Öyle bir kanı var ki ille de üzgün olan insanların iyileşmekle ilgili bir sorunları vardır. Bir şeylere üzülmek, hüzünlü olmak bir hastalıkmış gibi algılanıyor. Bu bir duyarlık meselesidir. Üzgün hissedenlere karşı bu “nedir bu halin kendine gel” baskısı sanırım esas üzerinde durulması gereken bir duyarsızlık öğretisidir.
Burada önemli bir ayrım yapmak durumundayız: üzüntüyü bir ruhsal arıza olarak görmek ile üzüntüyü insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir biçimi olarak görmek arasında büyük bir fark var.
Bugün sorun yalnızca insanların üzülmesi değil, üzüntünün toplumsal olarak tolere edilemez hale gelmesi olabilir. Üzüntü her zaman iyileştirilmesi gereken bir durum değildir. İnsan bir kayıp karşısında, bir haksızlık karşısında, bir ayrılıkta, dünyanın acılarına tanık olduğunda ya da yalnızca varoluşun ağırlığını duyumsadığında üzülür. Bunların her birini hemen bir “semptom” olarak değerlendirmek, duygunun kendisini değil, duygunun toplumsal kabulünü sorun haline getirir.
İnsan üzgün olabilir ama çalışmaya, üretmeye, tüketmeye, iletişim kurmaya, görünür olmaya devam etmelidir. Uzun süren hüzün ise sistem açısından bir “aksama” gibi görülmeye başlanır. Böylece ruhsal iyilik hali bile giderek performans göstergesine dönüşebilir. Fakat bir başka ayrımı da korumak gerekir. Her üzüntüyü, hüznü romantikleştirmek de doğru olmaz. Yoğun, uzun süreli ve kişinin yaşamını ciddi biçimde bozan ruhsal durumlar elbette profesyonel destek gerektirebilir. Buradaki kritik nokta şu: Üzgün olmak ile hastalık aynı şey değildir.
Bir insanın üzgün olması çevresindekileri rahatsız edebilir. Çünkü onun hüznü, başkalarının da kendi duyarlılıklarıyla karşılaşmasına neden olur. Bir insanın hüznünü hemen gidermeye çalışmak her zaman merhamet değildir. Bazen merhamet, onun hüznünün yanında bir süre sessizce durabilmektir. Dolayısıyla belki de asıl soru: “Üzgün insanın nesi var?” değil; “Üzgün bir insan gördüğümüzde neden onun üzüntüsüne tahammül edemiyoruz?” olmalıdır… Bu ikinci soru, meselenin psikolojiden toplumsal etiğe doğru açıldığı yerdir...
Eğer sanatçı kendi üzüntüsünü, hüznünü, huzursuzluğunu veya dünyaya ilişkin acısını sürekli olarak “aşılması gereken bir ruh hali” olarak görürse, aslında sanatını besleyen duyarlılık katmanlarından birini susturmuş olur. Hatta şöyle bir paradoks var: Sanatçı duyarlılığından kurtulmaya çalıştıkça, sanatçı olma nedenlerinden birinden uzaklaşabilir. Çünkü sanatçının dünyayla ilişkisi yalnızca gördüğünü temsil etmek değildir; gördüğünün kendisinde bıraktığı izi duyabilmektir. Bir başkasının acısı, savaş, ölüm, yalnızlık, adaletsizlik, doğanın tahribi, insanın yabancılaşması sanatçıda bir karşılık buluyorsa, bu karşılığın adı her zaman neşe olmayacaktır.
Burada “üzgün olmak” ile “üzüntünün içinde kapanıp kalmak” arasında da ayrım yapmak gerekiyor. Sanatçı üzgün olabilir. Ama üzüntüsüyle düşünebilir. Üzüntüsünden görebilir. Üzüntüsünü dönüştürebilir. Hatta üzüntüsünün içinden başka bir insanlık tasavvuru çıkarabilir. Sanat insanı üzüntüsünden kurtarmak zorunda değildir; onun üzüntüsüyle kurduğu ilişkiyi dönüştürebilir.
Asıl mesele, duygunun sanatçıdaki düşünsel ve biçimsel dönüşümüdür. Duygu henüz dile dönüşmemişken yalnızca yaşantıdır. Sanat onu hemen açıklamaz; ona bir dil verir. Resim, şiir, ses, beden, boşluk, renk, nesne... Bunların her biri insanın henüz söze dökemediği bir şeyi taşıyabilir. Sanatçı kendi duyarlılığını bir hastalık gibi görmeye başladığında, iyileşmek adına sanatının kaynağını da inkâr etme tehlikesi taşır. Belki de sanatçı için daha etik olan, üzgün olmamak değil, üzgünlüğünün neye tanıklık ettiğini anlayabilmektir.
Moralizm, sanat eserinin karşısına önceden belirlenmiş bir “doğru” koyar ve sanatın bu doğruyu öğretmesini bekler. Ontoetik ise eserin karşısına hazır bir doğru koymaz; varlıkların birbirleriyle kurduğu ilişkinin etik boyutunu açığa çıkarır. Dolayısıyla moralist sanat şöyle der: “Doğru olan budur; bunu görmelisin.” Ontoetik sanat ise daha çok: “Burada bir ilişki, bir çatışma, bir acı, bir sorumluluk var; buna bak” der.
Aradaki fark önemli. Çünkü ilkinde sanat hüküm verir, ikincisinde sanat karşılaşma yaratır.
Eğer sanatın görevi insanı üzgünlükten çıkarmak, kötümserlikten kurtarmak, umutlandırmak, iyi düşünmesini sağlamak olarak belirlenirse, sanat giderek bir duygusal rehabilitasyon aracına dönüşebilir. Hatta daha ileri gidersek, sanatın iyileştirme görevi, sanatın kendi hakikatini ihlal edebilir. Çünkü bazı hakikatler huzursuz edicidir. Bazı deneyimler çözümsüzdür. Bazı acıların hemen bir olumlu mesaja dönüştürülmesi, o acının gerçekliğini hafifletmek anlamına gelebilir.
Sanat, insanı olması gereken kişiye dönüştürmeye çalışmaz; insanın olduğu haliyle varoluşuna bakabilme olanağı yaratır. Bu, sanatın vaazdan ayrıldığı noktadır. Çünkü vaazın amacı ikna etmektir. Propagandanın amacı yönlendirmektir. Moralizmin amacı doğru davranışı belirlemektir. Sanatın ontoetik alanı ise karşılaşmayı mümkün kılmaktır. Moralizm sanatın ne söylemesi gerektiğini belirler; ontoetik, sanatın neden ve nasıl var olduğunu sorgular. Sanat insanı “iyi” hale getirmek için var değildir. İnsanın kendi varlığıyla, başkalarının varlığıyla ve dünyanın varlığıyla kurduğu ilişkiyi daha yoğun biçimde deneyimlemesine aracılık edebilir. Dolayısıyla sanatçı vaiz değil, hatta yalnızca duyarlı insan da değil; duyarlılığı biçime dönüştüren ve o biçim aracılığıyla başkasının deneyimine bir eşik açan öznedir… Sanat insanı nasıl olması gerektiğine ikna etmez; insanın olduğu haliyle varoluşuyla karşılaşabileceği bir alan açar.


