Ferdi Çetin’i Galataperform’da keşfetmiştim, 2010’lu yıllarda, “Ev, Mercedes ve Anneler” adlı oyunuyla. İki anne, iki çocuk, bir kaza ve üç ölüm vardı hikâyede, sahnedeki akvaryumlarda kaplumbağa, civciv ve balık… (Hiçbir canlı zarar görmemişti.) Ferdi’nin dil, ses ve anlatı yapısıyla kurduğu enteresan ilişkiyi çok beğenip kendisini hemen radarıma almıştım, o dönem bu kadar özgün bir biçimde tiyatro metni yazan başka çağdaşı yoktu (hâlâ da yok sanırım).
En tanıdık, en küçük ve belki de en sorunlu topluluk, yani aile ve oradaki ilişkiler Ferdi Çetin’in bütün oyunlarında deşip araştırmayı sevdiği bir alan. Fakat 2023 Tiyatro Festivali’nde prömiyerini yapan, bir üçlemenin ilk ayağı olan, “Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı” ile anne-kız ilişkisine özellikle resmen mikroskopla bakmıştı. Yazar bir anne ve onun edebiyat akademisyeni kızının sorunlu ilişkisi üzerinden aynı zamanda şehirli olmaya, entelektüel olmaya, İstanbul’a, akademiye, pandemiye ve hatta çevre meselelerine dair birçok şeyi çok özgün bir dille söyleyen oyunu özellikle anne-kız ilişkisini işleme şekli açısından çok başarılı ve kendime yakın bulmuş ve İngilizceye çevirmiştim.
Şöyle bir gerçek var: Ev dışında bir hayatı olan, çalışan, üreten, kariyer yapan, özellikle de yaratıcı kadınların kız çocuklarıyla çetrefilli ilişkileri oluyor; çünkü kendileri gibi bağımsız, özgür düşünebilen kızlar yetiştiriyorlar ve yetişkinlikte ataerkil düzende tek başına ayakta kalmayı başarabilmiş bu kadınlar, kafaları fazla çalıştığı için de doğal olarak birbiriyle çatışıyor. Ferdi’nin bir erkek yazar olarak bu ilişkideki nüansları bu kadar doğru yakalayabilmesine hayran kalmıştım. Oyunun uluslararası kariyeri henüz başlamadı fakat bu arada Ferdi Çetin üçlemenin ikinci oyununu yazdı: “Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım”. Oyun, bu yılki Tiyatro Festivali’nde, kasım ayında prömiyerini yaptı, 27 Aralık’tan itibaren de Alan Kadıköy’de sezon tiyatro seyircisiyle buluşmalarına başlayacak.

Ferdi Çetin üçlemenin ikincisinde bu kez de karşı cins ebeveyn ve çocuğa, baba-oğul ilişkisine odaklanıyor. Akademiyi, hayallerini ve devrim ideallerini terk etmiş genç bir sanatçı adam, İstanbul’da sığındığı, eşinin babasına ait bir stüdyo, eşiyle pamuk ipliğinde bir ilişki, yurt dışındaki meslektaşlarına derdini anlatmaya çalıştığı zoom toplantıları, sahil kasabasında genç bir sevgili, yaşlanan ve hafızasını yitirmeye başlayan bir baba, değişen kuşakların belleklerinde dönüşen, uykuyla uyanıklık arasında bir anlatı… "Annemden Kalan…”daki anne-kız ilişkisinin net çetrefilliğine karşıt olarak burada erkekliğin kodlarına bağlı baba-oğul ilişkisi daha kapalı, daha anlaşılmaz ve kırılgan…Kapalı ve karmaşık olanın kadın, net ve ortada olanın erkek olduğu genellemesinin yanlışlığına da vurgu yapıyor bu yanıyla; kadınlar gerçekten genel söylemin aksine daha netler, belki de duygularıyla iletişime geçme becerileri daha gelişmiş olduğundan.

“Babamın Sesine Uyandım”da yine girift ama Ferdi’nin diğer metinlerine kıyasla görece daha lineer öykü anlatımına uygun ilerleyen bir metin var, belki de, oyun sonrası söyleşide biraz değinildiği gibi, yönetmen Görkem Şarkan’ın dokunuşu bu biraz da. Beni oyunda en çok içine alan şey ise, yönetmen Görkem Şarkan ve dramaturg Noyan Ayturan’ın, dekoru tasarlayan Merve Yörük’ün yaklaşımıyla bir araya gelerek sahne üzerinde kurdukları, o 90’lar Devlet Tiyatrosu oyunlarını hatırlatan estetik. Hem ne olursa olsun yine de parçalı olan metinle çelişmesi, hem bellek üzerine bir şeyler söyleyen bir oyunda izleyicide böyle bir nostalji duygusu, dolayısıyla tanıdıklık ve sıcaklık yaratması açısından, işe yarayan ve iyi bir fikir. Ayşe Sedef Ayter’in yumuşak ve sıcak ışık tasarımı, İrem Dilaver’in doğal, iddiasız ve gerçekçi kostüm tasarımı, Vehbican Uyaroğlu’nun bu oyuna özel yaptığı, bence çok başarılı ses ve müzik tasarımı ve özellikle çocukluğumdan beri duymadığım Ruhi Su’nun Drama Köprüsü’nün bu yeni yorumu da her şeyi toparlayan, tutarlı, nostaljik ve işin verdiği duyguya katkıda bulunan önemli parçaları oyunun….

Murat Karasu’nun can verdiği babanın kırılganlığı, Onur Dikmen’in canlandırdığı sanatçı/akademisyen adamın kafa karışıklığı, kadını oynayan Neslihan Arslan’ın ruh halleri arasındaki geçişlerdeki yumuşaklığı, genç kız Doğa Kahvecioğlu’nun naifliği ve doğallığı; kast metin ve yönetmenin vizyonuyla çok iyi uyum sağlamış. Her şey, keyifli ve uyumlu bir ekip çalışması sonucu kotarılmış bir oyun olduğuna işaret ediyor ve bu, aslında huzursuzluk üzerine kurulu bir anlatının seyirciye huzurlu bir şekilde geçmesini sağlıyor. Ferdi Çetin üçlemenin son oyunu üzerine çalışmaya başlamış, merakla bekliyoruz.
Hiçbirimiz anne-babamızı seçme lüksüne sahip değiliz, ama onlar da biyolojik çocuklarını seçemiyor ve bu dünyada kimse “nasıl iyi anne-baba ya da çocuk olunur’a” dair pek bir şey bilmiyor aslında; fakat çoğu insan iyi niyetli bir şekilde elinden geleni yapmaya çalışıyor.

Geçtiğimiz yıl Portekiz’de okuma tiyatrosu olarak da sahnelenen ve bu yıl orada kitap olarak da basılan “Babamın Sesine Uyandım” uluslararası kariyerine Türkiye’den önce başladı. Şimdi Türkiye’deki yolcuğunun ikinci ayağına, festival dışı tiyatro seyircisiyle buluşma macerasına geçiyor. Bence sezonun değerli, özenli, keyifli ve üzerine konuşulacak yapımlarından biri.
“Babamın Sesine Uyandım” 27 Aralık ve 21 Ocak’ta Alan Kadıköy’de, 27 Ocak’ta Zorlu PSM’de.
Alan Kadıköy biletleri tiyatrolar.com, Zorlu biletleri Passo’da.


