Bilim ve siyaset: (3) Toplumsal, kültürel ve politik bağlamda bilim

Bilim ve siyaset: (3) Toplumsal, kültürel ve politik bağlamda bilim

“Yöntem konusunda tarihsel değer ve yargılara sıkışıp kalmak, tek doğru bir bilimsel metodolojiye sıkışıp kalmak, bilimsel sıçramaların oluşunu engelliyor olamaz mı? Farklı araştırma gelenekleri arasındaki diyaloğu arttırmak bilimsel çalışmanın doğasında bulunması gereken çoklu bakış sayesinde sinerji yaratmaz mı?”

Bilim ve siyaset: (3) Toplumsal, kültürel ve politik bağlamda bilim
Karikatür: Yakup Karahan

Geçen haftadan devam...

Bilim ve siyaset ilişkisi üzerine Psikiyatrist Dr. Oya Saldı Özgür ile söyleşimizin geçen haftaki 2. Bölümünde, sağlık araştırmalarının donör politikaları ve kurumsal önceliklerle nasıl biçimlendiği, buna karşılık yerel ihtiyaçlara dayalı ve özgün araştırmaların nasıl geri planda kaldığını ele aldık. Bilimin siyasetten ve kurumsal baskılardan bağımsız olmadığına dikkat çekerek, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki sağlık sorunlarının araştırmalarda yeterince temsil edilmediğini vurguladık. Ayrıca, niteliksel araştırmalara yönelik önyargılar ve akademik değerlendirme süreçlerindeki tek tipçiliği sorgulayarak, katılımcı ve bağlama duyarlı araştırma yaklaşımlarının önemini öne çıkarttık. Bu haftaki söyleşimizde bilimsel bilginin yalnızca nesnel gözlem ve deneyle değil, aynı zamanda içinde var olduğu toplumsal, kültürel ve politik bağlamlarla nasıl şekillendiğini tartışıyoruz.

Bilim, ideolojileri doğrulamak için kamusal söylemde silah olarak kullanılabilir ya da bilimin inkarı popülist ya da elitizm karşıtı siyasi stratejilerin bir parçası haline gelebilir. Dolayısıyla, bilimsel öneriler bazen göz ardı edilmiş, ertelenmiş, ekonomik ya da siyasi çıkarlar uğruna manipüle edilmiş olabilir. COVID-19 pandemisi döneminde, hatırlanacağı gibi, maskelerin, aşıların ve sokağa çıkma yasaklarının siyasileştirilmesi, bilimin siyasi baskı altında kalmasının açık bir örneğiydi. Yani aslında bilim ideal olarak gerçeği arıyor, ancak siyaset boş durmayıp gücü elinde tutmakla meşgul. Bu ikisi çarpıştığında da dürüstlük, güven ve ilerleme riske giriyor.

Yani, bilim aslında tamamen nesnel değil. Bilimi şekillendiren unsurlar var; soruları kimin sorduğu, araştırmaları kimin finanse ettiği, neyin “önemli” sayıldığı, kültürel değerler ve varsayımlar gibi. Avusturyalı filozof Paul Feyerabend, tek bir bilimsel yöntemin olmadığını ve bilimin doğası gereği kültüre ve politikaya içkin olduğunu iddia ediyor. Yani Feyerabend, bilimsel bilginin elde edilmesinde tek, evrensel ve her zaman geçerli olan bir bilimsel yöntem bulunmadığını savunuyor. Feyerabend’e göre bilim, yalnızca objektif deney ve gözleme dayanan tarafsız bir etkinlik değil; aynı zamanda yaşandığı toplumsal, kültürel ve politik bağlamlardan etkilenen bir insan faaliyetidir. Bu nedenle, bilimsel gelişmeler yalnızca mantık ya da gözlem yoluyla değil, zaman zaman inançlar, ideolojiler, güç ilişkileri ve tarihsel koşullar gibi etkenlerle de şekillenebilir. Bu anlamda Feyerabend bu görüşüyle, bilimin doğasını mutlaklaştıran anlayışlara karşı çıkarak, bilimsel ilerlemenin çoğulcu hatta bazen kaotik yollarla gerçekleştiğini öne sürüyor.

Paul Feyerabend ve ilk özgün baskısını 1975’te yaptığı Yönteme Karşı (Against Method) kitabının Türkçe çevirisi

Feyerabend’in ilkin 1975’te yayınlanan Yönteme Karşı adlı kitabının temel tezi, bilimsel yöntem diye tek bir şeyin aslında var olmadığı ve bilimsel uygulamalara tek bir yöntem kuralı dayatmanın uygun olmadığıdır. Bunun yerine Feyerabend, her şey kabul edilebilir (anything goes) yaklaşımını savunur; yani bilim insanlarının, kendilerine ilginç gelen herhangi bir araştırmayı özgürce yürütebilmeleri gerektiğini söyler. Bu anlamda kitap, bilimsel bilgiye ulaşmanın ve bilimsel uygulamaların yalnızca belli başlı, evrensel ve akla dayalı kurallara göre ilerlemesi gerektiğini savunan  rasyonalizm’i hedefe koymaktadır. Rasyonalist anlayışa göre, bilimsel araştırma ancak mantıksal tutarlılık, gözlem, deney ve doğrulama gibi, önceden belirlenmiş yöntemsel ilkeler doğrultusunda yürütülmelidir. Feyerabend ise bu düşünceye karşı çıkar; çünkü ona göre, böyle katı kurallar, bilimin yaratıcı doğasını sınırlar ve bilim insanlarının yeni fikirler geliştirmesini engeller. O, bilimsel ilerlemenin çoğu zaman bu kuralların ihlal edilmesiyle hatta bazen o dönemin bilim dışı sayılan yöntemleriyle mümkün olduğunu savunur. Kitapta tezlerini desteklemek amacıyla kullandığı vaka çalışmalarının başına, geçen haftaki ilk yazımızda kullandığımız Galileo’nun dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü yönündeki hipotezini koyar.

Dr. Oya Saldı Özgür tam burada araya girerek, siyasetin sosyal grupların karar ve etki üzerindeki rolünü, toplumsal yapının özelliklerini, hem iktidara gelirken hem de iktidarını sürdürürken bu grupları kontrol etmek üzere kullanırken de kendi bilimini yaptığını söylüyor.  “Ancak yine de siyaset bilimi, deneysel değil de yalnızca gözleme dayalı bir çalışma yürütebildiğinden, siyaset bilim kavramından “bilim” olarak söz ederken tereddüt yaşıyorum. Bilim, gözlemle başlayan ve deneylerle pekiştirilebilen metotlar izler. Feyerabend, sıkça söylendiği gibi, sanırım gerçekten bu düşünsel alanın Salvador Dali’si. Bence bilimi reddetmekten çok, bilimin metodolojileri konusunda gerçekçi bir eleştirmen. Yöntem konusunda tarihsel değer ve yargılara sıkışıp kalmak, tek doğru bir bilimsel metodolojiye sıkışıp kalmak, bilimsel sıçramaları engelliyor olamaz mı? Farklı araştırma gelenekleri arasındaki diyaloğu artırmak, bilimsel çalışmanın doğasında bulunması gereken çoklu bakış sayesinde, sinerji yaratmaz mı?”

Amerikalı tarihçi ve filozof Thomas Khun da Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında, bilimin paradigma değişimleri yoluyla ilerlediğini savunuyor ve kabul edilen gerçeğin yalnızca verilere değil, çoğu zaman bilim topluluğunun uzlaşısına bağlı olduğunu öne sürüyor. Kuhn’a göre, bilim toplulukları belirli bir dönem boyunca, evreni açıklamak için ortak kabuller ve yöntemler bütünü olan bir paradigmanın içinde çalışırlar. Bu süreçte ortaya çıkan çelişkiler ve anormal veriler zamanla birikir, mevcut paradigma bu sorunları açıklamakta yetersiz kaldığında ise bilimde bir devrim yaşanır ve yeni bir paradigma eskisini yerinden eder. Bu geçiş, yalnızca deneysel verilerle değil, aynı zamanda bilim insanlarının inançları, değerleri ve kolektif uzlaşıları ile şekillenir. Kuhn’un bu yaklaşımı, bilimsel bilginin nesnel, tarafsız ve yalnızca kanıta dayalı olduğu şeklindeki geleneksel görüşe güçlü bir alternatif sunar. Kuhn’a göre bilimsel gerçeklik, sadece doğanın değil, aynı zamanda o doğayı yorumlayan bilim topluluğunun tarihsel ve sosyal dinamiklerinin de bir ürünüdür.

