T24’e erişim engeli: Bağla(ntıla)ra saldırı

T24’e erişim engeli: Bağla(ntıla)ra saldırı

Erişim ve bağlantı sözcükleri pek çok çağrışıma kapı açıyor. T24’e erişim engeli var ve bağlantıları şimdilik açamıyoruz. Bu bağlantıların açılabilmesi için T24’le bağımızı güçlendirmeye yöneliyoruz. Benim gözümde T24, yazının ara başlıklarında değindiğim yerlerde ikamet eder. Ortak gerçeklik alanını kurma işlevini yerine getirir, düşünebilmemiz için veriler ve bu verileri taşıyan bir kap sağlar, üçüncü alanın vazgeçilmez unsurlarındandır ve bunu yapabilmek için hakikate sadakat ilkesinden taviz vermez. Oysa “propaganda” hakikate saygının kaybolduğu yerde başlar ve bu nedenle de benim için “propaganda” yapmayı T24’le yan yana düşünmek, hayli zengin bir düş gücünün ifadesi olmaktan başka bir anlama gelmez

T24’e erişim engeli: Bağla(ntıla)ra saldırı

T24’ün tüm içeriklerine erişim engeli kararıyla, yıllardır irtifa kaybeden yargı erkinin uygulamaları yeni bir seviyeye indi.  Türkiye’nin en büyük bağımsız haber sitesinin okurlarıyla yazarları arasına haksız gerekçelerle bir yasak, bir engel, giderek artan bir hasret girdi. Bu kararın hukuki açıdan ne kadar çürük ve temelsiz olduğu, hukukçu ve gazeteci yazarlar tarafından gayet açık bir şekilde ortaya konuldu. Esasen, basın ve ifade özgürlüğü ile haber alma hakkı açısından bu yargı kararının dayanaktan yoksun olduğunu görmek için uzmanlığa da gerek yok.

T24’ün ardından, en çok izlenen haber kanallarından Halk TV’ye de kayyım atanmasıyla yazılı ve görsel haberciliğe büyük bir engel konulmuş oldu. Tanınmış gazetecilerden İsmail Saymaz yine ev hapsinde, Murat Ağırel ise ev hapsindeyken gözaltına alındı. Kendisi de sudan bir sebeple aylarca cezaevinde kalan Fatih Altaylı’nın sözleri, kararların karakuşiliğini özetliyor: “Murat Ağırel, fon soruşturmasında karşı tarafa sormadan haber yaptığı için ev hapsinde; Sarıgül soruşturmasında ise karşı tarafa sorduğu için gözaltında.”

Erdoğan’ın şimdilerde sık sık dolaşıma sürülen eski videolarında adaletten, demokrasiden, çoğulculuktan ve insanca yaşama hakkından yana nice güzel sözler var. Geldiğimiz yere bakın: Yirmi otuz yıl öncesine ait bu videolar, bir tür kara mizah unsuru olarak muhalifler tarafından paylaşılıyor. Zira bu videolardaki söz ve tutumların fersah fersah uzağında, zulme varan bir baskı yönetiminin altında yaşıyoruz. Son on yıla damgasını vuran uygulamalarıyla giderek akıl ve vicdandan uzaklaşıp yürütmenin bir enstrümanı haline gelen yargı eliyle, Fikret’in yüz on küsur yıl önce dediği gibi “Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi.” Düşündüğümüzü ifade etmenin sonuçlarına bakarak düşünmekten de korkar hale geldik. Ama düşünemez ve düşündüğümüzü ifade edemezsek boğuluruz, öyle bir hayat artık insana yakışır bir hayat olmaktan çıkar.

Ortak gerçeklik

Düşünebilmek için hoşumuza gitmeyen gerçeklerle de karşılaşabileceğimiz bir alana ihtiyacımız var. Bağımsız ve meslek etiğine bağlı gazetecilik, bu alanın kurulması için vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. “Ortak gerçeklik” derken elbette herkesin aynı şeyi düşünmesinden söz etmiyorum. Ortak gerçeklik, aynı olay hakkında farklı görüşlerin olduğu, iddiaların sınanabildiği, yanlışların düzeltilebildiği bir alandır. Bu alandaki insanlar anlaşamayabilir, ama birbirlerine gösterebilecekleri olgular, başvurabilecekleri kayıtlar ve sorabilecekleri sorular vardır.

Gerçeklikle kurduğumuz ilişkinin güçlüklerinden biri, onun isteklerimize uymamasıdır. Dış dünyada, bizim onayımıza ihtiyaç duymadan var olan insanlar, olaylar ve düşünceler vardır. Olgunlaşmanın bir yönü de bunların varlığını tanıyabilmek; hoşnutsuzluğumuzu, korkumuzu ve öfkemizi onları yok etmeye kalkışmadan taşıyabilmektir.

Sorulduğunda, hepimiz gerçeğe bağlı olduğumuzu belirtiriz ama bazen (belki de sık sık) gerçeği bilmekten kaçınırız. Gözlerimiz, başkalarının örtbas ettiklerini görmekte keskindir; ama kendi bağlılıklarımızı tehdit eden şeylere karşı kör olabiliriz. Yine de bu ortak insani zaaf ile devlet gücünü kullanarak başkalarının bilgiye erişimini engellemek arasında büyük bir fark vardır. Bir iktidarın sahip olduğu güce dayanarak, duymaktan rahatsız olduğu şeyi başkalarının da duyamayacağı hale getirmesi, en hafif deyişle bir tahakküm tavrıdır.  

Yasağın dışarıdan içeriye taşınması

Bir başka önemli boyut şudur: Yasak, doğrudan hedef aldığı içerikleri engellemenin ötesinde, benzer bir müdahalenin kendilerine de yönelebileceğini düşünen kişilerin davranışlarını önceden değiştirmelerine yol açar. Sansür, yalnızca yazılmış olana yönelik bir engelleme değildir; henüz yazılmamış olana da engel koyar. Bir konuyu seçerken, bir cümle kurarken, bir haberi paylaşırken muhtemel yaptırımı hesaplamaya başlıyorsak, özgürce düşünmek ve hakikatle beslenmek elimizden gitmiştir artık.

Böylesi bir ortamda dışarıdaki engel insanın düşünme sürecinin içine yerleşebilir. Zihin merak ettiği şeyin peşinden gitmeden önce onun bedelini hesaplar. İnsanlar ne düşündüklerini söylemekten çekinirken, zamanla ne düşündüklerini kendilerinden de saklamaya başlar mı?

Freud, güç sahibi biriyle ilişkide olan zayıf tarafın duygu ve düşüncelerini gizlemek zorunda kalabileceğini belirtmişti.[2]Bazı belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin AKP’ye geçmesi olayını düşünelim. Birbirine hayli benzeyen süreçlerde, önce böyle bir şeyin olmayacağını kesin bir dille ifade ediyorlar, ardından da saf değiştiriyorlar. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı bu yılın başında böylesi bir saf değiştirmenin kendisi için kabul edilemez olduğunu, annesinin ve eşinin de bunu kabul etmeyeceğini söylemişken, bugün böyle davranabiliyorsa, bunun sıradan bir aydınlanma haliyle açıklanamayacağını düşünmeden edemeyiz. Böyle bir durumda kişinin ne yaptığını bilerek iktidar karşısında rol yapıyor olması da rolün zamanla içselleşmiş olması da mümkün; hangisi olduğunu bilemiyoruz. Eğer bu kişiler en basit samimiyet testinden geçip, yasal bir zorunluluk olmasa da unvan ve makamlarını bırakarak saf değiştirebilselerdi (aynı şekilde, onları kabul eden taraf da “transferleri” unvan ve makamlarından yararlanmaksızın yapabilseydi) durum farklı olurdu. O durumda bu belediye başkanlarının tercihlerine kişisel bir siyasi tutum olarak bakabilirdik. Belki yine bu tercihi beğenmez, hatta kınardık. Ama karşımızda bir makamı değil, bir kişiyi görürdük. Saf değiştirme olayları tekil olmayıp iktidarın seçimle kazanamadığı makamları “ele geçirme” stratejisinin bir tezahürü olduğunda, bu olaylardaki kişilerin kendilerini bir kabuğa indirgediklerini belirtmekten geri duramayız.

Hakikate ihtiyacımız

Hakikat kimsenin tekelinde değildir; bilimsel olanlar da dahil, hakikate ilişkin bilgilerimiz değişebilir. Ama hakikate ulaşma gayretinin nasıl olabileceği konusunda anlaşabiliriz. Düşünce ve ifade özgürlüğü en geniş sınırlarıyla yaşanmadığında, hakikate giden yollar kapanır. Bion, bedenin besine bağlı olması gibi sağlıklı zihinsel gelişimin de hakikate bağlı olduğunu; hakikate saygısızlığın ruhsal açlığa ve bodur kalmış bir büyümeye yol açtığını söylemişti.[3]Tabii, Bion bunu klinik bir önerme olarak söylüyor, ben bir analoji olarak kullanıyorum. Konumuza uyarlayarak şöyle diyorum: Haber, kolektif deneyimin düşünülebilir hâle gelmesinin hammaddesidir ve gazete, bir toplumun alfa işlevinin (ham yaşantıyı işleme) araçlarından biridir. Yani haber alma hakkı beslenme hakkı gibidir.

Bağımsız gazeteciliğin önemi buradadır. Bağımsız gazetenin işlevi, belirli bir hakikati dayatmak değil; toplumun onu düşünebileceği bir alanı açık tutmaktır. Erişim engeli hakikati yok etmez, ama onun taşınabileceği kabı ortadan kaldırmaya çalışır. Bion, “Yalanın onu düşünecek bir düşünüre ihtiyacı vardır. Hakikatin ya da doğru düşüncenin ise bir düşünüre ihtiyacı yoktur” demişti.[4] Bunu şöyle okuyabiliriz: Yalan bir fail ister; hakikat ise yalnızca bir kap. Hakikatin varlığı düşünüre bağlı olmasa da düşünür için hakikat zorunludur. Engel yaşanmış olanı yaşanmamış kılamaz ama hakikate ihtiyacı olan bizlere, düşünme kapasitemize zarar verir.

Üçüncü alanın kaybı

Daha önce özellikle kutuplaşmış toplumsal yapılarda üçüncü alanın önemini vurgulayan yazılar yazmıştım.[5]  Bu üçüncü alanı oluşturan kurum ve yapıların en önde gelenlerinden biri bağımsız ve özgür medyadır. Psikanalitik bakımdan üçüncü konum, içinde bulunulan ilişkiye dışarıdan bakılmasını kabul edebilmekle ilgilidir. İktidar bir olay ya da durum hakkında bir açıklama yapar, bir değerlendirmede bulunur; örneğin hem ekonomiyi hem de siyaseti etkileyen “fon krizi” gibi bir olay hakkında. Kişiler, kendi yaşadıklarıyla bunu karşılaştırır. Bağımsız medya bu ilişkiye başka tanıklıklar, belgeler ve sorular getirir. Taraflar, kendi gördüklerinin tek mümkün görünüm olmadığını fark etmek ve ötekinin ayrı bir zihni olduğunu tanımak durumundadır.

Bu konum daraltıldığında ilişki “Ben bildiririm, sen kabul edersin” biçimine dönüşür. İktidar dışında kalanların bilgiyi değerlendiren bir özne olma alanı küçülür. Burada mesele, hangi görüşün daha doğru olduğundan ayrı olarak, neyin doğru olduğunu araştırmaya ve düşünmeye kimlerin katılabileceğine tek taraflı olarak karar verilmesidir.

