Cesur Yeni Dünya: Anlaması ve anlatması zor

Cesur Yeni Dünya: Anlaması ve anlatması zor

Dünya Kupası sayılarla ve onların altında yatan acı-tatlı hikayelerle bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yaşı 100’e yaklaşan turnuva, ilk bakışta hala uluslararası bir rekabet gibi görünüyor: Milli marşlar, bayraklar, semboller… Hepsi ortalıkta belki ama sakladıkları gerçeklik çok farklı. Dinmek bilmeyen savaş rüzgarları, kıtlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin ve baskıcı rejimlerin sürekli odunla beslediği yangınları dünyanın dört bir yanına savurdu. Ne yapsın milyonlar? Kalktılar, göç eylediler…

Cesur Yeni Dünya: Anlaması ve anlatması zor

Ne de güzel söylemiş… “Ulan bugün ne olacak acaba diye kalkıp, bu kadarı da olmaz yahu diye yatıyoruz!” Dünya Kupası’nı en iyi özetleyen, rahmetle andığımız büyük usta Ferhan Şensoy’un bu cümlesi olur herhalde. İzlediğimiz her maçta, okuduğumuz her haberde bir yaşımıza daha giriyoruz -çok lazımmış gibi…

Aslında aralık ayında Infantino’nun Trump’a taktığı barış gerdanlığıyla, başımıza gelecekleri anlamalıydık. Ama en kötümser olanımız bile bu kadarını tahmin edemezdi. Çünkü dört yıl boyunca Dünya Kupası’nı iple çeken, hayal kırıklıklarını hafızasından hemen silmeye, bu oyun sayesinde çocukluğun masum günlerine doğru yolculuğa çıkmaya hazırlanan her futbol aşığı, kendisini kandırmak konusunda pek beceriklidir. Şerbetlidir, muktedirlerin futbola benzemeyen iğrenç ayak oyunlarına… O yüzden suçunun ne olduğu bile açıklanmadan kapıdan çevrilen Somalili hakem Omar Artan’ı, Haaland’ın golleriyle kürek çeken Norveçliler kadar konuşmadık. İranlı futbolcuların her maç öncesi ve sonrasında saatlerce süren yolculuklarına pek takılmadık. 60 yaşındaki annesine vize alamadığı için ağlayan Vozinha’nın kurtarışlarını alkışlarken “Tamam canım, Marco Rubio devreye girmiş işte, ikinci maça yetiştirdiler kadını” deyiverdik. Mısırlı Mustafa Ziko’nun golünü “pozisyonun başında faul var” diyerek iptal eden VAR’ın, II. Ramses dönemine kadar uzanan adalet terazisine “Arjantin’in son golünde niye pozisyonun başına bakılmadı?” haklı sorusunu yöneltmedik.

Siz bu satırları okurken, Fransa-Fas maçı sonuçlanmış, ilk yarı finalist belirlenmiş olacak. FIFA’nın cambazlara taş çıkartan yöneticileri, belki de Afrika’nın gazını almak için bu sefer Fransa’yı kurban edecek, kim bilir?

Aldous Huxley neredeyse yüz yıl önce “Cesur Yeni Dünya”yı yazdığında, Dünya Kupaları’nın yalnızca ilki (Uruguay, 1930) oynanmıştı. Üstad distopik romanında, teknolojik gelişimiyle savaşları ve kıtlıkları geride bırakmış, istikrarlı, duyguları bir kenara koymuş ve katı kurallarıyla her türlü yaratıcılığı, özgürlüğü, sanatı daha doğmadan beşiğinde boğan bir toplumu anlatıyordu… Ve onun karşısına aşkla, şevkle, cesaretle dikilen bir kahramanı… Futboldan hazzetmediğini saklamamış bir İngiliz yazar, 100 yıl sonra futbol sahasının, onun bize çizmeye çalıştığı karabasanın provalarına sahne olacağını bilemezdi elbette.

