Yönetmen Kaouther Ben Hania’nın, 2025 Venedik Gümüş Aslan Büyük Jüri Ödülü’nün yanı sıra birçok ödül alan “Hind Rajab’ın Sesi” filmi, savaşın nasıl işlediğine dair basit ama rahatsız edici bir soruyu yeniden gündeme getiriyor. Bir tanıklık ne zaman ahlaki ve siyasal bir yükümlülük üretir, ne zaman yalnızca kayda geçirilmiş bir ses olarak kalır?
Gazze’de, ailesinin öldürüldüğü bir aracın içinde, cesetlerin arasında sıkışmış 6 yaşındaki bir kız çocuğu saatler boyunca bir yardım hattında. Hattın diğer ucunda yer alan iki görevli konuşmayı kesmiyor, çünkü susmak, çocuğu tek başına bırakmak anlamına geliyor. Bu noktada ses, artık bir anlatı olmaktan çıkıp, hayatta kalmanın kendisine dönüşüyor.
Ambulansın mesafesi sekiz dakika. Bu bilgi önemli, çünkü yaşananların “imkânsızlık” ile açıklanamayacağını gösteriyor. Aşılması gereken bir yol değil, geçilmesi reddedilen bir eşik var. Koruma yükümlülüğünün fiilen askıya alındığı bir eşik. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey bir aksaklık ya da talihsiz bir koordinasyon hatası değil, hangi hayatların kurtarılabilir kabul edildiğine dair bir tercih.
Telefondaki görevlinin “Hangi okula gidiyorsun?” sorusu, bu tercihin yarattığı kopuşu daha da görünür kılıyor. “Mutlu Çocukluk” yanıtı, çocukluğun evrensel bir deneyim olmaktan çıkıp bağlamsal bir ayrıcalığa dönüştüğü anı işaret ediyor.
Ardından gelen “Hangi rengi seviyorsun?” sorusuna verdiği “Hiçbir şey sevmiyorum” yanıtı ise korkudan çok, gelecekle bağın koptuğunu anlatıyor. Bu, travmanın değil, zamanın askıya alınmasının, bir başka deyişle geleceğe dair inançsızlığın dili.
Bu noktada mesele bilgi eksikliği değil. Bilgi var. Yer biliniyor, zaman biliniyor, ihtiyaç biliniyor. Eksik olan şey, bu bilginin kamusal bir baskıya dönüşmesi. Medya tam da burada belirleyici bir rol oynar. Görünürlük kendiliğinden oluşmaz, seçilir. Bazı acılar anında küresel bir olaya dönüşürken, bazıları ancak ölümden sonra fark edilir.

İnsani yardım pratiklerinde görünürlük çoğu zaman belirleyici bir eşik işlevi görüyor. Tanıklık kamusal hâle geldiğinde baskı üretiyor, baskı da hareket alanı açıyor. Hind Rajab olayında bu zincir kurulamadı. O an ne kameralar oradaydı ne canlı yayınlar vardı, ne de “acil” olarak kodlanan bir küresel dikkat. Bu nedenle telefondaki ses, bir kurtarma sürecine değil, gecikmiş bir tanıklığa dönüştü.
Savaş haberlerinin teknik dili şiddeti yönetilebilir ve soyut hâle getiriyor. Oysa bir çocuğun sesi bu dili bozuyor. Görüntü izleyiciye mesafe tanıyabilir, ama ses tanımıyor. Kulak verildiğinde, mesafe ortadan kalkar. Belki de tam bu nedenle, sesin dolaşımı daha sınırlı kalıyor.
Buradaki mesele aslında karmaşık değil. Sorun, bazı hayatların yas tutulabilir, bazılarının ise yalnızca sayılabilir kabul edilmesi.
Bazı çocuklar evrensel bir ahlaki topluluğun parçası olarak görülüyor, bazıları ise coğrafyalarıyla birlikte bu topluluğun dışında bırakılıyor. Bu ayrım, insan hakları ihlallerinden önce geliyor, çünkü hangi ihlalin “önemli” sayılacağını belirleyen zemin tam da burada kuruluyor.
