İnsan bir kimlikten ibaret değildir

İnsan bir kimlikten ibaret değildir

İnsanlık tarihinde hiçbir dönem, insan hakkında bugünkü kadar çok veri üretmedi. Hiçbir kuşak birbirinin hayatına bu kadar kolay ulaşamadı. Buna rağmen hiçbir çağ, insanı bu kadar hızlı yargılamadı. Dijital çağ bize benzeri görülmemiş bir bilgi bolluğu sundu. Fakat bilgi tek başına anlayış üretmez. Bağlamından koparıldığında, çoğu zaman bizi gerçeğe değil, kanaate yaklaştırır...

İnsan bir kimlikten ibaret değildir

"Bir insanı gerçekten tanımak ne demektir?”

Belki de çağımızın en temel sorusu budur. İlk bakışta yanıtı kolay görünür. Bir insanın nerede doğduğunu, hangi dili konuştuğunu, hangi dine mensup olduğunu, hangi partiye oy verdiğini ya da kendisini nasıl tanımladığını bilirsek onu tanımaya başladığımızı düşünürüz. Oysa bunların hiçbiri, tek başına bir insanı anlatmaya yetmez. Bunlar yalnızca onun hakkında bilgi verir, insanın kendisi ise bu bilgilerin toplamından her zaman daha fazlasıdır.

Amartya Sen’in dikkat çektiği gibi, insanı tek bir kimliğe indirgemek yalnızca onu eksik tanımlamak değil, aynı zamanda toplumsal kutuplaşmayı besleyen bir düşünme biçimidir. Çünkü her insan, aynı anda birden fazla aidiyetin ve deneyimin taşıyıcısıdır.

Buna rağmen yaşadığımız çağ, insanı giderek daha az bir hikâye, daha çok bir kategori olarak görmeye başladı. Birkaç etiket, birkaç veri, birkaç cümle… Ardından hüküm. Sanki bir ömrün karmaşıklığı, bir profil satırına sığabilecek kadar basitmiş gibi.

Bu yalnızca siyasal tartışmaların değil, gündelik hayatın da dili hâline geldi. Televizyon ekranlarında, sosyal medyada, iş toplantılarında, hatta aile sofralarında insanlar birbirlerini dinlemeden önce konumlandırıyor; anlamaya çalışmadan önce sınıflandırıyor.

Oysa sınıflandırmak kolaydır, anlamak ise emek ister. Bir insanı anlamak, onun çelişkileriyle birlikte var olabileceğini kabul etmeyi gerektirir. Aynı kişi hem cesur hem kırılgan hem cömert hem bencil hem inançlı hem kuşkucu olabilir. İnsan doğrusal değil, katmanlı bir varlıktır, yaşadıklarıyla değişir, düşünceleri dönüşür, kendisini yeniden kurar.

Onu tek bir özelliğiyle açıklamaya çalıştığımız anda aslında açıklamış değil, eksiltmiş oluruz.

Belki de çağımızın en büyük paradoksu tam burada yatıyor. İnsanlık tarihinde hiçbir dönem, insan hakkında bugünkü kadar çok veri üretmedi. Hiçbir kuşak birbirinin hayatına bu kadar kolay ulaşamadı. Buna rağmen hiçbir çağ, insanı bu kadar hızlı yargılamadı.

Çünkü bilgi ile anlam aynı şey değildir. Bilmek, çoğu zaman veriye sahip olmaktır, anlamak ise o veriyi bağlamı içinde okuyabilmektir.

Antropolog Clifford Geertz’in de ifadesiyle, insan davranışını anlamak ancak onu ortaya çıkaran “yoğun betimleme”yi (thick description), yani bağlam içindeki anlamı görebilmekle mümkündür.

Dijital platformlar bize dünyanın bütün karmaşıklığını sunmuyor, seçilmiş kesitler gösteriyor. Birkaç saniyelik videolar, birkaç cümlelik paylaşımlar, dikkat çekmek için bağlamından koparılan ifadeler… Böylece insanın uzun hikâyesi kısa izlenimlere dönüşüyor, biyografinin yerini profil alıyor.

Bugün yalnızca bireyler değil, toplumlar da birbirlerini aynı kolaycılıkla okuyor. Ülkeleri, kültürleri ve toplulukları tek bir olayla açıklıyor; uzun tarihleri tek bir kimliğe indiriyoruz. Böylece merakın yerini kanaat, anlamanın yerini kesin hükümler alıyor.

Kimlik elbette önemlidir. İnsan, diliyle, kültürüyle ve tarihiyle biçimlenir. Aidiyet, insan olmanın vazgeçilmez parçalarından biridir. Sorun kimlikte değil, kimliğin insanın bütünüymüş gibi sunulmasındadır. Çünkü insan hiçbir zaman yalnızca kimliği değildir.

İnsan, kurduğu ilişkilerin, yaptığı seçimlerin, yaşadığı çelişkilerin ve değişebilme kapasitesinin toplamıdır. Bir toplumu güçlü kılan da insanların aynı kimlikleri paylaşması değil, birbirlerini tek bir kimliğe mahkûm etmeden birlikte yaşayabilmeleridir. Demokrasi, belki de en başta, karşımızdakinin tek bir etiketten ibaret olmadığını kabul edebildiğimiz yerde başlar.

İnsanı yalnızca yaşadığı dünya değil, o dünya hakkında anlatılan hikâyeler de biçimlendirir. Bu nedenle medya hiçbir zaman yalnızca olup biteni aktaran bir araç olmadı, neyin görünür olacağına, neyin görünmez kalacağına ve hangi olayların toplumsal hafızaya dönüşeceğine karar veren bir anlam üretim alanı oldu.

Dijitalleşmeyle birlikte bu süreç daha da hızlandı. Artık gündem yalnızca gazetecilerin editoryal tercihleriyle değil, algoritmaların görünürlük hesaplarıyla da şekilleniyor. Haberlerin sırası, hangi seslerin daha fazla duyulacağı, hangi tartışmaların büyüyeceği giderek daha fazla yazılımların kararlarına bağlı. Böylece dikkat, kamusal yaşamın en değerli sermayesine dönüşüyor.

Bu dönüşümün belki de en önemli sonucu, insanın hikâyesinin giderek kısalmasıdır. Çünkü algoritmalar karmaşıklığı değil öngörülebilirliği, çelişkiyi değil kesinliği, bağlamı değil tepkiyi ödüllendirir.

Uzun açıklamalar yerine kısa hükümler, düşünme yerine hız, muhakeme yerine etkileşim öne çıkar.

Bir insanın yıllara yayılan deneyimi birkaç saniyelik bir videoya, düşünceleri tek bir paylaşıma indirgenebilir. O andan sonra kişi, kendi yaşam öyküsüyle değil, dolaşıma giren temsiliyle var olmaya başlar. Dijital çağın en güçlü yanılsamalarından biri de budur: İnsanları tanıdığımızı sanırız; oysa çoğu zaman yalnızca onların dijital izdüşümleriyle karşılaşırız.

İletişim kuramları uzun yıllardır medyanın gerçeği olduğu gibi yansıtmadığını, onu belirli çerçeveler içinde yeniden kurduğunu söyler. Bugün değişen, bu çerçeveleme sürecine görünmez algoritmaların da eklenmiş olmasıdır. Algoritmalar hangi içeriklerin öne çıkacağını, hangilerinin görünmeden kaybolacağını sürekli seçer. Sessizce yapılan bu seçimler, zamanla yalnızca haber akışını değil, toplumsal gerçeklik algımızı da biçimlendirir.

Marshall McLuhan’ın yıllar önce söylediği gibi, çoğu zaman iletinin kendisinden çok onu taşıyan ortam düşünme biçimimizi dönüştürür. Bugün ise bu ortamı giderek daha fazla algoritmalar belirliyor.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca yanlış bilgi değildir. Asıl sorun, eksik, bağlamından koparılmış ve karşılaştırma olanağı sunmayan bilgidir.

Çünkü anlam tek tek parçalarda değil, parçalar arasındaki ilişkide doğar. Bir fotoğraf tek başına gerçeği anlatmaz; bir cümle de onu söyleyen kişinin bütün düşüncesini temsil etmez.

Ne var ki ekran kültürü bizi bunun tersine inandırıyor. Daha çok veriye ulaştıkça insanı daha iyi tanıdığımızı düşünüyoruz. Oysa çoğu zaman yalnızca daha hızlı karar veriyoruz. Bilgi çoğalırken muhakeme kısalıyor; muhakeme kısaldıkça merak zayıflıyor.

Merakın yerini kesin hükümler aldığında ise yalnızca kamusal tartışma yoksullaşmıyor, demokrasinin ahlaki zemini de aşınmaya başlıyor.

Demokrasi çoğu zaman seçimlerle, anayasal kurumlarla ya da hukukun üstünlüğüyle tanımlanır. Bunların hiçbiri kuşkusuz önemsiz değildir. Ancak demokrasiyi yalnızca kurumsal yapılar üzerinden okumak, onun asıl dayanağını gözden kaçırır. Demokrasi, her şeyden önce insanın tek bir kimliğe, tek bir görüşe ya da tek bir ana indirgenemeyeceği fikrine dayanır.

Bir insanı tek bir etiketten ibaret gördüğümüzde onu dinlemeye de gerek duymayız; hüküm zaten verilmiştir. Oysa demokratik hayat, hükmü mümkün olduğunca geciktirebilme erdemidir. Çünkü anlamak, çoğu zaman yargıyı ertelemeyi gerektirir.

Bugün ise tam tersini yaşıyoruz. Kanaatler hiç olmadığı kadar hızlı oluşuyor, kesin hükümler hiç olmadığı kadar kolay kuruluyor.

Birkaç saniyelik bir görüntü, tek bir cümle ya da tek bir paylaşım, bir insanın bütün hayatını temsil edebiliyormuş gibi dolaşıma giriyor. İletişimin hızı arttıkça muhakemenin ritmi kısalıyor; tartışmalar derinleşmek yerine sertleşiyor.

Bu yüzden yaşadığımız sorun yalnızca siyasal kutuplaşma değildir. Daha temel bir meseleyle karşı karşıyayız: Anlamanın yerini teşhisin aldığı bir kültür içinde yaşıyoruz. İnsanları dinlemekten çok tanımlıyor, konuşmaktan çok konumlandırıyor, anlamaya çalışmaktan çok sınıflandırıyoruz.

Oysa demokratik toplumlar yalnızca farklı fikirlerin bir arada bulunduğu toplumlar değildir; aynı zamanda insanların değişebileceğine inanan toplumlardır. Değişme ihtimalini reddettiğimiz anda diyalog da anlamını yitirir. Karşımızdaki artık bir özne değil, sabit bir kategoriye dönüşür. Böyle bir yerde tartışma, hakikati birlikte arama çabası olmaktan çıkar; önceden verilmiş hükümlerin tekrarına dönüşür.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni sloganlar ya da yeni kamplaşmalar değildir. İhtiyacımız olan, yeni bir dikkat ahlakıdır. Bir cümleyi bağlamı içinde okuyabilmek, bir görüntünün gösterdikleri kadar göstermediklerini de merak edebilmek, katılmadığımız bir görüşü önce anlamaya çalışmak… Çünkü demokratik hayat yalnızca konuşma özgürlüğüyle değil, dinleme olgunluğuyla da ayakta kalır.

Martha Nussbaum’un da vurguladığı gibi, demokratik yurttaşlığın temelinde yalnızca eleştirel düşünme değil, başkasının dünyasını hayal edebilme yeteneği de vardır.

Yazının başında sorduğumuz soruya dönelim: Bir insanı gerçekten tanımak ne demektir? Belki de bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. İnsan, tamamlanmış bir varlık değil; deneyimleriyle değişen, ilişkileriyle dönüşen ve kendisini sürekli yeniden kuran bir hikâyedir. Onu tek bir kimlikle, tek bir düşünceyle ya da tek bir anla açıklamaya çalıştığımızda yalnızca o insanı değil, insan olmanın kendisini de eksiltmiş oluruz.

Dijital çağ bize benzeri görülmemiş bir bilgi bolluğu sundu. Fakat bilgi tek başına anlayış üretmez. Bağlamından koparıldığında, çoğu zaman bizi gerçeğe değil, kanaate yaklaştırır. Bir insan hakkında daha fazla veriye sahip olmak, onu daha iyi tanıdığımız anlamına gelmez; bazen yalnızca daha hızlı yargıladığımız anlamına gelir.

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey, hüküm vermeden önce durabilmektir. Bir cümleyi onu söyleyen hayatın içinden okuyabilmek, bir görüntünün ardındaki görünmeyeni merak edebilmek ve insanların değişebileceğine inanabilmek…

Çünkü anlamak bilgi kadar sabır, merak kadar alçakgönüllülük de ister. Sonunda geriye tek bir soru kalıyor:

Karşımızdakini gerçekten görüyor muyuz, yoksa yalnızca onun hakkında kurduğumuz fikri mi görüyoruz?

Bu soruya vereceğimiz cevap, yalnızca başkalarını nasıl gördüğümüzü değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi de belirleyecektir.

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler