Sanatçı: “Kendi olmak” arayış ve özgünlük (1)

Sanatçı: “Kendi olmak” arayış ve özgünlük (1)

Günümüz sanat ortamında sürekli bir tekrara düşme söz konusu. Bu, kişinin kendini tekrarı değil, başkasından ödünç aldığının tekrarıdır. Bu durum özgünlük arayışını terk etmekten mi doğdu yoksa bir çoğunluk tarafından karşılık bulmuş, benimsenmiş değerlere yamanarak kabul görme mi söz konusudur?

Sanatçı: “Kendi olmak” arayış ve özgünlük (1)

“Kendi olmak” üzerine yeniden düşünüyorum. Bu kavram üzerine birçok şey söylendi ancak tüm yaklaşımlar tam olarak bir “kendilik” tanımı ortaya koymakta askıda kalıyor sanırım. “Kendi olmak” bir başka birine benzeme eğilimi göstermeden kendi niteliklerini geliştirmek demekse bu doğru tanım olur. Ancak bu yaklaşımın ne kadar karşılık bulduğu konusunda biraz düşünmek gerekir. İnsanlar çoğu zaman kendinde olanı beğenmeyerek bir başka ideal kişilik üzerinden kendilik kurmaya çalışır. Bu, kişiyi kendi özentisini karşılayan bir rol model seçmeye yönlendirir. Peki, bu durumda “kendi olmak”tan bahsetmek mümkün mü? 

Bu soru “kendilik” kavramının en problemli düğümlerinden birine temas ediyor. Çünkü gerçekten de “kendin ol” çağrısı çok sık yapılır ama çoğu zaman kendilik denen şeyin ne olduğu açıklanmaz.

Öncelikle şu ayrımı yapmak gerekir: Bir insanın kendisi olması ile kendisini gerçekleştirmesi aynı şey değildir. İnsan zaten her durumda kendisidir; başka biri olması ontolojik olarak mümkün değildir. Ancak insan, kendisine ait potansiyelleri geliştirip geliştirmemek konusunda farklı yollar izleyebilir. Bu nedenle “kendin ol” sözü aslında çoğu zaman “kendini gerçekleştir” anlamında kullanılmaktadır. Fakat burada işaret ettiğim ikinci bir sorun ortaya çıkar: İnsan kendisini çoğu zaman doğrudan keşfetmez; bir başkasına bakarak kurar. Arzu bile özgün değildir; taklit yoluyla oluşur. Bu durumda şu soru doğar: Eğer arzularımın kaynağı başkalarıysa, gerçekten bana ait bir kendilikten söz edebilir miyim?

Benim itirazım tam da burada başlıyor. Çünkü günümüzde “kendin ol” söylemi çoğu zaman görünürde özgünlüğü savunurken gerçekte yeni taklit biçimleri üretmektedir. İnsanlar aynı saç modelini, aynı yaşam tarzını, aynı politik tavrı, aynı sanat anlayışını benimserken hepsi kendileri olduklarını düşünürler. Bu nedenle “kendi olmak” meselesini başka bir yerden tanımlamanın daha verimli olduğunu düşünüyorum.

Kendi olmak, hiç kimseye benzememek değildir; kimden neyi aldığının farkında olarak kendine özgü bir sentez oluşturabilmektir. Çünkü hiçbir insan saf bir başlangıç noktası değildir. Dilimiz başkalarından gelir. Kültürümüz başkalarından gelir. Düşünme biçimimiz başkalarından gelir. Sanat anlayışımız başkalarından gelir. Tam anlamıyla “saf, etkisiz bir ben” yoktur. Dolayısıyla özgünlük, etkilenmemek değil; etkileri dönüştürebilmektir.

Sanatta da durum böyledir. Özgünlük, sanatçının ödünç aldığı unsurları dönüştürme biçiminde ortaya çıkar. Buradan hareketle şöyle bir ayrım yapılabilir: “Taklitçi kimlik” başkası gibi olmaya çalışır. “Ödünç kimlik” başkalarından aldığı parçaları sorgulamadan taşır. “Özgün kimlik” başkalarından etkilenir ama bunları kendi deneyiminde yeniden kurar. Bu nedenle bir insanın rol modellerinin olması, kendi olmadığı anlamına gelmez. Ancak bütün varlığını seçtiği modelin kopyasına dönüştürmeye çalışıyorsa, orada artık bir “kendilik inşası” değil, bir “kendilik ikamesi” vardır. Kişi kendisini geliştirmemekte, kendisinin yerine bir başkasını koymaktadır. Belki de mesele şu soruda düğümleniyor:

“Ben olmak istediğim kişi gerçekten benim henüz gerçekleşmemiş imkânım mı, yoksa hayranlık duyduğum bir başkasının kopyası mı?” Bu ayrım çok önemli. Çünkü ilk durumda insan kendi potansiyeline doğru büyür; ikinci durumda ise kendi varlığından uzaklaşarak bir role dönüşür.

Sanat açısından düşündüğümüzde de benzer bir sonuç ortaya çıkar. Büyük sanatçılar kendilerine benzeyen bir modele ulaşmaya çalışmazlar; tersine, kendi seslerini bulmaya çalışırlar. Bu yüzden sanatçının temel sorusu “kime benzeyebilirim?” değil, “bende henüz ortaya çıkmamış olan nedir?” sorusudur.

Belki “kendi olmak”ı şu şekilde tanımlamak mümkündür: Kendi olmak, başkalarının etkisinden bütünüyle kurtulmak değil; o etkilerin içinden geçerek kendi sesine ulaşabilmektir. Bu tanım, hem insanın toplumsal ve ilişkisel doğasını kabul eder hem de özgünlük imkânını tamamen ortadan kaldırmaz. Kendilik meselesi de tam olarak bu gerilim alanında doğuyor. Başkalarından öğrenmeden kendimiz olamayız; ama yalnızca başkalarına benzeyerek de kendimiz olamayız. Bu ikisi arasındaki yaratıcı mesafe, kendiliğin doğduğu yerdir.

Günümüz sanat ortamında sürekli bir tekrara düşme söz konusu. Bu, kişinin kendini tekrarı değil, başkasından ödünç aldığının tekrarıdır. Bu durum özgünlük arayışını terk etmekten mi doğdu yoksa bir çoğunluk tarafından karşılık bulmuş, benimsenmiş değerlere yamanarak kabul görme mi söz konusudur? Benim kanım bu yönde... Ancak burada iki farklı olguyu birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, modern ve çağdaş sanatın uzun süredir yaşadığı özgünlük krizidir. İkincisi ise sanat alanının giderek bir tanınma ve görünürlük ekonomisine dönüşmesidir.

Bugün birçok sanatçının karşılaştığı sorun şudur: Gerçekten söylenmemiş ne kaldı? Bu yüzden tekrarın bir bölümü tarihsel bir doygunluktan kaynaklanıyor. Fakat işaret ettiğim ikinci neden daha belirleyici hâle geldi. Çünkü günümüzde sanat alanı, giderek estetik bir alan olmaktan çok bir onay mekanizması olarak işlemeye başladı.

(devam edecek)


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler