Üniversite fikri en çok tartışmalı zamanlarda sınanır. Çünkü tam da o anlarda, kurumların hangi değerler üzerine kurulduğu görünür hâle gelir. Son günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde bir mezuniyet töreninde yaşananlar da bu nedenle yalnızca bir protokol tartışması değildir. Asıl tartışma, üniversitenin ne olduğu ve öğrencisiyle nasıl bir ilişki kurduğu üzerinedir.
Basına yansıyan bilgilere göre, bir öğrenci diplomasını alırken öğretim üyesiyle fotoğraf çektirmek istemedi. Bunun üzerine öğretim üyesinin, fotoğraf çektirmediği takdirde diplomasını vermeyeceğini söylediği, daha sonra da öğrenci hakkında üniversite kampüsüne girişini yasaklayan bir idari işlem uygulandığı kamuoyuna yansıdı. Hukuki süreç elbette kendi mecrasında değerlendirilecektir. Ancak bu olayın düşündürdüğü asıl mesele hukuktan önce üniversite fikridir.
Çünkü burada dikkati çeken yalnızca bir öğretim üyesinin tavrı değildir. Ardından gelen idari yaptırım da aynı zihinsel iklimin parçası olarak okunmayı hak ediyor.
Bir öğrencinin kişisel tercihinin önce sembolik bir baskıya, ardından kurumsal bir yaptırıma maruz kalması, üniversitenin hangi değerler üzerinden işlediği sorusunu kaçınılmaz hâle getiriyor.
Üniversite nedir?
Bu sorunun cevabı sanıldığından daha önemlidir. Çünkü üniversiteyi yalnızca diploma veren bir kurum olarak görüyorsanız, yaşananlar bir disiplin tartışması gibi görünebilir. Ama üniversiteyi eleştirel aklın kurumu olarak görüyorsanız, mesele bambaşka bir anlam kazanır.
Modern üniversite, bilgi aktaran bir kurum olmanın ötesinde, özgür birey yetiştirme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Wilhelm von Humboldt’un iki yüzyıl önce geliştirdiği üniversite modeli bugün hâlâ önemini koruyorsa bunun nedeni tam da budur. Humboldt için üniversite, devletin ya da herhangi bir otoritenin düşünceyi yönlendirdiği bir alan değil, hakikatin özgürce araştırıldığı özerk bir kamusal mekândır. Öğretme özgürlüğü kadar öğrenme özgürlüğü de bu anlayışın temelidir.
Bu nedenle akademik özgürlük yalnızca öğretim üyelerinin hakkı değildir. Öğrencinin de özgürlüğüdür.
Bugün akademik özgürlük denildiğinde çoğu zaman araştırma yapma serbestisi akla geliyor. Oysa özgürlüğün bundan çok daha geniş bir anlamı vardır. Özgürlük, soru sorabilmek, katılmamak ve mesafe koyabilmektir. Gerektiğinde “Hayır, ben bu fotoğrafın içinde yer almak istemiyorum” diyebilmektir. Çünkü ifade özgürlüğü olmadan tam anlamıyla akademik özgürlükten bahsedilmesi mümkün değildir.
John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine (On Liberty) adlı eserinde farklı ve aykırı görüşlerin serbestçe dolaşımının hakikate ulaşmanın ön koşulu olduğunu hatırlatır. Çünkü özgürlüğün gerçek sınavı, hoşumuza gitmeyen davranışlara gösterdiğimiz tahammüldür. Beğenilen sözlerin korunması özgürlük değildir, zaten güç onları korur. Korunması gereken, iktidarın ya da çoğunluğun hoşuna gitmeyen ifade biçimleridir.
İfade özgürlüğü yalnızca konuşma hakkı değildir, bireyin kimlerle yan yana duracağını ya da durmayacağını belirleyebilme hakkını da içerir.
Bir fotoğraf karesinde yer almamayı tercih etmek de böylesi bir ifadedir.
Elbette bu tercih eleştirilebilir. Nezaketsiz bulunabilir. Yanlış olduğu düşünülebilir. Ancak tam da bu yüzden özgürlük alanına girer. Eğer yalnızca onayladığımız davranışları koruyorsak, özgürlüğü değil, uyumu savunuyoruz demektir.
John Henry Newman, Üniversite Fikri (The Idea of a University)’de üniversitenin temel amacının belirli fikirleri benimsetmek değil, muhakeme yeteneğini geliştirmek olduğunu söyler. Üniversite, zihni disipline eder, vicdanı teslim almaz. Öğrencinin hocasıyla aynı düşünmesi beklenmez. Aksine, iyi bir üniversitenin başarısı, gerektiğinde hocasına da itiraz edebilen mezunlar yetiştirebilmesidir.
Bilim tarihi de bunun tarihidir.
Sokrates’ten Galileo’ya, Darwin’den Einstein’a kadar bilimin ilerlemesi, otoriteye itaat sayesinde değil, yerleşik kabullerin sorgulanması sayesinde mümkün olmuştur. Karl Popper’ın “yanlışlanabilirlik ilkesi” de bunu anlatır. Bilim, doğruların korunmasıyla değil, sürekli sınanmasıyla yaşar. Eleştiriden korkan bilgi dogmaya dönüşür.
Üniversiteler için de aynı ilke geçerlidir.
Pierre Bourdieu, akademik alanın en önemli sermayesinin entelektüel meşruiyet olduğunu söyler. Gerçek otorite makamdan doğmaz, bilgi üretiminden doğar. Bu nedenle akademik saygınlık talep edilmez, kazanılır.
Sürekli görünür sadakat arayan her otorite, aslında kendi meşruiyetinden kuşku duyduğunu da ele verir.
Tam da bu nedenle üniversite ile biat aynı cümlede yan yana duramaz. Biat, sorgulamamayı gerektirir. Üniversite ise kuşkuyla başlar. Bilimsel yöntemin özü budur. Öğrenciye eleştirel düşünmeyi öğreten bir kurumun, öğrencinin eleştirel tavrını cezalandırması kendi varlık nedenini inkâr etmesi anlamına gelir.
Hannah Arendt, özgürlüğü yalnızca düşünme hakkı olarak değil, eyleyebilme kapasitesi olarak tanımlar. İnsan, kendi tercihlerini yapabildiği ölçüde siyasal ve ahlaki bir özne olur. Üniversitenin görevi de tam olarak bu öznelliği geliştirmektir. Öğrenciyi edilgen bir bağlılık nesnesine dönüştürmek değil.
José Ortega y Gasset, Üniversitenin Misyonu’nda üniversitenin yalnızca uzman yetiştiren bir kurum olamayacağını söyler. Çünkü uzmanlık, özgür düşünceyle desteklenmediğinde kolayca teknisyenliğe dönüşür. Karl Jaspers ise üniversiteyi “hakikati birlikte arayan insanların topluluğu” olarak tanımlar. Bu tanımın en önemli yanı, öğretim üyesi ile öğrenciyi aynı hakikat arayışının iki farklı öznesi olarak görmesidir, biri diğerinin sadakatini talep eden değil, birlikte düşünen iki özne.
Bugün üniversitelerimizin en büyük sorunu yalnızca akademik özerklik değildir. Belki ondan önce gelen bir sorun vardır: özgür iradeye duyulan güvensizlik.
Oysa üniversiteler sadakatin değil, mesafenin kurumlarıdır. Çünkü eleştirel düşünce, ancak gerektiğinde mesafe koyabilen zihinlerde filizlenir. Öğrencisinden sürekli sembolik onay bekleyen bir üniversite, eleştirel düşünceyi değil, uyumu ödüllendirir. Uyum ise bilimin değil, bürokrasinin erdemidir.
Bir öğrencinin fotoğraf çektirmemesi, bir üniversitenin itibarını zedelemez. Ama o tercihin baskıyla ya da yaptırımla karşılanması zedeler. Çünkü üniversitenin itibarı, öğrencilerinin ne kadar itaatkâr olduğuyla değil ne kadar özgür düşünebildiğiyle ölçülür.
Sonunda dönüp yine aynı soruya geliyoruz: Üniversiteyi üniversite yapan ne binalarıdır ne de törenleri.
Üniversiteyi üniversite yapan, eleştiriden korkmamasıdır. Öğrencisinin “hayır” deme hakkını kendi saygınlığına yönelmiş bir tehdit olarak değil, akademik özgürlüğün doğal sonucu olarak görebilmesidir.
Çünkü bir öğrencinin “hayır” deme hakkını koruyamayan üniversite, yarın bir akademisyenin de özgürce konuşma hakkını koruyamaz. Akademik özgürlük bölünemez; ya herkes için vardır ya da yoktur.
Ve belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en temel gerçek şudur: Üniversiteler bilgiyle ayakta kalmaz. Bilgi, ancak özgürlüğün olduğu yerde yeşerir. Özgürlüğün yerini biat aldığında ise geriye üniversite değil, yalnızca diploma veren kurumlar kalır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