Hind Rajab’ın Sesi işte bu zemini rahatsız ediyor. Bir istatistik değil. Bir propaganda nesnesi de değil. “Sivilleri koruyoruz” iddiasıyla işleyen uluslararası düzenin sınırlarını açığa çıkaran bir kayıt.
Bugün bu sesi hatırlamak, yalnızca bir çocuğu anmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda şu soruyla yüzleşmeyi gerektiriyor: İnsanlık, kimin hayatı kurtarılabilir sayıldığında başlıyor?
Çocuğun sesi, hukukun sessizliği
Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocukları yalnızca korunması gereken kırılgan varlıklar olarak değil, doğrudan hak öznesi olarak tanımlar. Bu, iyi niyetli bir etik çağrıdan ibaret değil muhakkak ki. Taraf devletlere açık, bağlayıcı ve ertelenemez yükümlülükler yükler. Yaşam hakkı, ayrımcılık yasağı ve silahlı çatışma koşullarında özel koruma bu çerçevenin merkezinde yer alıyor.
Bu nedenle Hind Rajab vakası bir “trajedi” olarak geçiştirilemez. Burada mesele yalnızca bir çocuğun hayatının kurtarılamamış olması değil, kurtarılabilir bir hayatın, siyasal ve askerî tercihler yoluyla koruma rejiminin dışına itilmiş olması. Ambulansın sekiz dakika mesafede olması, ihlalin soyut değil, somut ve önlenebilir olduğunu gösteriyor. İnsan hakları hukuku açısından bu durum, basit bir ihmal değil, pozitif yükümlülüğün askıya alınmasından başka bir şey değil.

Uluslararası hukuk çocuklar söz konusu olduğunda tarafsızlık ya da takdir payı tanımaz. Çocukların korunması, güvenlik gerekçeleriyle pazarlık konusu yapılamaz. Bu nedenle Hind Rajab’ın sesi, yalnızca ahlaki bir çağrı değil, yerine getirilmemiş bir hukuki yükümlülüğün de kaydı aynı zamanda. Bu kayıt, “kaçınılmazlık” ya da “çatışma koşulları” gibi söylemlerle etkisizleştirilemez.
Bazı çocuklar evrensel hukukun öznesi olarak kabul edilirken, bazıları yalnızca insani felaket anlatılarının figüranı hâline gelir. Oysa insan hakları hukuku tam da bu ayrımı ortadan kaldırmak için vardır. Hukuk, “kim” sorusuna göre değil, “çocuk” olgusuna göre işler.
İnsan hakları ihlalleri çoğu zaman eylemle değil, eylemsizlikle gerçekleşiyor. Duymamak, görmemek, beklemek ve ertelemek… bunların hepsi hukuki sonuçlar doğurur. Filmde, ambulansın Hind’e ulaşamaması bir eylemsizlik sonucu değil, aksine, İsrail güçlerinin ambulansa geçiş izni vermemesiyle gerçekleşen aktif bir engelleme eyleminin sonucuydu.
Hind Rajab’ın sesi bu nedenle susturulduğu ölçüde önem kazandı. Çünkü o ses, yalnızca bir kaybı değil, uluslararası koruma rejiminin sınırlarını ifşa etti. Bugün bu sesi hatırlamak, bir yas eyleminden çok daha fazlasını gerektiriyor.
Çocukların yaşam hakkının koşullu değil, mutlak olduğunu hatırlamayı ve bu mutlaklığın ihlal edildiği her durumda sorumluluk talep etmeyi.
İnsan hakları, ancak en savunmasız olan için işletildiğinde anlamlı. Bir çocuğun sesi duyulmadığında, sorun, çocuğun ölümüyle sınırlı kalmıyor, hukukun kimin için var olduğu açığa çıkıyor.
Ancak bu hikâyeyi yalnızca Hind Rajab’ın ölümüyle sınırlamak, yaşananların ağırlığını eksik kavramak olur. Çünkü burada trajedi, tek bir ölümle değil, koruma fikrinin adım adım çöküşüyle ilerler. Hind’e ulaşmak için yola çıkan ambulansın, çocuğa yaklaşık beş yüz metre kala vurulması ve içindeki görevlilerin öldürülmesi, bu çöküşün en çıplak anlarından biri. Zira bu, “yardımın gecikmesi” değil, yardımın kendisinin hedef haline gelmesidir.
