Farkında olmak bir yön arama ihtiyacını doğurur. Bu, aynı zamanda durduğun yeri de terk etmek demektir. Belki de sanatın ikircikli yönü de budur: bir yerden çıkmak ve bir başka yere yönelmek. Her kaçış aynı zamanda bir yönelmeyi de içinde barındırır. Sanatın gerçek döngüsü de budur; oluş halidir ama olmaktır da çünkü bir şekilde ve bir anlamla görünmenin çabasını içerir. Bu düşüncem, sanatın yalnızca üretim değil, aynı zamanda “yer değiştirme” eylemi olduğu fikrine dayanıyor. Burada farkındalığı durağan bir bilgi değil, hareketi başlatan bir durum olarak tanımlıyorum. Bir şeyi gerçekten fark ettiğinde, artık eski konumunda kalamazsın. Çünkü farkındalık mevcut yer ile mümkün olan yer arasında bir gerilim yaratır. Burada “terk etmek” fiziksel olmaktan çok varoluşsal. İnsan bazen aynı atölyede, aynı masada, aynı teknikle çalışırken bile eski düşünme biçimini terk eder. Sanatçının göçü çoğu zaman mekânsal değil, zihinseldir.
Burada “ikircikli” sözcüğü üzerine durmak isterim. Çünkü “ikircik”, genellikle kararsızlık anlamına gelir. Oysa anlattığım şey kararsızlıktan çok eşzamanlı iki hareket gibidir. Yani sanat sadece eskiyi bırakmak değildir; aynı anda henüz bilinmeyene doğru çekilmektir. Buna çift yönlü hareket demiyorum “ikircikli” demeyi seçiyorum. Sanatçı hiçbir zaman tamamen ayrılmaz. Eski dünya hâlâ onun içindedir. Yenidünya ise henüz kurulmamıştır. Sanat tam da bu aralıkta yaşanır. Bu durumda “ikircik” iki yer arasında kalma hâli olur.
Sanat, geçmişi silerek ilerlemez; onu dönüştürerek ilerler. Doğrusal ilerleme fikrini benimsemiyorum. Bunu şöyle de düşünebiliriz: Yeni olan şey geçmişin yokluğu değildir. Yeni olan geçmişle kurulan ilişkinin değişmesidir. Bu yüzden her avangart hareket bile, karşı çıktığı geleneğin izini taşır. Hatta bazen en radikal kopuşlar bile, kopulan şey sayesinde anlam kazanır.
Sanatın döngüsü “unutarak ilerlemek” değildir; sürekli yeniden konumlanmaktır. Buradan soruları çoğaltabiliriz: Yönü belirleyen şey nedir? Çünkü eğer farkındalık yön aratıyorsa, o yön rastgele seçilmiyor olmalı. Sanatçı neye doğru yönelir? Eksik olana mı? Bilinmeyene mi? Kendisine mi? Başkasına mı? Yoksa yalnızca mevcut biçimin artık yaşanamaz oluşuna mı? Bu sorgulama burada felsefi olarak açılıyor. Çünkü yön sadece hareketin doğrultusu değildir; aynı zamanda sanatçının değer anlayışını da açığa çıkarır. Sanatın yönü hiçbir zaman varılacak bir yer değildir. Yön yalnızca yürüyüş sırasında oluşur. Sanatçı yolu bulduğu için yürümez; yürüdüğü için yol görünür. Bu değerlendirme döngü fikriyle de uyumlu görünüyor. Burada sanatı “eser üretimi”nden çok, sürekli yeniden konumlanan bir bilinç hareketi olarak düşündüğümün farkındayım. Hiç şüphesiz birçok sanatçının da sezinlediği bu yaklaşım, üzerinde uzun uzun konuşulabilecek kadar zengin bir başlangıç sunuyor.
“Sanat döngüselliğin nesneleşmiş halidir” saptamasını yaparken bir estetik önermeden maada bir tarih anlayışına dikkat çekiyorum. Burada “nesneleşme” sözcüğünü kullanmaktaki amacım sanat eserini yalnızca bir ifade değil, zamanın hareketinin maddi bir izi olarak gördüğümü somutlaştırmaktır. Eser yalnızca sanatçının duygusunu taşımaz; tarihsel hareketin de donmuş bir anıdır. “Döngü” dediğimizde çoğu insan aynı yere geri dönmeyi anlıyor. Oysa benim anlattığım şey tam olarak bu değil. Daha çok eliptik bir hareketten söz ediyorum.
Eliptik hareket, tek bir merkeze sahip değildir. Bir elipsin iki odağı vardır. Hareket bu iki odak arasındaki gerilim sayesinde oluşur. Belki sanatın tarihi de tam olarak böyledir. Bir odakta geçmiş durur. Diğer odakta ise henüz gerçekleşmemiş olan, yani olanak bulunur. Sanatçı bu iki odaktan yalnızca birinin etrafında dönmez; her eser, bu iki çekim merkezi arasında salınır. Dolayısıyla eser ne tamamen geçmişe aittir ne de tamamen geleceğe.
Sanat tarihi de böyledir. Perspektif yeniden gelir. Figür yeniden gelir. Soyutlama yeniden gelir. Mitoloji yeniden gelir. Ama hiçbir zaman aynı biçimde gelmez. Dolayısıyla tarih kendini tekrar etmez; kendi üzerine kıvrılarak ilerler. Bu yüzden “ilerlemek döngüseldir” saptamasını şöyle açmayı düşünebiliriz: İlerleme, geride bırakılanın yok edilmesi değildir; onun yeniden kurulmasıdır. Ya da daha da radikal biçimde: İlerleme, başlangıç noktasına başka bir bilinçle yeniden ulaşabilme yetisidir.
Burada aklıma ilginç bir ayrım geliyor. Çizgisel ilerlemeci modern düşünce çoğunlukla tarihi ok gibi düşünür. Yaydan çıkar ve tek istikamette dinamiğini yitirip düşene kadar bir yere sapmadan ilerler. Ben ise tarihi daha çok şöyle görüyorum: Döngüsel ilerlemede her dönüş eski merkezin etrafındadır ama artık başka bir yüksekliktedir. Bu nedenle “yenilik” aslında geçmişten kopmak değildir. Geçmişle yeni bir ilişki kurmaktır. Bu noktada söylediğim cümle daha anlaşılır olabilir: “Sanatçı yolu bulduğu için yürümez; yürüdüğü için yol görünür.” Burada yol, önceden var olan bir güzergâh değildir. Yol, yürüyüşün kendisi tarafından açığa çıkarılır. Bu yüzden sanat tarihi de sonradan okunabilir; yaşanırken kimse “işte yeni bir çağ başladı” demez. O çağ, geriye dönüp bakıldığında görünür olur.
(Devam edecek…)
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


