Barışın çerçevesi, muhalefetin sınırı

Barışın çerçevesi, muhalefetin sınırı

Çerçeve yasa tartışmasında medya neyi görünür, neyi görünmez kılıyor?

Barışın çerçevesi, muhalefetin sınırı

 Çerçeve yasa oylamasında ortaya çıkan farklı siyasi tutumları “barıştan yana olanlar” ve “barışa karşı çıkanlar” şeklinde sınıflandırmak, tartışmayı gereğinden fazla basitleştiriyor. Bir siyasi aktör çatışmanın sona ermesini ve toplumsal barışın kalıcılaşmasını savunurken, bu hedefe ulaşmak için önerilen belirli bir hukuki düzenlemeye itiraz edebilir. Dolayısıyla bir yasaya verilen ret oyu, tek başına barış fikrinin reddi olarak okunamaz. Asıl konu, bu ayrımın medyada nasıl kurulduğu.

Çünkü medya yalnızca Meclis’te ne olduğunu aktarmıyor. Bir yasayı hangi adla tanımladığı, hangi kelimeleri başlığa taşıdığı, hangi aktörleri konuşturduğu ve hangi ayrıntıları geri plana ittiği, kamuoyunun o yasayı nasıl anlamlandıracağını da etkiliyor.

Bu nedenle çerçeve yasa tartışmasına yalnızca “kim ne oy verdi?” sorusuyla değil, “Medya bize bu yasayı nasıl düşünmemizi önerdi?” sorusuyla bakmak gerekiyor.

“Tarihi uzlaşma”dan “tuzak”a

Medyanın önemli bir bölümünde yasanın haberleştirilmesinde dikkat çeken ilk unsur, hukuki içeriğinden çok siyasal uzlaşmanın öne çıkarılması.

Hürriyet’in “Tarihi yasada büyük uzlaşma” ve Milliyet’in “Rekor katılım, rekor uzlaşma” başlıkları Meclis’teki geniş desteği merkeze alıyor. Böylece parlamenter çoğunluk yalnızca oylamanın sonucu olmaktan çıkıp yasanın meşruiyet göstergelerinden biri haline geliyor.

Türkiye’nin “Asrın kararı” başlığı ise bu dili daha ileri taşıyor. Yasa, sonuçları henüz ortaya çıkmadan tarihsel bir dönüm noktası olarak tanımlanıyor. Sabah’ın “Meclis’ten Milli Dayanışma Yasası’na rekor onay” başlığında ise “çerçeve yasa” yerine “Milli Dayanışma Yasası” ifadesinin kullanılması, hukuki düzenlemeyi toplumsal birlik ve dayanışma fikriyle ilişkilendiriyor.

Akşam’ın “Terörsüz Türkiye’de uzlaşma”, Türkgün’ün “Terörsüz Türkiye’ye merhaba”, Takvim’in “Türkiye tarih yazıyor” ve Yeni Şafak’ın “Terörsüz Türkiye’ye bir adım daha” başlıklarında da benzer bir gelecek anlatısı görülüyor. Bu başlıkların ortak özelliği, yasayı tartışmalı bir hukuki düzenlemeden çok, ulaşılması gereken siyasi hedefin bir aşaması olarak sunmaları.

“Terörsüz Türkiye” olumlu bir hedef olarak kabul edildiğinde, bu hedefe yönelik hukuki düzenlemeye itiraz da kolaylıkla hedefin kendisine yönelik itiraz gibi algılanabiliyor.

Oysa bir hedefi desteklemek, o hedefe götürdüğü ileri sürülen her yöntemi desteklemek anlamına gelmez. Karşı tarafta ise farklı bir dil kuruluyor. Sözcü’nün “Cesur olun, tuzağı bozun” başlığı ve buna eşlik eden Atatürk’ün gözleri fotoğrafı bunun çarpıcı örneklerinden biri. Burada medya yalnızca bir gelişmeyi haberleştirmiyor; okura nasıl bir tutum alması gerektiğine ilişkin doğrudan bir çağrı yapıyor.

“Cesur olun” okura sesleniyor; “tuzağı bozun” ise süreci müzakere edilmesi gereken karmaşık bir siyasi gelişme olmaktan çıkarıp karşı konulması gereken bir tehdit olarak çerçeveliyor. Atatürk imgesi de bu çağrıyı Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle ilişkilendiriyor. Böylece aynı siyasi gelişme, bir tarafta “tarihi uzlaşma”, diğer tarafta “tuzağı bozma” diliyle sunuluyor. Birinde başarı ve ortaklık, diğerinde kuşku ve direnme duygusu öne çıkıyor.

Peki yasanın kendisi hangi soruları gündeme getiriyor?

Tam burada daha az görünür kalan bir boyut ortaya çıkıyor. Çerçeve yasa yalnızca “barış olacak mı, olmayacak mı?” sorusundan ibaret değil. Metnin içinde kamuoyunun bilmesi ve tartışması gereken çok sayıda soru bulunuyor.

Örneğin düzenleme, belirli koşullar gerçekleştiğinde bazı soruşturma ve kovuşturmaların beş veya on yıl süreyle ertelenmesini, bazı mahkûmiyetlerin infazının da aynı sürelerle ertelenmesini öngörüyor. Süre sonunda belirli koşullar gerçekleştiğinde davaların düşmesi veya verilen cezanın infaz edilmiş sayılması söz konusu.

Burada soru yalnızca “Kaç yıl ertelenecek?” değil; “Bu ertelemenin siyasal ve toplumsal anlamı nedir?”

Düzenlemenin işlemesi, örgütün fiili varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine, bunun da MGK tarafından teyit edilmesine bağlanıyor. Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: “Bu kritik tespitin hangi kurum tarafından yapılması ve hangi mekanizma tarafından teyit edilmesi neden tercih edildi?”

Sürecin takibi için öngörülen kurulun Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bakanlar, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreterinden oluşması da önemli bir kurumsal tercih.

 “Sürecin siyasi ve hukuki denetiminde yürütmenin ağırlığı ne olacak?” sorusu yeterince tartışıldı mı?

Teklif TBMM’nin düzenli olarak bilgilendirilmesini ve bir İzleme Komisyonu kurulmasını öngörüyor. Ancak bu komisyonun rolünün izleme ve tavsiye ile sınırlı olması da ayrıca tartışılabilir.

İlerleyen aşamalarda hak yoksunluklarının kaldırılmasına ilişkin taleplerin hangi ölçütlerle değerlendirileceği de ayrı bir soru alanı oluşturuyor.

Daha az görünür kalan bir başka hüküm ise süreç kapsamında görev yapan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluklarının doğmamasını öngörüyor.

Buradaki sorun bu hükümlerin doğru veya yanlış olduğunu peşinen ilan etmek değil, bunların kamuoyunun önüne ne ölçüde getirildiği. Çünkü demokratik bir medya ortamının görevi yalnızca yasanın geçtiğini duyurmak değil, yurttaşın yasayı değerlendirebilmesi için gerekli soruları da görünür kılmaktır.

Haber neyi gösteriyor, neyi geride bırakıyor?

Medya çerçevelemesi çoğu zaman yanlış bilgi vermekle değil, bazı doğru bilgileri diğerlerinden daha görünür hale getirmekle çalışır.

Meclis’teki oy sayısı, siyasal uzlaşma ve yasanın barış sürecinin bir parçası olması elbette haber değerine sahiptir. Ancak bunlar kamuoyunun değerlendirmesi için gerekli bütün bilgileri oluşturmaz.

“Kaç milletvekili evet dedi?” sorusu ile “hangi mekanizmalar devreye girecek, kim denetleyecek, hangi kurum hangi kararı verecek?” soruları aynı şey değildir. Bu nedenle yalnızca iktidara yakın medyanın ne söylediğine ya da muhalif medyanın neyi eleştirdiğine bakmak yeterli değil. Her iki medya alanının da kendi anlatısını kurarken hangi soruları geri plana ittiği de sorgulanmalı.

Muhalif basın, iktidara yakın medyanın başarı ve uzlaşma anlatısına önemli bir karşı ağırlık oluşturuyor. Cumhuriyet, BirGün, Evrensel ve Sözcü gibi yayınlarda sürecin belirsizlikleri, demokratikleşme ihtiyacı, hukuk ve iktidarın süreç üzerindeki etkisi daha fazla öne çıkıyor.

