Eskiden gerçek sanatçı kabul görmek için değil kendini ikna etmek için eser üretirdi; kabul görmüş olması sadece sosyolojik açıdan bir yakınlaşma imkânının doğması demekti. Şimdi ise çoğu zaman eser, kabul görmek için seçilen bir araç haline geliyor; bu, eserin kendi “oluş” süreçlerinden kopmuş olması anlamına gelir. Böylelikle sanatçı bilinçli ya da bilinçsiz “ben ne yapmak istiyorum” yerine “benden ne yapmam bekleniyor” sorusunu soruyor. Bu çok önemli bir kırılmadır. Çünkü ikinci soru sanatçıyı kendi deneyimine değil, sanat alanının beklentilerine yönlendirir.
Sonuç olarak sanatçı küratörlerin ilgisini çeken konulara, bienallerin tercih ettiği temalara, sanat piyasasının kabul ettiği estetik kodlara, akademik sanat dilinin meşrulaştırdığı kavramlara yakınlaşmaya başlar. Aslında burada ortaya çıkan şey tam anlamıyla bir taklit değildir. Daha incelikli bir süreçtir: Uyum sağlama süreci. Bu durumda sanatçı sanat sisteminin ödüllendirdiği dili konuşmaya başlar. Bu nedenle günümüz sanatında sıklıkla gördüğümüz şey, biçimsel benzerlikten çok düşünsel benzerliktir. Aynı kavramlar, aynı tematik alanlar, aynı eleştirel jestler, aynı temsil stratejileri, aynı sergileme yöntemleri farklı sanatçılar tarafından tekrar tekrar üretilmektedir.
Burada daha önce sıkça değindiğim görünürlük ekonomisi meselesine geliyoruz. Neoliberal kültürün temel mantığı farklılığı teşvik etmek değil, yönetilebilir farklılıklar üretmektir. Çünkü radikal özgünlük öngörülemezdir. Öngörülemez olan ise kurumları rahatsız eder. Bu nedenle sistem çoğu zaman özgünlüğü değil, özgünlük görüntüsünü ödüllendirir.
Bir sanatçı yeni görünmelidir ama kabul edilebilir oranda yeni olmalıdır. Eleştirel görünmelidir ama sistem dışına taşmamalıdır. Farklı görünmelidir ama anlaşılmaz hale gelmemelidir… Bu nedenle birçok sanat üretimi bir tür kabul görmüş değerlere yamanma pratiğine dönüşebilmektedir.
Sanatçı gerçekten kendi sorularını mı takip ediyor, yoksa sanat dünyasının kendisine sormasını beklediği soruları mı? Bana göre özgünlük tam da burada belirir. Özgünlük yeni bir biçim bulmak değildir yalnızca. Daha derinde, kendi sorusuna sadık kalabilmektir. Çünkü tarih boyunca büyük sanatçıları ayıran şey çoğu zaman yeni teknikler icat etmeleri değil, başkalarının önemli bulmadığı bir soruyu inatla takip etmeleridir. Bu açıdan bakınca, günümüz sanatındaki tekrarın önemli bir kısmı hayal gücü eksikliğinden değil, “aidiyet arzusundan” kaynaklanıyor olabilir. İnsan kabul görmek ister. Sanatçı da ister. Fakat kabul görme arzusu, yaratıcı risk alma cesaretinin önüne geçtiğinde sanat kendi merkezinden uzaklaşmaya başlar.
Belki de bugün sanat için yeniden sorulması gereken soru şudur: Sanatçı eserini görünür olmak için mi üretiyor, yoksa görünmese bile sormadan duramayacağı bir sorunun peşinde olduğu için mi? Bu iki tutum arasındaki fark, özgünlük ile tekrar arasındaki fark kadar belirleyicidir. Sanat üzerine ortaya koyduğum eleştirilerin merkezinde de tam olarak bu ayrım bulunuyor. Sonuçta “arayış” dediğimiz şey kendimizle mi ilgili yoksa başkalarının bizden beklediğiyle mi ilgili(?) bütün mesele bu... Her “arayış” kendi içinde “oluş”u da içerir... Sanırım mesele daha çok burada düğümleniyor. Aradığım şeyle ne kadar “kendim” oluyorum? Evet, sanırım düğüm tam da burada. Çünkü “arayış” sözcüğü çoğu zaman olumlu bir anlam taşır. Oysa her arayış hakiki değildir. İnsan yanlış şeyleri de arayabilir, hatta bütün hayatını başkalarının arzularını gerçekleştirmeye adayabilir.
Bu yüzden belki de asıl soru “neyi aradığım” değil, “arayanın kim olduğu” sorusudur. Eğer arayan özne kendi deneyiminden, kendi eksikliğinden, kendi varoluşsal ihtiyacından hareket ediyorsa, arayış aynı zamanda bir oluş sürecine dönüşür. İnsan aradığı şey tarafından değişir. Yolun sonunda yalnızca aradığı nesneye değil, başka bir kendisine ulaşır. Fakat arayış başkalarının beklentilerinden doğuyorsa durum farklıdır. Bu durumda insan bir yere varabilir, tanınabilir, başarılı olabilir, hatta mutlu olduğunu bile düşünebilir; fakat bütün bunlar kendi iç zorunluluğundan değil dışsal bir yönlendirmeden kaynaklanıyorsa, oluş da dışarıdan belirlenmiş olur. Böyle bir durumda kişi değişir ama dönüşmez. Çünkü dönüşüm içeriden, değişim ise dışarıdan da gelebilir.
Sanat açısından düşündüğümüzde bu ayrım daha da belirginleşir. Bir sanatçının biçimi, tekniği, dili yıllar içinde değişebilir. Ama bu değişim kendi sorularının peşinde gerçekleşiyorsa bir oluş sürecidir. Eğer sanat çevresinin beklentilerine uyum sağlamak için gerçekleşiyorsa, bu daha çok bir adaptasyondur. Bu durumda insanın arayışı da kendisine ait görünür ama gerçekte başkalarının ufku içinde gerçekleşir.
Belki bu yüzden hakiki arayış çoğu zaman konforlu değildir. Çünkü kişi bir noktada şunu sormak zorunda kalır: Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa bana istemem öğretilmiş olduğu için mi istiyorum? Bu soru rahatsız edicidir. Çünkü insanın kimliğinin önemli bir kısmı ödünç alınmış olabilir. Fakat paradoks şudur: Kendilik, insanın içine dönüp hazır bulacağı bir öz de değildir. Bir önceki yazılarımda üzerinde durduğum “oluş” kavramı burada çok önemli.
(Devam edecek…)
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


