Sanat oluş ile olmanın kesiştiği yer değil; onların birbirine dönüştüğü yerdir… Burada, bu kapsamda tinsellik üzerine yeniden düşünmek gerekir. Bilimde ya da sanatta fark etmez, düşünceye açıklık getirecek hiçbir kavram tam olarak açıklanabilir değildir. Kavramlar bilincin eşiğine açılmanın dilsel araçlarıdır. Bilinci tetikleyen şey sezgidir – tinselliktir. Bilginin ve deneyimin sezgilere büyük borcu vardır. Her kavrayış ilişkisel düşünce ile pekişir; tek açılı, epistemik kapanmaya yönelik yaklaşımlar “son bilgi” arayışında olsalar da bu mümkün değildir. Felsefe bir “açığa çıkarma” çabasıdır; ancak gölgede kalan şey olmayacaktır diye bir şey yoktur. Bu, mistik bir hermetizim değil, insanın doğayla kurduğu ontolojik ilişkisindeki arketipal derinliğidir. Bu yüzden “yön” yolda yürürken belirir. Bu şu demeye gelir: yaşantının akışı içindeki yaşanmışlıklar arayışın niteliğini belirler. “Amaç” yoldaki karşılaşmaların etkisiyle şekil alır. Başlangıçta yön diye tanımladığımız şey aslında amacın, niyetin (intentio) kendisidir… Sezgi ile tinsellik aynı şey olmak zorunda değil elbette. Sezgi, bilincin henüz açık ve kavramsal bir biçime kavuşmamış ilişkileri sezebilme kapasitesi. Tinsellik ise bunun belirli bir ontolojik/varoluşsal derinlik kazanmış halidir. Böyle düşünürsek: Sezgi, deneyim, ilişki, kavram, bilgi gibi doğrusal bir zincirden ziyade sürekli geri beslenen bir hareketten çıkar.
Özellikle “sezgi”, “tinsellik”, “bilinç”, “ilişkisellik”, “açığa çıkarma” ve “yön” arasındaki ilişkileri biraz ayrıştırırsak düşünce çok daha keskin hale gelebilir. Sezgi, tinsellik, bilinç, ilişkisellik, açığa çıkarma ve yön arasındaki ilişkileri şöyle açıklayabilirim: sezgi insanın yaşamla ilgili nesnel deneyimleriyle beslenen bir duyarlıktır ve bilgiden bağımsız değildir. Ancak tinsellik nesnel karşılığı olmayan zihinsel bir kavrayışın kendisidir. Açıklanabilir olmaktan çok duyumsanabilir olandır. Bilinç ise davranışlarımızı belirleyen kararlılıktır ve bu da deneyimden bağımsız değildir. İlişkisellik, hiçbir kavramı tek başına açıklayamayacağımız bilincini kapsar ve hiçbir kavram kendi gönderim alanını bütünüyle tüketemez. Açığa çıkarma ise ne anladığımızın görünür ve kavranabilir kılınması arzusunu içerir. Yön kendi oluş sürecimizin anatomisidir diyebilirim.
İnsan düşüncesi, hiçbir zaman tamamlanmış ve mutlak bir bilgiye sahip olamaz; çünkü düşüncenin kavramları, gerçekliği tüketen tanımlar değil, bilincin henüz kavramsallaştırılmamış olana doğru açılmasını sağlayan eşiklerdir. Bu açılmanın ilk itkisi sezgidir. Bilgi, sezginin deneyim ve ilişki içinde işlenmesiyle ortaya çıkar. Dolayısıyla felsefe hakikati son kez tanımlamak değil, görünür olanın ardındaki görünmeyeni açığa çıkarmaktır (hipostaz). Fakat açığa çıkan her şey yeni bir gölge alanı da üretir. “Her kavrayış ilişkisel düşünce ile pekişir” diyorum; dolayısıyla sezgiyi bilginin karşıtı olarak değil, bilginin oluşumundaki ön-kavramsal hareket olarak düşünmeyi önemsiyorum. Bu nedenle yön, önceden verilmiş bir hedef olmaktan çok, niyetin yol üzerindeki gerçekleşmesidir.
“Kavramlar bilincin eşiğine açılmanın dilsel araçlarıdır” derken, burada kavramı nesnenin nihai karşılığı olmaktan çıkarıyorum. Kavram artık “şeyin kendisi” değil, bilinci şeyle yeni bir ilişkiye sokan bir eşiktir. Bu, klasik anlamdaki tanımlayıcı bilgi anlayışından oldukça farklı. Bir kavramın değerini yalnızca “doğru şeyi tarif ediyor mu?” diye ölçmüyorum. Bir başka ölçüt öneriyorum: Bu kavram düşünme alanını genişletiyor mu? Bu açıdan sanat ve bilim aslında birbirinden sandığımız kadar uzak değil. İkisinde de kimi zaman yeni bir kavrayış henüz tam olarak formüle edilemeyen bir sezginin ardından gelir. Sonradan kavram, teori, biçim veya yöntem ortaya çıkar. Söz buraya gelmişken akademisyenlik deneyimlerim üzerinden birkaç söz edeyim. Doktora öğrencilerimle bir tez yürütürken en sıkıldığım şey yüksek lisans kurallarına göre önceden yöntem ve teorinin belirlenme zorunluluğuydu. İşte burada yazdıklarım nedeniyle bu kuralı düşünme alanını kısıtlayan gereksiz bir yaptırım olarak düşündüm hep.
“Son bilgi” arayışına yönelik itirazımda asıl hedeflediğim şey sözünü ettiğim “epistemik kapanma.” Yani, gerçekliğin tek bir açıklama ilkesiyle bütünüyle tüketilebileceği inancı. Buna karşı sen ilişkisel ve çoğul bir ontoloji öneriyorum. Ve elbette burada bir paradoks ortaya çıkıyor: Hakikatin bütünlüğünü reddetmiyorum; hakikatin bizim tarafımızdan bütünüyle kapatılabileceğini reddediyorum. Bu ikisi çok farklı. Yani “hakikat yoktur” demiyorum. Hakikat vardır; fakat onu kavrayan özne hiçbir zaman onun üzerine son noktayı koyamaz diye düşünüyorum.
“Açığa çıkarma”yı tam görünürlük olarak düşünmüyorum. Bir şeyin görünür hale gelmesi, görünmeyenin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Hatta tam tersine: Her açıklama yeni bir kapalılık üretir. Bir şeyi belirginleştirdiğimiz anda başka ilişkileri arka plana iteriz. Bir kavram ışık tutarken aynı zamanda gölge de yaratır. Buradan çok güçlü bir epistemoloji çıkabilir: Bilmek, bilinmeyeni ortadan kaldırmak değil, bilinmeyenle kurduğumuz ilişkinin biçimini değiştirmektir.
“Mistik hermetizm değil, arketipal derinlik” ayrımına dönmek istiyorum. Burada özellikle dikkatli olmanın gerekli olduğunun farkındayım. Benim söylediğin şey Jungcu anlamda “arketipler bilinçdışında bulunan evrensel yapılardır” önermesinden daha ontolojiktir. Şunu söylüyorum: İnsan doğayla ilişkisinde kendisinden önce gelen, yalnızca kişisel deneyimine indirgenemeyen bir anlam derinliğiyle karşılaşır. Bu durumda “arketipal” sözcüğü, psikolojik bir kategori olmaktan çok insan-doğa ilişkisinin kökensel biçimleri anlamında kullanılıyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


