Sanatçıların ısrarla dile getirdiği “ben yaratma” nosyonu üzerinde biraz düşünmek lazım. “Ben” bir özgünlük ve özgürlük arayışıysa sanatçı aslında ne kadar ben ve ne kadar ötekidir?
Bu soru daha önce geliştirdiğim “kendi olma arayışı” düşüncesinin tam merkezine dokunuyor. Hatta biraz ileri götürürsek, “ben yaratma” nosyonunun kendisini sorgulamaya açıyor. “Her arayış kendi içinde bir oluşu barındırır” cümlesi burada çok güçlü bir ontolojik önerme hâline geliyor. Çünkü arayış eksik bir benliğin tamamlanması değil; benliğin arayış sürecinde meydana gelmesi demek. Böyle düşündüğümüzde sanatçının “ben” demesi artık bir varış noktasını değil, sürekli oluş hâlindeki bir özneyi gösterir.
“Ben” gerçekten yaratılabilir mi? Sanatçının sıkça kullandığı “Ben yaratıyorum” söyleminde gizli bir varsayım var: Sanki önce orada duran, kendisine ait, saf ve bütünlüklü bir “Ben” vardır; sanatçı da onu yapıt aracılığıyla dışarı çıkarır. Benim yaklaşımım bu sıralamayı tersine çeviriyor: “Ben – yapıt” değil, “arayış – oluş – ben.” Hatta sanat açısından: “etki – çatışma – dönüşüm – sentez – kendilik.” Bu durumda sanatçı yapıtını “benliğinin ifadesi” olarak üretmekten çok, yapıt aracılığıyla kendi benliğini kurar.
Dolayısıyla sanatçı yapıtı üretirken yalnızca “kendini ifade etmiyor”; aynı zamanda neyin kendisine ait olduğunu keşfediyor. Burada çok önemli bir paradoks ortaya çıkıyor: İnsan kendisi olmak için önce kendisi olmayanlarla karşılaşmak zorundadır. Çünkü “kendi” dediğimiz şey ancak bir “öteki ilişkisi” içinde belirginleşebilir. O hâlde sanatçı ne kadar “ben” ne kadar “öteki”?
Bence burada “ben” ile “öteki” arasında niceliksel bir oran aramak yerine, bunların birbirini kurduğunu söylemek daha doğru. Sanatçı hiçbir zaman yalnızca kendisi değildir. Ama aynı zamanda yalnızca etkilerinin toplamı da değildir. Örneğin bir sanatçı Klee’den, Kandinsky’den, bir Afrika maskesinden, bir çocukluk imgesinden, yaşadığı coğrafyanın ritüellerinden, okuduğu düşünürden, duyduğu bir müzikten etkilenebilir. Bunların hiçbiri saf kendisine ait değildir.
Fakat mesele şudur: Bunları nasıl birbirine değdirdiği, nasıl dönüştürdüğü ve sonunda nasıl başka bir şeye dönüştürdüğü. Özgünlük tam burada ortaya çıkar. Bu nedenle özgünlük: “Benden önce hiç kimse bunu yapmadı” değil; “benden önce var olanları artık yalnızca onların anlamıyla taşımıyorum” diyebilmektir. Belki daha da keskin biçimde: Özgünlük, etkilerin yokluğu değil, etkiler üzerindeki öznel tasarruftur.
Bu da daha önce üzerinde durduğum “kendi olma arayışı” kavramını oldukça belirgin bir yere taşıyor… “Ben yaratma” aslında bir yanılsama olabilir. Sanatçının “Ben yaratıyorum” demesinde sorun “ben” sözcüğünde değil; yaratmanın mutlak bir başlangıç olarak düşünülmesinde. Çünkü sanatçı yaratırken hiçbir zaman sıfır noktasından başlamaz. Bir dilin içinden konuşur. Bir tarihin içinden düşünür. Bir kültürün içinden bakar. Bir estetik geleneğin içinden üretir. Bir bedenin, bir coğrafyanın, bir hafızanın içinden hareket eder.
Dolayısıyla sanatçı yaratımın başlangıcı değil, karşılaşmaların düğüm noktasıdır. Sanatçıya gelen bütün etkiler onun içinde aynı biçimde kalmaz. Bazıları reddedilir, bazıları unutulur, bazıları içselleştirilir, bazıları dönüştürülür, bazıları başka etkilerle birleşir. Böylece “ben” dediğimiz şey, aslında sürekli çalışan bir “dönüştürme aygıtı” hâline gelir. Burada sanatçı “ben yaratmaktan” çok, kendisine gelen ötekiler arasından kendisini oluşturur. Bu noktada “kendi olma” ile “özgürlük” arasında da çok ilginç bir ilişki kuruluyor. Çünkü özgürlük de “hiçbir etkiden bağımsız olmak” değildir. Bu mümkün değil. Özgürlük daha ziyade hangi etkiler tarafından biçimlendirildiğinin farkına varabilmek ve onlarla ne yapacağına karar verebilmektir.
Bu nedenle etkilenmemek özgürlük değildir. Etkilendiğini bilmeden etkilenmek özgürlük değildir. Etkilendiğinin farkına varıp onu dönüştürebilmek özgürlüğe yaklaşmaktır. Buradan sanatçı öznesinin özerkliği için de çok daha incelikli bir tanım çıkar. Özerklik etkisizlik değil; etkiler karşısında öznel bir konum alabilme yetisidir. Bu, üzerinde durduğum sanatçının “özne/persona” meselesine de doğrudan bağlanıyor. Çünkü persona, çoğu zaman “ben” görüntüsünü üretir; özne ise kendi oluşunun koşullarını sorgular.
Persona: “Ben buyum.” der. Özne: “Ben nasıl böyle oldum ve hâlâ nasıl başka biri olabilirim?” diye sorar. İşte “kendi olma arayışı” tam olarak ikinci cümlede başlıyor. Burada ilk cümlem yeniden devreye girer: Her arayış kendi içinde bir oluşu barındırır. Çünkü kendi olmak bir sonuç olsaydı, insan bir gün “artık kendimi buldum” diyebilirdi. Oysa kendini bulmak paradoksal biçimde kendini kapatmak anlamına gelebilir.
Arayış sürdüğü sürece oluş vardır. Dolayısıyla belki de kendi olmak, kendini bulmak değil; kendini sürekli yeniden kurabilecek açıklıkta kalmaktır. Bu özellikle sanatçı için çok önemli. Çünkü sanatçının gerçek özgünlüğü belirli bir üsluba ulaştığında değil, kendi üslubunun bile hapishanesine dönüşmesine izin vermediğinde ortaya çıkar. Sanatçının kendi imgesini tekrar tekrar üretmesi, bir noktadan sonra kendi olmanın değil, kendi personasını çoğaltmanın biçimi hâline gelebilir. Görünür kalma kaygısı sanatçıyı kendi imgesini tekrar etmeye ittiğinde, “ben” artık aranan bir varlık olmaktan çıkıp korunması gereken bir imaja dönüşüyor. Böylece özne yerini personaya bırakıyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


