Annemin masası ve bir süper güç olarak hafıza

Annemin masası ve bir süper güç olarak hafıza

Atina, Atina’nın yeni göçmenleri ve yıllar önce buraya göçmek zorunda kalan eski İstanbullular, İstanbul ve tüm başına gelenlere rağmen kadim karakterinin unutulmasına gösterdiği hayranlık uyandırıcı direnç, en sevdiğim mevsim sonbaharın artık annemin kaybıyla gölgelenmiş olsa da uykudan uyanan kültür-sanat sezonuyla beni hâlâ mutlu etmesi… Bir de annemin masası var, üzerinde öykülerini, şiirlerini yazdığı, tatlarını damağımın hiç unutmayacağı dolmalarını, böreklerini, sarmalarını hazırladığı, nicelerini ağırlayan sofralar kurduğu…

Annemin masası ve bir süper güç olarak hafıza
Zeynep Aksoy'un annesi Ece Aksoy masasında | Ece Aksoy'un hazırladığı masa | Zeynep Aksoy'un Belgrad'ta gittiği Çin lokantası

Geçen yıl Eylül’ün 5’inde annemi bu dünyadan uğurladıktan sonra, sadece gitmek istemiştim. Nereye olursa ama buradan, onunla anılarımdan uzağa, onunla da hiç gitmediğimiz, beraber hiçbir anımızın olmadığı bir diyara. Vizem yoktu, param kısıtlıydı, karşıma Belgrad çıktı, atladım, gittim. İlk gece, annemi arayıp sağ salim vardığımı, keyfimin yerinde olduğunu, neler yapacağımı söyleyemeyeceğim o ilk yurt dışı gecemde, otelin hemen altında, gizli, minik bir Çin lokantasında gözyaşlarım Ramen çorbamın içine akarken çorbayı sıcacık hazırlayan, yüzü huzur dolu yaşlı adam ve servisi yapan güler yüzlü eşi bana Belgrad’daki annem babam gibi gelmişlerdi, kendimi öksüz hissettirmedikleri için teşekkür etmiştim onlara. 50’yi geçmiş de olsanız, anneniz gidince öksüz kalırsınız çünkü bu dünyada hiç kimse sizi anneniz kadar sevemez sanki. Babanız ölümün ne olduğunu bile anlayamayacağınız kadar küçük bir yaşta gitmişse hele bir de bir tarafınız zaten hayat boyu öksüz, yetim ve eksik hissetmiştir.

Kökenlerim orada olmasına rağmen, belki de tam da bu yüzden bana hep hüzün veren, biraz ürkütücü, oldukça tuhaf ve en çok da depresif bulduğum Balkanların Belgrad’ı ruh halime hiç iyi gelmedi. Umut yok oralarda, mutluluk da yok, herkes hüzün ve öfke dolu… Gerçi, kaybın tazeliğiyle nereye gitsem iyi gelmeyecekti belki. Aradan geçen bir yılda küllense de acı, hâlâ tam kapanmadı yara. Ben meğer annemi ne çok seviyormuşum…

Bu yıl, yerküreyle beraber evrende annemsiz ilk turumun yıldönümünde, tabii ki yine gidecektim… Bana biraz daha neşe vereceğini düşündüğüm, ‘Tanıdık ve iyi anılarla dolu bir yer olsun bu kez’ dedim ve Atina’ya attım kapağı bu kez…

Tekinsiz, evsiz, göçmen ve bağımlıların yoğun olduğu Omonoia bölgesindeydi otelim, kendimi hiç tehlikede hissetmedim. O zavallı insancıklar otele yakın kilisenin ve meydanın etrafında, acılarıyla, hayatta kalmakla meşgullerdi ve kimseye bir zararları yoktu kendilerinden başka. Karşı binanın çatısını bir ormana dönüştürmüştü çok yaşlı bir amca, her sabah o ormanında, ben otelin kahvaltı salonunda kahve içtik karşılıklı. Bitki aşkında annemi buldum.

Yıkık dökük, yıpranmış semtlerinde ufacık da olsa hissedilen hüznü sonbaharda bile üzerinde taşıyamayan pürüzsüz mavi göklü Atina’da, Akropolün oralarda, turist dolu olsa da antik dünyaya ait o sonsuz sükûneti hissetmek, Monastraki’nin keşmekeş ve pasaklılığında kaybolmak, Ermou’da dopamin alışverişi, Public’te kitap karıştırıp yeni okul yılı için kavga dövüş alışveriş yapan anneleri ve çocuklarını izlemek, annemle ben çocukken yaptığımız en sevdiğim aktiviteyi bu kez tek başıma yapmak, kendime defter, kalem, kırtasiye almak, iyi, kendi halinde, görece mutlu insanlarla dolu caféler, caddeler, sokaklar, lokantalar, iyi geldi bu kez. Annemi ağlayarak değil, buruk gülümsemelerle andım. Arayamadığıma, yaptıklarımı anlatamadığıma yine üzüldüm ama beraber geçirdiğimiz yarım asrın hafızasına sığınmak iyi geldi, gece uyuyakaldığımda uyandırmasın diye usulca üzerimi örten ellerinden hâlâ bana uzanan görünmez bir battaniye gibi.

Ece Aksoy

Hafıza, bazı dejeneratif hastalıklar onu bizden uzaklaştırmadığı sürece geçmişimizle bağlantımızı hiç koparmadan yaşamamızı sağlayan sıcacık bir güven battaniyesi belki de. Acılar, üzüntüler bile, onun bizi korumak isteyen şefkatli süzgecinden geçtiğinde hafifliyor; hafızayla zaman, bize hayatın zorluklarını daha katlanılır kılmak için sürekli tatlı ve hınzır bir iş birliği içinde sanki. Bu yüzden bu yıl 30. yılını kutlayan İKSV’nin Tiyatro Festivali’nin temalarından biri olması, bu aralar üzerine çok düşündüğümden de olsa gerek, beni çok sevindirdi.

“Yeniköy’de, Panayia Mahallesi’nden Nikolaos ve Sevasti Mumcis, kızları Carolina’yı Paşabahçeli bakkal Antonios Angelidis ile evlendirmek üzere papaz ve muhtar huzurunda bir beyanda bulundu. Düzenlenen senete göre Carolina’nın çeyizi yetmiş Osmanlı lirası, on iki havlu, on iki keten masa örtüsü, üç yünlü elbise, bir kürk, bir ayna ve bir sandıktan oluşuyordu.”

Elif Özge Maltepe’nin Orhan Türker’in arşiv çalışmasından yola çıkarak kaleme aldığı, DOT’un kurucusu Murat Daltaban’ın yönettiği “Bir Çeyiz Sözleşmesi”nde, 19. yüzyıldan kalma bir çeyiz senedi başrolde ve 129 yıl sonra, II. Mahmud’un bir fermanıyla kurulmuş Panaia Kilisesi’nde yeniden hayat bulacak.

Gecenin karanlığında İstanbul’un sokaklarında kaybolan ihtiyar bir adamı arıyoruz. Radyo cızırtıları, eski şarkılar, çarpan kapılar, şehrin ve hafızanın dehlizlerinden yaratılmış bir düş coğrafyası; hatırlanan, unutulan ve kaybolanlar… Murat Gülsoy’un romanından Müge Oskay’ın uyarladığı “Ve Ateş Bizi Tüketiyor” kukla, dans, mask ve müzikle dolu… Mehmet Birkiye yönetiyor, Kocaeli Şehir Tiyatrosu oynuyor.

İvi Stangali… 1922 İstanbul doğumlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinden yetişme Rum ressam. Onlar Grubu’nun kurucuları arasında, İlyada’nın ilk baskılarını resimleyen İvi, 1964’teki sürgünde kucağında 1 yaşında kızı, 20 doları, 20 kiloluk bavulu ve ressamlığına dair sadece Bedri Rahmi’nin atölyesinde tuttuğu defterleriyle Atina’ya göçtüğünde onu yetiştiren şehrin kültürel hafızasından da silineyazdı, taa ki Zeynep Özden ve Elif Sözer’in projesi ve Çiğdem Erdöl’ün kalemi “Sanatçısı Belirsiz, *İvi” ile onun kayıp izlerinin peşine düşene kadar. Tilbe Saran, Fulya Peker ve Çağdaş Ekin Şişman İvi’nin yaşamının farklı evrelerine hayat veriyor.

Taldans, 2003 yılında Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı tarafından kurulan, Türkiye çağdaş dans sahnesinde yeni bir sayfa açmış, çok önemli bir oluşum. “En Son Neyi Unuttuğumu Hatırlamıyorum”da, koreograflar, 30 yıl kadar önce Tiyatro Araştırma Laboratuvarı (TAL) tarafından arşivlenen “Troya İçinde Vurdular Beni” oyunundan yola çıkarak  TAL’in deneysel tiyatro mirasını bugünün estetik ve politik koşulları içinde yeniden düşünüyor. Arşiv, burada, sabit bir kayıt olmaktan çıkıyor, beden üzerinden yorumlanan bir dramaturjiyle yeniden hayat buluyor...

Atina, Atina’nın yeni göçmenleri ve yıllar önce buraya göçmek zorunda kalan eski İstanbullular, İstanbul ve tüm başına gelenlere rağmen kadim karakterinin unutulmasına gösterdiği hayranlık uyandırıcı direnç, en sevdiğim mevsim sonbaharın artık annemin kaybıyla gölgelenmiş olsa da uykudan uyanan kültür-sanat sezonuyla beni hâlâ mutlu etmesi… Bir de annemin masası var, üzerinde öykülerini, şiirlerini yazdığı, tatlarını damağımın hiç unutmayacağı dolmalarını, böreklerini, sarmalarını hazırladığı, nicelerini ağırlayan sofralar kurduğu… Ahşabını su geçirmez vernikle, demir ayaklarını bir kat yağlıboyayla yeniledim, bahçemde… Üzerinde ileride başkalarını sıcacık bir battaniye gibi saracak hatıralara dönüşecek, hafızadan beslenen yeni yemekler yenilecek, yeni yazılar yazılacak.  Hafızamız süper gücümüz, her türlü zorluk karşısında en büyük hazinemiz ve savunmamız.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler