Eğer tarih gerçekten döngüsel ya da daha doğrusu eliptik bir ilerlemeyse sanatçı geleceği icat etmez. Sanatçı geçmiş ile gelecek arasındaki gerilimi görünür kılar. Eser bu gerilimin somut biçimidir. Belki de bu yüzden sanat eserleri eskimez. Çünkü her yeni kuşak aynı esere başka bir döngünün içinden bakar ve onda daha önce görünmeyen bir anlam keşfeder. Eser değişmez; değişen döngünün üzerindeki konumumuzdur.
Sanat zamanı temsil etmez; zamanın kendi hareketini biçime dönüştürür. Her eser tarihin bir anı değil, tarihin hareketidir. Sanatı tarihin içinde yer alan bir olgu olarak değil, tarihin hareket mantığının görünür olduğu alan olarak kavrıyorum. Bu, sanatı yalnızca estetik bir etkinlik olmaktan çıkarıp, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en yoğun biçimlerinden biri olarak düşünmeye açıyor.
Buradan “yeni” kavramına tekrar dönecek olursak diyebiliriz ki yenilik geçmiş ile olanağın arasındaki mesafenin yeniden düzenlenmesidir. Burada “ilişki” sözcüğü çok önemli. Çünkü sanat yeni bir içerik üretmeden de yeni olabilir. Bazen yalnızca ilişkileri değiştirir. Mesela bir mit yeniden anlatılır; konu aynıdır ama artık aynı eser değildir. Çünkü değişen anlatı değil, geçmişle kurulan ilişkidir.
“Eliptik” kavramına buradan tekrar dönecek olursak bu kavramın felsefi bir avantajı daha var. Elipste başlangıç ve bitiş noktası yoktur. Aynı zamanda tam bir tekrar da yoktur. Çünkü her konum iki odağa olan uzaklığın özgül bir bileşimidir. Hareket sürekli tekrar eder ama her anı ilişkisel olarak farklıdır. Bu da bana sanat anlayışımı şöyle ifade etme imkânı veriyor: Sanat, geçmişi tekrar etmez; geçmiş ile şimdinin arasındaki uzaklığı sürekli yeniden kurar.
Burada bir kavramı daha argümana katabiliriz: ritim. Şimdiye kadar “döngü” kelimesini kullandım ama aslında tarif ettiğim şey yalnızca döngü değil; ritimdir de. Çünkü döngü geometrik bir kavramdır; ritim ise zamansaldır. Sanatın tarihi, aynı biçimlerin mekanik tekrarı değildir. Belirli sorunların belirli aralıklarla farklı biçimlerde yeniden belirmesidir. O yüzden sanat tarihini ilerleyen bir çizgi ya da kapanan bir çember olarak değil, eliptik bir ritim olarak düşünmek mümkün. Her eser, geçmişi geride bırakmaz, onu başka bir odaktan yeniden görür. Bu nedenle sanatın hareketi çizgisel değil, iki çekim merkezi arasında sürekli yeniden kurulan eliptik bir harekettir.
Zamanın ontolojisi oluşun fenomenolojisinden ayrı düşünülemez. Aslında burada artık yalnızca sanat üzerine değil, zamanın ontolojisi üzerine konuşmaya başlıyoruz. Çünkü bu modelde zaman geçmişin arkada bırakıldığı bir akış değil; farklı odakların birbirini sürekli yeniden anlamlandırdığı ilişkisel bir alandır. Sanat da bu ilişkisel zamanın en görünür biçimlerinden biri oluyor. Sanırım tam da burada bu düşünce estetikten ontolojiye geçiyor. Çünkü burada iki farklı soru birbirine bağlanıyor. Ontoloji “zaman nedir?” diye sorar. Fenomenoloji ise “zaman bize nasıl görünür, nasıl deneyimlenir?” diye sorar. Bunların ayrılmasının mümkün olmadığını söylüyorum. Çünkü zaman yalnızca dışarıda işleyen nesnel bir süreç değil; oluşun deneyimlenme biçimidir.
“Sanat hem oluştur hem de olmaktır.” Bunu söylediğinde sanat belirleyici oluyor. Aslında iki farklı kipi aynı anda düşünüyorum. “Oluş” dönüşümün sürekliliğidir, harekettir, henüz tamamlanmamış olandır. “Olmak” ise belirli bir biçimde belirli bir tanımla görünür olmaktır. Sanat eseri tam da bu paradoksu taşır. Bir resim zamansal açıdan tamamlanmıştır; yani olmuştur. Ama her bakışta varlık nedeni yeniden anlam üretir; yani oluş hâlindedir. Dolayısıyla eser, olmuş bir nesne ile süren bir olayın aynı anda var olabildiği ender şeylerden biridir. Bu yüzden aklıma şöyle bir önerme geliyor: Sanat eseri oluşun durdurulmuş hâli değildir; oluşun o anki görünür hâlidir.
Birçoğunun estetik anlayışı eseri bitmiş bir ürün olarak görür. Ben ise eseri oluşun kendisinin yoğunlaştığı bir düğüm gibi düşünüyorum. Sanat hiçbir zaman tamamlanmıyor. Yalnızca belirli bir anda biçim kazanıyor. Bu yüzden belki şöyle diyebiliriz: Eser tamamlanmaz; yalnızca bırakılır. Ve o bırakıldığı andan itibaren yeniden oluşmaya başlar. İzleyicide... Tarihte... Başka eserlerle ilişkisinde... Bu yüzden sanatın ontolojisi, sadece nesnenin ontolojisi değildir; ilişkinin de ontolojisidir.
Sanat oluş ile olmanın birbirini dışlamadığı tek ontolojik alandır. Sanat zamanı temsil etmez; zamanı var eder. Çünkü zaman, oluşun deneyimlenme biçimidir ve eser bu deneyimi biçime dönüştürür. O zaman sanat tarihi de eserlerin kronolojisi olmaktan çıkar. Sanat tarihi oluşun farklı biçimlerde görünür olmasının tarihi olur.
“Oluş”u yalnızca değişim olarak kullanmıyorum. Daha çok, ilişkilerin sürekli yeniden kurulması anlamında kullanıyorum. Bu nedenle “oluş”, durağan varlığın karşıtı değil; varlığın kendi işleyiş biçimi hâline geliyor. Bu, klasik “varlık mı, oluş mu?” ikiliğini aşmaya çalışan bir yaklaşımdır. Eğer bunu sistematik biçimde geliştirirsek estetikten başlayıp zaman, tarih ve varlık üzerine uzanan bütünlüklü bir felsefi çerçeve kurma imkânı doğabilir… Sanat oluş ile olmanın kesiştiği yer değil; onların birbirine dönüştüğü yerdir.
(Devam edecek)