Uluslararası insancıl hukukun en temel ilkelerinden biri olan tıbbi tarafsızlık, burada yalnızca ihlal edilmedi, fiilen ortadan kaldırıldı. Böylece Hind’in ölümü, kurtarılamayan bir çocuk olmanın ötesine geçer, onu kurtarmaya çalışanların da sistematik olarak korunmadığı bir düzenin parçası hâline gelir.
Bu düzenin hafıza biçimi de dikkat çekici. Kurban fotoğraflarının asılı olduğu panoda, önce yüzsüz kadın ve erkek eskizleri var. Kimlikler belirlendikçe, bu boş yüzlere gerçek fotoğraflar ekleniyor. Bu görsel pratik, etik açıdan sarsıcı. İnsan önce bir “yer tutucu” ya indirgeniyor, sonra adı ve yüzü iade ediliyor. Kimlik, ölümden sonra tamamlanıyor. Bu durum, şiddetin karakteristik bir yönünü açığa çıkarıyor. İnsanlar ölür, sonra tanınır. Yaşarken özne olamayanlar, öldükten sonra dosyalanır. Bu panoda asılı olan yalnızca fotoğraflar değil, insanlığın tersine çevrilmiş zamanıdır.
Hikâyenin belki de en zor kısmı, yardım hattının diğer ucundaki iki Kızılay görevlisinin -biri kadın (Rana), biri erkek (Omar)- yaşadıkları. Çocuğu hayatta tutmak için gösterdikleri çaba, zamanla yerini çaresizliğe, sonra öfkeye ve isyana bırakır.

Bir noktada erkek görevlinin, hatta yardım istemek için çırpınan ve Omar’a göre daha sakin ve yavaş olan diğer görevliye (Malik) dönerek “Bağlantı kesildiğinde sevinmişsindir” demesi, kişisel bir kırılma anı olarak okunmamalı.
Bu cümle, bireysel bir öfke patlamasından çok, ahlaki yükün taşınamaz hale geldiği bir eşiği gösterir. Sürekli konuşarak bir çocuğu hayatta tutmaya çalışmak, ama aynı zamanda hiçbir şey yapamamak, etik olarak fail olmaya zorlanıp siyasal olarak etkisiz bırakılmanın yarattığı şiddetin ta kendisidir bu.
Burada tanıklık, kurtarmaya yetmediğinde, tanık olanı da yaraladı. Sistem yalnızca çocuğu değil, ona ulaşmaya çalışanları da koruyamadı. Böylece etik sorumluluk bireylerin omuzlarına yıkılırken, eyleme dönüşme ihtimali ellerinden alındı. Bu, şiddetin en az konuşulan boyutu. İnsanlara sorumluluk yüklenmesi ama yetki verilmemesi.
Bu yüzden mesele yalnızca Hind Rajab’ın ölümü değil. Bir çocuğun sesi duyulmadığında, sorun artık tekil bir kaybı aşıyor, hukukun, korumanın ve insanlığın kimler için işlediği sorusu bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Hind’in sesi, kurtarılamadığı ölçüde çoğaldı, çünkü bu yalnızca bir çocuğun değil, onu kurtarmaya çalışanların ve sonunda herkesin karşı karşıya kaldığı etik iflasın kaydından başka bir şey değil.
* Filmde, araç saldırısında 5 akrabasını kaybeden ve yardım çağrısına rağmen kurtarılamayan Hind'in, Filistin Kızılay'ı gönüllüleriyle yaptığı üç saat süren görüşmelerin orijinal ses kayıtları kullanılıyor.
** Hanood, Arapça kökenli, “şefkat” ve “yumuşaklık” anlamlarını taşıyor. Bu anlam, Hind Rajab’ın Sesi’nde Hind’in sesinin temsil ettiği kırılgan ama dirençli insanilikle örtüşüp, merhametin ve insani bağın ifadesi hâline geliyor.


