Sanat: “Oluş” ile “olma”nın birbirine dönüştüğü yer (4)

Sanat: “Oluş” ile “olma”nın birbirine dönüştüğü yer (4)

Sanat, deneyimin sezgiye; sezginin kavrayışa; kavrayışın yönelime; yönelimin de duyulur bir forma dönüşmesi sürecidir. Ve o form hiçbir zaman son bilgi değildir. Tam tersine, yeni bir bilincin başlangıç eşiğidir

Sanat: “Oluş” ile “olma”nın birbirine dönüştüğü yer (4)
"Insula Dulcamara", Paul Klee (1938)

Tinselliği savunmanın en güçlü yollarından biri de tam olarak bu: Tinselliği “bilimin açıklayamadığı gizemli şeyler” alanına hapsetmek yerine, insanın bilme, deneyimleme ve anlam verme ilişkisinin hiçbir zaman bütünüyle kapanmayan boyutu olarak düşünmek. Tüm bu yorumlardan sonra “sezgi”, “tinsellik”, “bilinç”, “ilişkisellik”, “açığa çıkarma” ve “yön” arasındaki ilişkileri şöyle açıklayabilirim: sezgi insanın yaşamla ilgili nesnel deneyimleriyle beslenen bir duyarlıktır ve bilgiden bağımsız değildir. Ancak tinsellik nesnel karşılığı olmayan zihinsel bir kavrayışın kendisidir. Açıklanabilir olmaktan çok duyumsanabilir olandır. Bilinç ise davranışlarımızı belirleyen kararlılıktır ve bu da deneyimden bağımsız değildir.  

İlişkisellik, hiçbir kavramı tek başına açıklayamayacağımız bilincini kapsar. “açığa çıkarma” ise ne anladığımızın görünür ve kavranabilir kılınması arzusunu içerir. Yön, kendi oluş sürecimizin anatomisidir diyebilirim. Açığa çıkarma, ne anladığımızın görünür ve kavranabilir kılınması arzusudur. Dolayısıyla felsefe hakikati üretme girişiminde olsa da aslında kavranmış olanı görünür hale getirmeye çalışır. Ama burada gölge meselesi tekrar devreye giriyor: Bir şeyi görünür kıldığımızda her şeyi görünür kılmış olmayız. Bu nedenle açığa çıkarma tamamlanabilir bir operasyon değil. 

Yön kendi oluş sürecimizin anatomisidir derken, yön artık “gidilecek yer” değil kendimizin oluşma biçiminin izlenebilir hareketidir anlamını dile getiriyorum. Bu durumda yön başlangıçta niyet olarak vardır, deneyimle karşılaşır, sezgiyle değişir, bilinçte karar haline gelir, ilişkiler içinde yeniden biçimlenir, açığa çıkarma çabasıyla kendini görünür kılar, fakat hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmaz. Dolayısıyla yön aynı zamanda bir oluşun izidir. Böylece “yön yolda belirir” cümlesi şimdi daha da anlamlı hale geliyor. Çünkü insan yola çıkmadan önce yalnızca niyete sahiptir. Yolun içinde ise kendi niyetinin gerçekte neye yöneldiğini keşfetmeye başlar. Niyet henüz yön değildir; yön, niyetin zaman ve deneyim içindeki anatomisidir. 

Bütün bunları bir şema halinde düşünürsek şöyle bir döngü izleği ortaya çıkabilir: Deneyim – sezgi – deneyimin duyarlığa dönüşmesi. Tinsellik – kavramsallaştırılamayan ama duyumsanabilen kavrayış. Bilinç – kavrayışın davranışsal/yönelimsel belirlenimi. İlişkisellik – hiçbir belirlenimin kendi başına yeterli olmadığının fark edilmesi. Açığa çıkarma – kavrananın görünür ve ifade edilebilir hale getirilmesi. Yön – bütün bu hareketin kişinin kendi oluşundaki izi. Ama sonra yön yeniden deneyime döner. Yani bu bir çizgi değil, eliptik bir hareket. İnsan aynı yere dönüyor gibi görünür; fakat aynı yere aynı insan olarak dönmüyor. Bu nedenle tinsellik ile felsefe birbirinin alternatifi değil. Felsefe, tinselliğin duyumsadığı şeyi kavramın sınırlarına kadar taşımaya çalışıyor; tinsellik ise kavramın sınırının ötesinde hâlâ bir şey olduğunu duyumsatıyor.

İnsan, bildiği şeylerden çok, henüz bütünüyle bilemediği şeylere doğru yönelerek oluşur. Burada “oluş”, bilginin sonucu değil; bilgi, sezgi, deneyim, karar ve ilişkiselliğin sürekli birbirini dönüştürdüğü hareketin kendisi oluyor. Sanata dönecek olursak, sanat, hazır bir hakikati temsil eden ya da açıklayan bir etkinlik değil; insanın oluş halini görünür kılan bir yönelme biçimi olarak ortaya çıkıyor. Bu düşüncede sanat yapıtı bu oluş döngüsünün ucunda duran bir “ürün” değil. Daha çok bütün bu sürecin duyulur bir forma dönüşmesidir. 

Bu açıdan sanat eserinin sorusu: “Bu neyi anlatıyor?” olmaktan önce, “Bu hangi duyarlığı görünür kılıyor ve beni hangi yöne doğru düşündürüyor?” olabilir. Bu da sanatı didaktik olmaktan, sembolik anlamları yalnızca aktarmaktan ve “gizli hakikatleri” açıklamaktan uzaklaştırıyor. Bu durumda sanata düşen sorumluluk cevap vermek değil, bilincin eşiğini değiştirmek oluyor.

Bu düşüncede önemli bir başka sonuç daha var: Sanatçı da eser üzerinde mutlak bir egemenliğe sahip değil. Çünkü başlangıçtaki niyet, eserin oluş sürecinde değişiyor. Sanatçı bir yönelimle yola çıkıyor ama yön, yolda beliriyor. Dolayısıyla eser, sanatçının başlangıçtaki niyetinin basitçe gerçekleşmesi değil; niyetin deneyim, malzeme, sezgi, tesadüf (öngörüde olmayan) ve düşünceyle karşılaşarak dönüşmesinin anatomisi oluyor. Bu, özellikle “yön” kavramını çok verimli hale getiriyor. 

Hatta felsefi düzlemde şu üçlü üzerinden düşünebiliriz: Niyet – Oluş – Açığa çıkış. Niyet: Henüz eser olmayan yönelim. Oluş: Niyetin malzeme, deneyim ve sezgiyle karşılaşarak değişmesi. Açığa çıkış: Bu değişimin duyulur bir forma kavuşması… Fakat eser ortaya çıktığında süreç bitmiyor. İzleyiciyle karşılaştığı anda yeni bir ilişkisellik başlıyor. Böylece sanatçının yönü, eserin yönü ve izleyicinin yönü birbirine karışıyor. Bu nedenle sanat eseri kapanmış bir anlam değil, açılmış bir ilişkidir. 

Sonuçta ne yalnızca “sanat sezgidir” diyorum ne “sanat tinselliktir” ne de “sanat deneyimin ifadesidir.” Bunların hepsini birbirine bağlayan daha kapsamlı bir yapı kuruyorum: Sanat, deneyimin sezgiye; sezginin kavrayışa; kavrayışın yönelime; yönelimin de duyulur bir forma dönüşmesi sürecidir. Ve o form hiçbir zaman son bilgi değildir. Tam tersine, yeni bir bilincin başlangıç eşiğidir. Bu yüzden benim sanat anlayışımda “eser” nihai nesne değil, bir düşüncenin kendisinden sonraki düşünceyi başlatma biçimi olarak tanımlanabilir.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler