Fon lağımının iktidarın tam orta yerinden patladığı, on binlerce küçük tasarrufçunun ve emeklinin dallarının kırıldığı bir ülkedesiniz…
Gazetecilik yapmaya çalışanlara gözaltı ve hapsin sıraya dizildiği, “muhalif” denen TV’lere el konduğu, T24 gibi mecralarla olan bitene itirazı olan, sorgulayan hesaplara engel geldiği bir ülkedesiniz…
Kadınların katledildiği, binlerce işçinin işyerinde öldüğü, küçücük çocukların okulda, sokakta, devletin mecbur kıldığı zorunlu köle çıraklığında canın alındığı bir ülkedesiniz…
Mafyanın, uyuşturucunun, kara paranın cirit attığı bir ülkedesiniz…
Bir baro başkanının iktidarın sağladığı ayrıcalıkla nasıl onlarca hakim ve savcı yerleştirdiklerini olağan bir şeymiş gibi söyleyebildiği bir ülkedesiniz…
İktidarın 25 yıl yönettiği, betonlaşmış, dereleri kapatılmış, muhalefet belediye başkanları ve kent plancıları içeri atılmış yahut boyun eğdirilip iktidar safına alınmış en büyük şehrini suların sellerin götürüp can aldığı bir ülkedesiniz…
Tarlaları, ormanları, ağaçları, suları yağmalanmasın diye direnen başörtülü başörtüsüz kadınların, ninelerin iktidar kankası holdinglerin özel güvenliğine dönüştürülmüş kulluk kuvvetlerince yerlerde sürüklendiği bir ülkedesiniz…
Avrupa istatistiklerinde “gençleri en az aktif ülke” sıralamasında yüzde 50’nin üstünde oranla açık ara birinci olan bir ülkedesiniz…
Yetmeyen emekli maaşı, eriyen ücretler, salgın işsizlikle sofraları küçülmüş, gelecekleri büzülmüş insanların çoğaldığı bir ülkedesiniz…
Filistin’i destekler görünürken, İsrail’in silah, para, cüret kaynağı Trump’a yapışmış bir iktidarın yönettiği bir ülkedesiniz…
Ana muhalefetken partisi gasp edilmiş, sürekli tehdit altındaki “Yeni” denen muhalefetin, tepki diye, görmesi konuşması gerekirken, kendi ağzını gözünü bantlayacak kifayetsizliğe gömüldüğü bir ülkedesiniz…
Bu ahval ve şerait içinde, umutsuzsanız haklısınız…
Ama umudun tercümesini yapmak lazım belki de!
“Umud” Kutadgu Bilig’den beri yazılı… Alnımıza da yazılı! Çünkü kesif umutsuzluk yüzünden daha fazla ayakta olması gereken umut; insanın, mücadelesinin, gerçeğinin, geleceğinin alın yazısı!
Kelimenin ve duygunun Türkçesini unuttuğunuzda, dünyaya bakabilirsiniz. Bu çağda bir yandan baskı, sansür tepenizde ama bir yandan da dünyanın bütün umutları, bütün çocukları yanı başınızda.
17 Ekim Cumartesi, yani bugün, mesela Fransa’da “umut jenerasyonu”nun, Z harfini umut alfabesinin en başına geçirenlerin, esasen başka ülkelerin başka şehirleriyle de birleşen eylemi var.
Nedir özelliği? Paris’in en itilmiş bölgesindeki tek bir liseden (esasen ondan önce de sömürgelerdeki okullardan) başlayıp bütün ülkeye yayılan bir liseli öfkesi; öfkenin içinde “dayanışma, mücadele, umut!”
Nedir özelliği? En kötü liselerle kalmayan, en iyi, en ayrıcalıklı liselerdeki öğrencilerin de dayanışmaya katıldığı; öğretmenlerin öğrencilerle omuz omuza verdiği, devlet şiddetine karşı onlara canlı kalkan olduğu bir evrim…
Nedir özelliği? Sınıftan çıkan gençlerin “sınıf”la, zaten birçoğunun kökenindeki işçi sınıfı ve çiftçilerle, göçmenlerle, yıllar öncesinin “sarı yelekliler”i ile buluştuğu ve mücadele anlamında “Sınıf”ın bir parçası haline geldiği, komünlerin oluştuğu kendi çapında bir devrim… Z kuşağının “sınıf”tan dışarı çıkıp “Sınıf” adım atışı!
Nedir özelliği? Eğitim vb. sorunların yanına Filistin, Gazze duyarlığının bir birleştirici, uyandırıcı, uyarıcı olarak eklenmesi; bütün bunların “sol” bir duyarlılık halinde büyümesi. Ve en önemlisi belki de “antifaşist” bir cephe haline gelmesi.
Nedir özelliği? Bir mahalle, bir şehir, bir ülke derken… İspanya’daki konut, gençlik, öğrenci eylemleriyle buluşması… Arnavutluk’ta bir süreden beri devam eden gençlik direnişiyle yakınlaşması… Belçika, Sırbistan, Almanya, Hindistan, Brezilya, Arjantin, Şili, İtalya, ABD ve daha birçok yer… Enternasyonalleşme.
Dünyanın Tozunu Atalım!
Geçen yılın ortalarında bu eğilimi görerek, aralık sonunda “Dünyanın Tozunu Atalım!” kitabını hızla yazmıştım. Dünyanın tozunu atanlar var işte! Nasıl evrilir, nereye gider, bilinmez ama tozunu attığında izi de kalır.
O kitabın alt başlığı “Sınıf, İttifak, Mücadele, Umut.” Yani sınıfını bileceksin, sınıfına gireceksin, kimlerle omuz omuza duracağını da bulacaksın. Ve duracaksın da. Mücadele ruhun kurumayacak. İşte “umut” da o zaman tercüme oluyor; sınırları da aşıyor; aklının, kalbinin, geleceğinin asli unsuru haline geliyor!
Kitapta “geniş anlamda sınıf” diye üstünde durduğum, işte bugün Fransa’da “birlikte” hareket eden liseliler, üniversiteliler, işçiler, çiftçiler, öğretmenler, sağlık çalışanları, veliler, beyaz yakalılar, emekliler; Z’nin yanına eklenen “Y, X, Boomer” denen kuşaklar. Kuşak farkı, fark etmeksizin. Birbirini fark ederek!
Kitapta “vicdan enternasyonalizmi” diye üstünde durduğum, işte bütün dünyada hemen hemen bütün benzer hareket ve hareketlerde ortaya çıkan Filistin bayrakları, Gazze duyarlılığı, “soykırım” nefreti!
Onların karşısında da “para diktatörleri” var; köhnemiş, çürümüş devlet ve iktidar yapıları; bilhassa yine kitapta üstünde durduğum “teknoağalar” yani kullandığımız sosyal medya araçlarının, platformların az sayıdaki anormal servet yapmış sahipleri ve bu karşı bloğun çaresi de “diktalar, otoriter rejimler, despotlar” ve çok yerde basbayağı faşizan partiler, faşizm!

Kitabı “mesele, ezilenlerin arasındaki mesafelerin esasında mesafesiz olduğunu görebilmek, gösterebilmek, duygusal çoğulluktaki ortaklıklardan siyasi birlikteliğe yolları bulabilmek” diye son sayfasına götürmüştüm.
“Bütün durgunluk, yılgınlık, dağınıklık atmosferinde, ‘sınıf, mücadele, umut’ eksenindeki her canlanma kıymetli…
Ne sınıfın ve sınıf mücadelelerinin öldüğünü ne işçi sınıfının yok olduğunu ne de umudun umutsuzluğa nihai olarak yenik düşeceğini kabullenmek. Duygu, bilinç, ama bir de sorumluluk ve fedakârlık. Tutku da, değil mi?
Hayat yorgun ve bitkinken de tozu pekala atılabilir!
Belki Gramsci’nin dediği gibidir: ‘Zihnin kötümserliğine karşı istekliliğin iyimserliğiyle!”