Thomas Kuhn ve ilk özgün baskısını 1962’de yaptığı Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions) kitabının Türkçe çevirisi

Oya da “T. Khun’un sözleri, diğer pek çok kurumsal yapıda olduğu gibi, bilimsel araştırmanın merakının da sanki zamanın ve mekanın ruhundan ve kurallarından etkilendiğine dikkat çekmeye çalışıyor” diyor. “Aslında belki de bilim de iktidar gibi, kendi güçler dengesini yaratarak asıl amacı olan bilgiye ulaşmayı unutup kendi iktidarına heves ediyor.  Amacından uzaklaşan her değerin akıllıca yöntemlerle, dikkatlice, tarafsız olarak tekrar gözden geçirilmesinin, toplulukları ve bireyi bu denli ürkütmemesi gerektiğini düşünüyorum. Siyasetin ana amacının, insan topluluklarına (doğayı karşımıza almadan) kaynakların mümkün olduğunca eşit dağıtıldığı huzurlu bir evren peşinde olduğunu kim hatırlıyor?” 

Oya’ya, bilimsel evrimin toplumsal, kültürel ve politik bağlamlarla etkileşimini nasıl değerlendirdiğini soruyorum. Oya, siyasetin bazen bilimi kendi amaçları doğrultusunda, bazen de amaçlarına ters düştüğü için karşısına alarak kamu önünde silah olarak kullanışının altını çiziyor.  “Ama bunu her zaman bilimsel kaynaklardan beslenerek, kanıt göstererek mi yapıyor?” diye de soruyor. “Siyasetin çatışan menfaatleri yönetme sanatı olduğunu düşündüğümde, ne yazık ki, burada çoğu zaman nörotik bir danışanın algısındaki çarpıklığa şahit olduğum zamanki şaşkınlığı yaşıyorum… Bazen öyle olur ki, danışan size üç beş görüşme önceki bir yorumunuzdan bahsettiğinde, ‘Bunu ben mi demiştim, böyle mi demiştim?’ diye şaşakalırsınız. Çarpıtma işte böyle bir şeydir. Hoş, benim danışanlarım siyasilere oranla çok daha masum., Onların kişisel hikayelerinde, buna neden olan algı bozukluklarını açıklayacak çok neden bulabiliyorum. Oysa siyasetin bu çarpıtmalarının altında yalnızca siyasi çıkarlar olduğunu düşünüyorum.”

“Özellikle postmodern zamanlarda siyasetin de diğer insan davranışları gibi, zamanın ruhundan etkilendiğini görüyoruz. Artık hakikatler öznel, dikkat çok odağa yayılıyor ve dağınık, muhteşem bir bilgi akışı var, ama çok yüzeysel. Çoğalan anlam bireyin üzerindeki seçim baskısını artırdıkça birey kanaat önderlerine ihtiyaç duyuyor ve böylelikle fenomenler ortaya çıkıyor… Fenomenler, tıpkı Focault’nun teorisini doğrularcasına, her yerdeki iktidarlar gibiler; iki kişi arasındaki diyalogda dahi iktidar var.  İşin içine kapitalizm de girince itaatkar çoğunluklar potansiyel müşterilere dönüşüyor. Siyasetçilerin de fenomenler kadar göze çarpıcı personaları olduğunu söylersek, çok da ileri gitmiş olmayız, değil mi?”

“Olmayız tabii” diyorum Oya’ya. Bilimsel evrim, yalnızca deneyler ve gözlemlerle ilerleyen bir bilgi birikimi süreci değil, aynı zamanda hangi kuramların kabul edildiği, hangi araştırmaların fonlandığı, hangi bilim insanlarının görünür kılındığı gibi kararlarla şekillenen bir iktidar alanı. Foucault’nun iktidarın her yerde olduğu yönündeki savı, bilimsel bilgi üretiminin de toplumsal, politik ve ekonomik güç ilişkileri içinde işlediğini ortaya koyuyor. Örneğin evrim kuramının tarihsel olarak kilise otoriteleriyle çatışması, belirli dönemlerde sansürlenmesi ya da eğitim müfredatlarından çıkarılması; bilimsel bilginin saf değil, iktidar mücadelesi içinde şekillendiğini göstermiyor mu? Hangi bilimsel gerçeklerin meşru sayılacağı, hangi seslerin susturulacağı gibi meseleler de bu iktidar oyunlarının bir parçası. Dolayısıyla bilimsel evrim, sadece doğal süreçlerin değil, aynı zamanda bilgi üzerindeki egemenlik mücadelelerinin de bir ürünü.

1980 darbesinin ardından evrim kuramının biyoloji kitaplarından çıkarılmasına tepki olarak, Dr. İldeniz Kurtulan’la bir araya gelip, önsözünü İlhan Selçuk’un yazdığı Darwin ve Evrim Kuramı kitabını yazıp çizmiştik. Kitap koltuğumuzun altında, o zamanlar matbuatın başkenti olan Cağaloğlu’nda, o yayınevi senin bu yayınevi benim, dolaşıp durmuştuk. Sonunda Haziran Yayınevi basmıştı kitabı. Günümüzün ayıbı ise 2017‑2018 öğretim yılından itibaren “Hayatın Başlangıcı ve Evrim” ünitesinin müfredattan çıkarılması ve evrimle ilgili tüm bilgilerin ders kitaplarından kaldırılmasıdır. Bu girişimde projenin merkezine yaratılış kuramı yerleştirilmiş, evrim kuramı ise doğruluğu ispatlanmamış bir teori olarak sınıflandırılmıştır.

Geçen haftaki bilimsel araştırmalar odaklı söyleşimizde vurguladığımız gibi, Oya sözü siyasi iktidarın araştırmalar üzerindeki etkisine getirerek, meselenin yalnızca siyasetin bilime “gölge etmek” gibi negatif müdahaleden kaçınmasından ibaret olmadığını; araştırma konusuna ve araştırmacı profiline müdahale etmeden, araştırmanın maliyetlerine katılmak ve resmi kurumların araştırmacılara kolaylık göstermelerini sağlamak gibi pozitif yükümlülükler üstlenmesi gerektiğini hepimizin bildiğini söylüyor. “Bilim insanlarının ortak kullanımına açılacak, kişisel verilerin korunduğu gerçek bir veri tabanına dahi ulaşamadığımızı, COVİD-19 sırasında çokça gördük. 2020 Ağustos’unda Türk Toraks Derneği’nin Lancet’te yayımlanan yazısı, işte tüm bu siyaset, bilim ve kriz zamanı üçgeninde siyasi bakış ile bilimsel bakış arasındaki çapraşıklığı gözler önüne seriyor.”