T24 çalışanları 

Böylesi zamanlarda dayanışma, genellikle durumu değiştirmeye gücü yetmeyenlerden gelse de hayati önem taşır. Haksızlığa uğrayanlar için bir başkasının “olanı görüyorum” demesi değerlidir. Yaşanan müdahalenin olağan veya önemsiz görüldüğü durumlarda, bu tanıklık kişinin kendi değerlendirmesine olan güvenini korumasına yardımcı olabilir.[6]

Dayanışmayı sıcak bir duyguyla sınırlamamalı; okuyarak, emeği görünür kılarak, erişimi ve maddi devamlılığı destekleyerek, yani bu tanıklığa somut biçimler kazandırarak sürdürmeliyiz. İnsan yaptığı işin değerine inanırken de yorulabilir. Haksızlığa uğradığını bilirken çaresizlik hissedebilir. O yüzden sürekli cesaret ve sebat talep eden bir dil kullanmak yerine dayanışmanın türlü yollarını bulmak zorundayız.

Erişim ve bağlantı sözcükleri pek çok çağrışıma kapı açıyor. T24’e erişim engeli var ve bağlantıları şimdilik açamıyoruz. Bu bağlantıların açılabilmesi için T24’le bağımızı güçlendirmeye yöneliyoruz. Benim gözümde T24, yazının ara başlıklarında değindiğim yerlerde ikamet eder. Ortak gerçeklik alanını kurma işlevini yerine getirir, düşünebilmemiz için veriler ve bu verileri taşıyan bir kap sağlar, üçüncü alanın vazgeçilmez unsurlarındandır ve bunu yapabilmek için hakikate sadakat ilkesinden taviz vermez. Oysa “propaganda” hakikate saygının kaybolduğu yerde başlar[7] ve bu nedenle de benim için “propaganda” yapmayı T24’le yan yana düşünmek, hayli zengin bir düş gücünün ifadesi olmaktan başka bir anlama gelmez. 


[1] Başlıkta yazı içinde de atıf yaptığım Bion’un bir makalesinden esinlenmekten kendimi alamadım. Bion, “Attacks on Linking” (1959).  Bu makalede anlatılan çok kısa olarak şudur: Kişiliğin psikotik kısmı nesnelere değil, onlar arasındaki bağlara saldırır. Bunun sonucunda zihin deneyimleri birbirine bağlayamaz, düşünme kapasitesi zarar görür.

[2] Sigmund Freud, Rüyaların Yorumu, SE IV, s. 141-142.

[3] Wilfred Bion, Transformations, Maresfield/Karnac, 1984 baskısı, 3. Bölüm, s. 38.

[4] Wilfred Bion, Attention and Interpretation, London, Tavistock, 1970, 11. Bölüm, s. 102-103.

[5] Türkay Demir, Bağımsız yargı ve özgür medya gibi kurumların etkilerini yitirdiği bir toplumda kaçınılmaz sonuç: Ya failiz ya mağdur! https://t24.com.tr/yazarlar/turkay-demir/bagimsiz-yargi-ve-ozgur-medya-gibi-kurumlarin-etkilerini-yitirdigi-bir-toplumda-kacinilmaz-sonuc-ya-failiz-ya-magdur,55307?_t=1792459010925

Türkay Demir, Sosyal medyadan üçüncü olur mu? https://t24.com.tr/yazarlar/turkay-demir/sosyal-medyadan-ucuncu-olur-mu,53084?_t=1792459114725

[6] Türkay Demir, Aklımıza ve birbirimize mukayyet olma vaktidir, https://t24.com.tr/yazarlar/turkay-demir/aklimiza-ve-birbirimize-mukayyet-olma-vaktidir,9713?_t=1792459673950

[7] Wilfred Bion, Transformations, s. 37.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler