kılar. Girard’a göre İsa’nın yaptığı, günah keçisi mekanizmasını açığa çıkarmak; insanların barışı masum bir kurban üzerinde birleşerek sağladıkları kadim düzeneği teşhir etmektir.
KK ise mekanizmayı teşhir ederek işlemez hâle getirmek yerine, onu bilinçli ve özgeci bir siyasal amaç için kullanmanın mümkün olduğunu düşünmüş olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, KK ne Girard’ın tarif ettiği mekanizmanın sıradan bir kurbanıdır ne de İsa gibi onu teşhir etmeye çalışan bir kişi. O, mekanizmayı fark edip onu başkalarının yararına kullanmaya karar vererek yepyeni, üçüncü bir yol bulmuştur.

KK’nin serüveninde Girard Kuramı’nın vücut buluşu
Buraya kadar anlattığımız siyasi tarih bu gözle yeniden değerlendirildiğinde bazı tuhaflıklar anlam kazanmaya başlar. KK yıllarca CHP’yi tek parti dönemi, devletçilik, seçkincilik, laiklik tartışmaları ve sağ siyasetin “CHP zihniyeti” başlığı altında topladığı tarihsel çağrışımlardan uzaklaştırmaya çalışmış; helalleşmeden başörtüsüne, Saadet Partisi ile yakınlaşmadan Altılı Masa’ya kadar bunun için büyük siyasi riskler almıştı. Sonuçta iktidarı değiştirememiş, fakat paradoksal biçimde, kurtulmaya çalıştığı yüklerin giderek daha büyük bir bölümü kendi adıyla özdeşleşmişti.
2023 yenilgisinden sonra görevini hemen bırakmaması bu açıdan yeni bir anlam kazanır. Kamuoyunda siyasi hırs, gerçekliği kabul edememe ve koltuğa tutunma olarak yorumlanan ısrar, aynı zamanda kendisine yönelen öfkenin dağılmasını da engellemişti. KK sahneden hemen çekilse belki öfke başka hedeflere yönelecek, yenilginin sorumluluğu partiye, ittifaka, adaylara ve seçmene dağılacaktı. Oysa o bir süre daha orada kalarak bütün şimşekleri üzerinde toplamaya devam etti.
Ardından kurultayı kaybetti ve genel başkanlıktan ayrıldı. Bundan yalnızca birkaç ay sonra CHP, KK’nin yıllarca gerçekleştirmeye çalıştığı hedefe ulaştı: Oy aldığı seçmen kitlesini genişleterek birinci parti oldu. Sıradan bir gözlemci için bu şaşkınlık yaratabilecek bir gelişmeyken, KK’nin bu sonuç karşısında herkes gibi şaşırdığını düşünmek için bir neden yoktur. Günah keçisi mekanizmasını yeterince iyi kavramışsa, kendi şahsında toplanan ağırlıklarla birlikte sahadan çekildiğinde geride bıraktığı partinin hafifleyeceğini öngörmüş olması mümkündür.
Böylece görevin tamamlandığı düşünülebilirdi. KK bundan sonra yeni ofisinde memleket meseleleri üzerine çalışabilir, zaman zaman yazılarıyla kamuoyuna kendisini hatırlatabilir ve yüksek ideallerine daha sakin bir hayat içinde hizmet edebilirdi. Ne var ki gelişmeler buna izin vermedi.
İmamoğlu’nun tutuklanması, CHP’li belediyelere yönelik operasyonların yaygınlaşması ve muhalefetin yeniden ağır bir kuşatma altına girmesiyle siyasal denge değişti. Özgür Özel, meydanlarla doğrudan ilişki kurdukça güçlenmişti; fakat bir tür yeni çözüm sürecinin yürütüldüğü ve DEM’in iktidarla yeni bir ilişki kurduğu mevcut koşullarda, muhalefete yönelik baskının ağırlık merkezi de giderek Özel’in ve CHP’nin üzerine kaymıştı. Bu sırada alttan alta mutlak butlan ihtimali gündelik siyasetin konuları arasında boy göstermeye başladı. KK, muhtemelen herkesten önce, kendisine son bir görev düştüğünü anlamış olmalıydı.
Mutlak butlanla yeniden genel başkanlığa dönmeyi kabul etmek, sıradan bir siyasetçi açısından düşünülebilecek en yıkıcı tercihlerden biriydi. Kendisini yıllarca desteklemiş seçmenlerin nefretini kazanacağını, siyasi hayatının olumlu sayılabilecek hemen bütün hatırasını sileceğini, hırs, ihanet ve koltuk düşkünlüğüyle suçlanacağını öngörmemesi mümkün değildi. Ancak Girardçı açıdan bakıldığında bunlar, kararın sakıncaları değil; tam tersine işe yarayacağının belirtileriydi. İşlerin bu şekilde tecelli etmesi, KK’yi bir yandan üzer, yaralar ve alçaltırken, bir yandan da üzüntünün büyüklüğü, yaraların derinliği ve aşağılanmanın yıkıcılığı nispetinde onun fedakârlığı ve veli tavrı daha belirgin hale gelmektedir.
KK’nin genel başkanlığı yeniden istediği, hatta gasp ettiği izlenimi öncelikle liderlik makamını güçlü bir arzu nesnesi hâline getirecekti. Mimetik arzunun yasaları gereği, kendisinin koltuğa gösterdiği bu olağanüstü bağlılık, başkalarının da liderliği ve yeni bir siyasal başlangıcı daha büyük bir azimle istemesine katkıda bulunabilirdi. Daha önemlisi, KK’ye yönelen öfke de mimetik biçimde yayılacak; birbirinden farklı muhalif kesimleri aynı hedef etrafında birleştirecekti.
Bu durumda KK’nin dönüşünün gerçek hedefi genel başkanlık koltuğu değil, öfkenin yönüydü. İktidarın baskısıyla yıpranan Özel yönetiminden yükü alacak, partiyi yeniden kendi karşısında birleştirecek ve muhalefetin enerjisinin dağılmasını önleyecekti. Üstelik mutlak butlan sonucunda parti kendilerinden alınırsa, Özgür Özel ve arkadaşları yüz yıllık CHP’yi kendi iradeleriyle terk etmiş, tarihsel mirasa ihanet etmiş insanlar durumuna düşmeyeceklerdi. CHP’nin adı, eski örgütsel gövdesi ve onunla birlikte taşınması giderek güçleşen tarihsel ağırlıkları KK’de kalırken, yeni bir siyasal hareket temiz bir başlangıç yapabilecekti. Başka hangi şartlarda CHP’den ayrılmak bu kadar anlaşılabilir, hatta zorunlu görünebilirdi?
Okur, böylesine ağır bir nefret ve aşağılanma ile karşılaşma cesaretine inanmakta güçlük çekecek ve bu denli düşkün bir tercihin arkasında böylesine soylu bir iradenin durduğuna ihtimal vermeyecektir. Ancak edebiyat bize günahkarla aziz arasındaki yakınlıktan söz etmez mi? Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de Zosima karakteri üzerinden, günahın ve aşağılanmanın insanı arınmaya götürebileceğini; Zosima’nın kibirli ve taşkın geçmişinin onu Tanrı’ya ve mutlak sevgiye yaklaştıran dönüşümün başlangıcı olduğunu göstermez mi?
Freud’un psikanalitik değerlendirmesinde erdem ölçütü daha katıdır; üstat, önce günah işleyip sonra pişman olmanın, hele bunu tekrarlamanın, erdemin ucuza kapatılması anlamına gelebileceğini öne sürmüş; Dostoyevski’nin romanlarında böylesi karakterlere ulviyet atfedilmesine de itiraz etmiştir. Ona göre ahlaklı kişinin, ayartmayı kalbinde hisseder hissetmez, ona teslim olmaksızın karşı koyması gerekir. Ama ey sevgili okur, yazının sonlarına geldiğimiz bu anda KK’nin davranışının Freud’un katı ölçütünü de çok aşan bambaşka bir seviyeye ulaştığını teslim etme zamanımız gelmiştir. Burada söz konusu olan, günahın ardından pişmanlık duyarak erdemliliğe yönelmek değildir; ayartıya daha en başından itibaren karşı koyacak kadar azizane davranabilmek de değildir. KK’nin yaptığı, yüce bir amaç uğruna günahkâr görünmeyi göze almak, baştan çıkmaya boyun eğmiş bir düşkün görünümüne bürünüp her türden insanın nefretini üzerinde toplamak; böylelikle bilinçli bir seçimle kendini günah keçisi haline getirerek tahrip etmektir.
KK, arınmadan söz ederken acıyla arınanın kendisi olacağını çoktan kabul etmiştir. İtibarından, gururundan, iyi hatırlanma ihtimalinden arınmaya peşinen razı olmuştur. Davranışlarının ardındaki yüksek feragat duygusunu açığa vuramadan, yalnızca kendisinin bildiği o içsel ulviyeti sürdürecek; dışarıdan gelecek hakaret ve aşağılanmalara katlanmaya, tarihe utanç bahsinde geçmeye razı olacaktı.
Girard’ın kuramında günah keçisi, sıklıkla ortadan kaldırılmasının ardından huzurun geri dönmesi nedeniyle, bir zamanlar kendisini lanetleyen topluluk tarafından kutsallaştırılır. Ama KK’nin fedakârlığının kusursuz biçimde tamamlanabilmesi için ne yazık ki bunun da gerçekleşmemesi gerekecektir. Böylesi bir kader karşısında durumu biraz da olsa anlayabilen bizlerin yapabileceği belki de tek bir şey vardır: KK’nin “sert muhalefet” yapmaya gayret ederken söylediği ve aslında o en sevimli yanını ortaya çıkaran ünlü sözlerini tekrarlamak: “Böyle bir şey olabilir mi?”
Kaynakça
DEMİR, Türkay, “Demokrasi Havarisi Devlet Bahçeli”, T24
DOSTOYEVSKİ, Fyodor Mihayloviç, Karamazov Kardeşler, çev. Nihal Yalaza Taluy, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2007.
FREUD, Sigmund, “Dostoevsky and Parricide”, The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXI, çev. ve haz. James Strachey, London: Hogarth Press, 1961, s. 177–194.
GIRARD, René, Günah Keçisi, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Kanat Kitap, 2005.
GIRARD, René, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat: Edebî Yapıda Ben ve Öteki, çev. Arzu Etensel İldem, İstanbul: Metis Yayınları, 2001.
GIRARD, René, Şiddet ve Kutsal, çev. Necmiye Alpay, İstanbul: Kanat Kitap, 2003.
KOÇAK, Orhan, “Sunuş”, René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat: Edebî Yapıda Ben ve Öteki içinde, çev. Arzu Etensel İldem, İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 9–18.
ÖZARSLAN, Osman, “Böyle Bir Şey Olabilir mi?”, Birikim Güncel, 4 Eylül 2017. https://birikimdergisi.com/guncel/8490/boyle-bir-sey-olabilir-mi
[1] Demokrasi havarisi Devlet Bahçeli
[2] Sözcük batıl olma, haktan uzak, boş ve temelsiz olma anlamına gelmektedir; hukuk dilinde de hükümsüz olmayı ifade eder.
[3] Bu satırların yazarı bunun böyle olacağını öngörmüş, neden böyle olacağını da gerekçeleriyle açıklamıştı.
[4] KK, Girard’ı o dönemde okumadıysa bile, bu seçkin düşünürü 2000’lerin başında önce Metis Eleştiri dizisinde, ardından Kanat Kitap’ta yayımladığı kitaplarla tanıtan Orhan Koçak’ın çalışmalarından öğrenmiş olabilir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