Bugünlerde sıkça duyduğunuz bazı cümleler:

“Teknolojiyi kullanalım, maçlar daha adil oynansın.” Elbette…

“Hem böylece kavga gürültü azalır, çekersin çizgiyi, tartışmalar şıp diye kesilir.” Doğru vallahi…

“Uydu yayınlarıydı, internetti derken, yeryüzünün en ücra köşesinde bile bu turnuvadan bihaber insan evladı kalmayacak. Daha fazla izleyici, daha fazla tüketim demek.” O zaman gelsin paracıklar…

“Bak, dün kimselerin adını bilmediği Afrikalı futbolcular, bugün sosyal medya fenomeni. Hayatları kurtuldu.” Bravooo.

“Organizasyon çok büyüdü artık; statların, konaklama tesislerinin, ulaşım imkanlarının kusursuz olması gerekiyor. Bunu da ancak zengin ülkeler karşılayabilir.” Arapların petro-dolarları ne güne duruyor?

Huysuz bir ihtiyar gibi mızıldandığımı, geçmişte takılıp kaldığımı söyleyenler çıkacak elbet ama futbolun (ve tabii dünyanın) gittiği yönü nasıl anlatabilirim? Oyunun ruhu, renkleri, duygusu hızla öldürülüyor. Üstelik bu cinayet, barış ve adalet adına işleniyor. Muktedirlerin her sabah yeniden, kafalarına göre yazdığı kurallar… Onları uygulamak için hazırolda bekleyen, güce ve paraya tapan FIFA yöneticileri… Peki, Huxley’in romanındaki “Vahşi John” rolüne soyunacak kimse yok mu? Bu yeni düzene karşı çıkacak gözü pek kahraman veya kahramanlar kimler?

Can simidi hiç beklemediğimiz bir yerden geliyor… Şimdi size bazı sayılar vereyim:

-Dünya Kupası’nda forma giyen 1248 futbolcudan 242’si, yani neredeyse her beş futbolcudan biri temsil ettikleri ülkenin dışında, başka topraklarda doğmuş.

-Fransa’da doğup büyümüş olan 99 sporcu, bu turnuvada 13 farklı ülkenin formasıyla sahaya çıktı.

-Curaçao’nun kadrosundaki 26 isimden 25’i anavatanında değil, Hollanda’da dünyaya gelmiş.

-Fas ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin kadrolarında bu biçimde tanımlanacak 20’şer oyuncu var. Bu sayı Bosna’da 17, Haiti ve Cezayir’de 16, Tunus ve Yeşil Burun’da 15.

-Türk Milli Takımı’nın 26 kişilik kadrosunda Hakan Çalhanoğlu, Orkun Kökçü, Kenan Yıldız, Salih Özcan, Mert Müldür, Ferdi Kadıoğlu, Kaan Ayhan, Oğuz Aydın, Deniz Gül, Can Uzun, yani toplam 10 futbolcumuz Misak-ı Milli sınırları dışında kalan ülkelerde doğup büyüdü: Almanya, Hollanda, Avusturya, Fransa ve İsveç. Hatta bazıları kendilerini Türkçe değil, başka dillerde konuşurken daha iyi ifade edebiliyor.

Ferdi Kadıoğlu, Kanadalı bir anne ile Türk babanın Hollanda’da yetişmiş çocuğu olduğu için, aslında üç milli takımda da oynama hakkına sahipti. Türkiye’yi tercih etti.

Alman Milli Takımı formasıyla kupada üç gol ve iki asiste imza atan Deniz Undav, kendisini Kürt-Ezidi asıllı bir Alman vatandaşı olarak tanımlıyor. Milli Takımımızın santrfor sıkıntısıyla gündeme geldiği her tartışmada adı geçince, geçmiş dönemde federasyonda yönetici koltuğunda oturmuş bir başka gurbetçi, Hamit Altıntop “Deniz’i kazanabilmek için elimizden geleni yaptık ama çeşitli sebepler yüzünden olmadı. Bu konuda müsterihim” gibisinden bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

Biraz da uzaklara gidelim: Japonya’nın kalesinde 1.90 boyunda, kapı gibi ve hayli esmer bir delikanlı gördüğünüzde şaşırmış olabilirsiniz. Ganalı bir baba ile Japon bir annenin, Amerika’da New Jersey’de dünyaya merhaba demiş oğlu o: Zion Suzuki.

Fransa’nın 1998’de Dünya Kupası’nı kazanmasında başrolü oynayan ve ulusal kahraman katında kabul gören Zinedine Zidane’ın oğlu Luca Zidane da bu turnuvada Cezayir’in kalesini korumaya çalıştı -pek başarılı olamasa da…

Diyeceğim o ki, 2026 Dünya Kupası bu sayılar ve onların altında yatan acı-tatlı hikayelerle bize bambaşka bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yaşı 100’e yaklaşan turnuva, ilk bakışta hala uluslararası bir rekabet gibi görünüyor: Milli marşlar, bayraklar, semboller vs vs. İyi güzel de bu semboller tam olarak kime ait? İspanya maçlarında zaman zaman kulağınıza çalınıyordur; tribünler “laylaylay” diyerek kendi marşlarıyla futbolcularını coşturmaya çalışıyor. Diktatör Franco’nun ölümünden sonra, 1978’den beri sözleri olmayan ve bunca yılda bir dolu ateşli tartışmaya karşın, bir türlü söz yazılamamış (yazılsa hangi dilde olacak?) ulusal marşla… O bile “ulusal” olamamış yani… Semboller ortalıkta belki ama saklamaya çalıştıkları gerçeklik çok farklı. Gelişen teknoloji, insanların hareket kabiliyeti çıtasını iki kuşak öncesine nazaran inanılması zor bir noktaya taşıdı. Bildiğimiz vatandaşlık kavramı delik deşik oldu. Dinmek bilmeyen savaş rüzgarları, kıtlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin ve baskıcı rejimlerin sürekli körüklediği yangınları dünyanın dört bir yanına savurdu. Ne yapsın milyonlar? Kalktılar, göç eylediler. Hızla büyüyen göç dalgaları sınırları anlamsızlaştırdı. Artık çoğu insan tek bir ülkeye, tek bir dile ait değil. Çifte pasaporta (hatta daha fazlasına) sahip olabiliyorlar, daha ilkokuldayken birkaç dil konuşabiliyorlar, sınırları aşan ekonomik, siyasi ve sosyal ağlara katılabiliyorlar. Futbol da buna çabucak ayak uydurdu. Nasıl uydurmasın? En yetenekli, en parlak yıldızlar göçmen oldukları için hor görülenlerin arasından çıkıyor!

Bazen bizi büyük hatalara sürükleyen, en zayıf yanlarımızı açığa çıkaran, hatta son dönemde günlük dilde olumsuz bir tanımlama olarak başvurduğumuz “duygusallık” ve ondan beslenen yaratıcılık, işte tam burada yetişiyor imdada… Duyguyu bastırmasıyla övünen “gelişmiş” insan modeli, “göçmen” diye selamını bile esirgediğinin pişirdiği yemeği iştahla mideye indiriyor mesela... Çünkü o aşın her lokmasında duygu var. Uzak diyarlardan sökülüp gelmiş sıcacık şarkılarla coşulup topluca dans ediliyor. Ve tabii kavruk bir göçmen çocuğunun attığı golle, ekran başında otura otura semirmiş milyonlar çılgınca seviniyor. 

Huxley, meşhur “Cesur Yeni Dünya”yı iki büyük savaşın arasında, “Büyük Bunalım” yıllarında kaleme aldığı için olsa gerek, hayli karamsar bir final seçmişti. Tekdüze, robotik ve otoriter topluma isyan eden kahraman Vahşi John sonunda intihar ediyordu. Huxley de sonraki yıllarda bazı söyleşilerde bu karamsar tondan pişman olduğunu ifade etti. Kitabı Fransa’nın Akdeniz kıyılarında, gözlerden uzak küçük bir kasabada yazmıştı. Oysa sokağa çıkıp kalabalıklara karışsa, mahallesinde Jamaika’dan esen reggae melodilerini dinlese, köşe başındaki Napolili pizzacıdan mis gibi bir koku yükselse, Türk dönerci ile İranlı halıcı her sabah ona gülümseyerek günaydın dese ve penceresinin önünde Ganalı, Nijeryalı çocuklar bağırış çağırış top oynasa bu kadar karamsar olmazdı. Eminim.

İlgili İçerikler