Feyerabend ve Kuhn’un bilim anlayışları, günümüz bilimsel çalışmalarında giderek daha fazla önem kazanan çoğulculuk, disiplinlerarasılık ve eleştirel düşünme yaklaşımlarıyla güçlü biçimde örtüşmekte. Kuhn’un paradigmalar kuramı, bilimsel bilginin değişmez değil, tarihsel olarak dönüşen bir yapı olduğunu göstererek, özellikle sağlık, çevre ve sosyal bilimlerde ortaya çıkan alternatif bakış açılarına alan açmış durumda. Kuhn’un bilimsel devrim anlayışının pratikteki bir yansıması, bugün iklim değişikliği, pandemi yönetimi ya da yapay zeka gibi karmaşık sorunlarda, yalnızca yerleşik bilimsel modellerin değil, farklı disiplinlerden gelen yeni çerçevelerin de tartışmaya dahil edilmesiyle karşımıza çıkıyor. Feyerabend’in “her şey kabul edilebilir” (anything goes) ilkesiyse, bilimin katı yöntemsel kalıplarla sınırlandırılmaması gerektiğini savunarak, yenilikçi ve yaratıcı araştırma yöntemlerinin önünü açmış durumda. Özellikle toplumsal etkileri olan bilimsel konularda, yerel bilgiye, deneyime ve bağlamsal değerlendirmelere daha fazla yer verilmesi gerektiğini söyleyen yaklaşımlar, Feyerabend’in bilim anlayışına oldukça yakın. Günümüzde bilimsel çalışmalarda artan etik duyarlılık, katılımcı araştırma yöntemleri ve açık bilim uygulamaları da bu iki düşünürün ortaya koyduğu eleştirilerin hala ne denli canlı ve yönlendirici olduğunu göstermekte.

Günümüzde özellikle biyomedikal, sosyal bilimler ve teknoloji alanlarında etik kurallar yalnızca formal onay süreçlerinden ibaret değil; aynı zamanda araştırma konusunun seçiminden veri toplama, analiz ve sonuçların yayımına kadar tüm süreci kapsayan bir etik farkındalık gerektiriyor.

Katılımcı araştırmalar, araştırma sürecine dahil edilen toplulukları yalnızca veri sağlayıcılar olarak değil, sürecin eşit paydaşı olarak görür- tıpkı Dünya Sağlık Örgütü’nün Kriz Dönemlerinde Toplumsal Kaynaklar ve Sivil Toplumun Etki Alanı kitabında sözünü ettiği projeler gibi... Bu yaklaşım özellikle halk sağlığı, eğitim ve kalkınma gibi uygulamalı alanlarda yaygın biçimde benimsenmektedir. Katılımcılar, araştırma sorularının belirlenmesinden elde edilen bulguların birlikte yorumlanmasına kadar her aşamada aktif rol oynarlar. Doçentlik sürecimde bana bir yılımı kaybettiren niteliksel araştırma tutkumun en güçlü dayanaklarından biri de buydu: Araştırma yaptığımız toplulukların, sürecin gerçek paydaşları olması. Bulguları ilk olarak bu topluluklarla paylaşıyor, onların görüşlerini alıyor, elde edilen sonuçları toplum yararına nasıl dönüştürebileceğimizi yine birlikte tartışıyor ve planlıyorduk. Doçentlik sınavımda bana “Dosyanı inceledik, daha fazla niceliksel araştırma yapman lazım” diyen mantığın anlamadığı, işte bu katılımcı araştırma ruhu’ydu.

2020-2021 yıllarında, COVID-19 Dayanışma Müdahale Fonu'nun desteğiyle Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 40 ülkede 54 sivil toplum kuruluşuna doğrudan mali ve teknik destek sağlamış ve göçmenler, mülteciler, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, engelliler, yaşlılar, gençlik grupları, zor durumdaki kadınlar ve çocuklar, ulaşılması zor yerli topluluklar, gizli sosyal ve etnik azınlıklar, kayıt dışı çalışanlar ve ön saflardaki bakım sağlayıcılar dahil olmak üzere savunmasızlık durumundaki 80 milyondan fazla kişiye hizmet vermiştir.

Feyerabend ve Kuhn’un bilim anlayışlarının günümüzdeki yansımalarından üçüncüsü olan açık bilim uygulamaları, bilimsel bilginin daha erişilebilir, şeffaf, paylaşılabilir ve yeniden kullanılabilir hale gelmesini amaçlayan bir yaklaşımdır. Geleneksel akademik yayıncılık sistemi genellikle bilgiye ücretli erişimi dayatırken, açık bilim bu bilgiye herkesin ulaşabilmesini savunuyor. Bu, hem toplumsal bilgi adaletini hem de bilimin doğrulanabilirliğini artırıyor. Ben de bugüne dek yayınladığım beş kitabımın hepsini, Creative Commons (CC) Atıf-GayriTicari-AynıLisanslaPaylaş 4.0 uluslararası lisansı (CC BY-NC-SA 4.0) kapsamında yayınladım. Kitaplarım web sitemden ücretsiz olarak PDF ya da ePUB3 formatında indirilebilir şekilde okura sunuldu. Bu girişimle Creative Commons tarafından başlatılan açık bilim ve özgür kültür yelpazesini genişletmeye kendimce katkıda bulunmayı amaçladım.

Bilimsel bulguların sistematik olarak yayımlanması fikri, 17. yüzyılda şekillenmeye başladı. Bu dönem, otoritenin ve geleneğin çoğu zaman deneysel kanıtların önünde tutulduğu bir çağdı. O zamana kadar bilim insanları genellikle özel yazışmalarla iletişim kurar, bulgularını sınırlı çevrelerde paylaşır ya da üniversitelerde ve saraylarda sunarlardı. Doğrulanmış bilginin yayılması için merkezi bir sistem yoktu.

Bu eksiklik, Londra’daki Royal Society üyeleri tarafından geliştirilen bir clearinghouse modeliyle giderilmeye çalışıldı. Amaç, bilim insanlarının keşiflerini açıkça paylaşabilecekleri, geri bildirim alabilecekleri ve buluşları üzerinde öncelik iddiasında bulunabilecekleri organize bir forum oluşturmaktı.

 Bu fikir, Royal Society sekreteri Henry Oldenburg tarafından yayıma hazırlanan Philosophical Transactions of the Royal Society dergisiyle 6 Mart 1665 tarihinde hayata geçti. Dergi, bilimsel gözlemlerin, deneylerin ve tartışmaların düzenli olarak yayımlandığı ilk dergi olmanın yanı sıra, sistematik bilgi dolaşımını ve yazışmaları mümkün kılan bir yayıncılık modelini başlattı.

Bu girişim, yalnızca bilimsel yayıncılığın temellerini atmakla kalmamış, aynı zamanda modern bilimin temel değerlerini de kurumsallaştırmıştı: Açıklık, kanıt ve kamuya karşı sorumluluk.

Royal Society ve Philosophical Transactions, otoritenin çok önemli sayıldığı bir çağda kanıta dayalı bilimi savundu. “Otorite değil, kanıt önemlidir” diyerek, bilginin kaynağından çok, doğrulanabilirliğini esas alan devrimci bir yaklaşımı benimsedi. Bu, modern bilimsel yöntemin önünü açan tarihi bir dönüm noktasıydı.

Dergi ilk yayımlandığında ücretsiz değildi. Henry Oldenburg, basım ve dağıtım maliyetlerini karşılayabilmek amacıyla dergiyi satışa sundu. Philosophical Transactions sayıları kitapçılarda satılıyor ve bireysel aboneliklerle finanse ediliyordu. Dolayısıyla bu sistem aynı zamanda bilimsel yayıncılığın ticarileşmesinin de ilk örneklerinden biri oldu.

Derginin 1665'ten 1996'ya kadar olan tüm sayılarının orijinal kopyalarını 2017 yılında dijital ortama aktaran Royal Society, bilimin gelişimine ilişkin büyüleyici bir bakış açısı sunan Royal Society Dergi Arşivi’ni oluşturdu ve 1665-1950 yılları arasında yayınlanan makalelere erişimi ücretsiz yaptı.


GELECEK HAFTA: Halk sağlığı: Sessiz felaketlerin bilimi

Bilim ve siyaset: (1) E pur si muove (Ama yine de dönüyor)

Bilim ve siyaset: (2) Sağlık araştırmaları ve güç kontrolü

 

 Altı bölüm süren söyleşinin tamamının yer aldığı PDF dosyası için tıklayın.

 

İlgili İçerikler