Bu önemli. Fakat eleştirel gazetecilik yalnızca iktidarın söylemine karşı çıkmaktan ibaret olamaz. “Barışın koşulu demokrasi” güçlü bir normatif önerme. Ancak hangi demokratik koşulların gerekli olduğu, kimlerin sürece dahil edilmesi gerektiği ve hangi hukuki güvencelerin kalıcı sayılacağı da tartışılmalı. Aksi halde bir çerçevenin yerine başka bir çerçeve geçirilmiş olur.

Yeni Yaşam’ın “Bin kilometrenin ilk adımı”, “Yasa Öcalanla pratikleşir” ve “Demokratik toplum hareketi zamanı” başlıkları birlikte okunduğunda, gazetenin yasayı bir sonuçtan çok daha uzun bir siyasal dönüşümün başlangıcı olarak çerçevelediği görülüyor. İlk başlık yasayı “ilk adım” olarak konumlandırırken, ikinci başlık yasanın pratiğe dönüşmesini Öcalan’ın rolüyle ilişkilendiriyor. Üçüncü başlık ise odağı yasadan topluma taşıyarak demokratikleşmeyi toplumsal bir hareket olarak tanımlıyor. Böylece üç başlık süreci hukuki düzenlemenin ötesinde siyasal ve toplumsal dönüşüm olarak kuran bir medya çerçevesi oluşturuyor.

Muhalefetin sınırı nerede?

YENİ Parti’nin farklı oy tercihleri de bu medya ortamında ayrıca önem kazanıyor.

Farklı oyların bulunması tek başına siyasi zaaf değildir. Farklı görüşlerin varlığı çoğulculuğun göstergesi olabilir. Sorun, bu farklılıkların hangi ortak ilkeler etrafında açıklanabildiğinde ortaya çıkıyor.

Bir milletvekilinin “hayır” oyu bir medya çerçevesinde “barış karşıtlığı”, başka bir çerçevede ise “iktidarın projesine direnme” olarak sunulabilir. Her iki durumda da gerçek gerekçe kaybolabilir. Bu nedenle asıl soru “Kim ne oy verdi?” değil, “Neden o oyu verdi ve bu gerekçe nasıl çerçevelendi?” Muhalefetin sorumluluğu da burada başlıyor.

Barış hedefini destekleyip belirli bir hukuki düzenlemeye neden itiraz ettiğini açıklayabilmeli; destek verdiğinde bunun iktidarın bütün politikalarına onay anlamına gelmediğini anlatabilmeli.

Aksi halde siyasal pozisyonunu kendisi kurmak yerine, medyanın hazır kategorileri içinde tanımlanma riskiyle karşı karşıya kalır.

Çerçeve yasa tartışması, yalnızca bir yasa tartışması değil, aynı zamanda bir anlam mücadelesi. “Tarihi uzlaşma”, “milli dayanışma”, “Terörsüz Türkiye” ve “tarih yazılıyor” ifadeleriyle geleceğe ve başarıya odaklanan anlatı ile “cesur olun, tuzağı bozun” gibi ifadelerle kuşku ve direnme duygusunu öne çıkaran anlatı karşı karşıya geliyor.

Bu iki anlatının arasında kalan temel soru ise daha az görünür: Barış hangi hukuki ve demokratik koşullarda kurulacak?

Medyanın görevi bir siyasi taraf seçmek değil, yurttaşın kendi tutumunu oluşturabilmesini sağlayacak bilgiyi ve soruları görünür kılmak. Siyasetin sorumluluğu ise hazır anlamların içine sıkışmamak. Sonuçta mesele “Barışı kim savunuyor?” sorusuna indirgenemeyecek kadar önemli.

Barışın hangi koşullarda kurulacağına, hangi kurumların karar vereceğine, nasıl denetleneceğine ve hangi demokratik güvencelere dayanacağına ilişkin soruları kamuoyunun sormasına ne kadar alan bırakılıyor? Asıl sorulması gereken sorular bunlar.

Çünkü barışın kalıcılığı yalnızca çatışmanın sona ermesine değil, barışın nasıl kurulduğunun toplum tarafından tartışılabilmesine de bağlı.

Ve çerçeve yasa tartışmasının asıl düğümü belki de tam burada yatıyor: Barışın kendisi kadar, barış hakkında hangi soruların sorulabileceğini kimlerin belirlediği.

 

İlgili İçerikler