Geçtiğimiz hafta biri yerli biri yabancı iki modern dans gösterisi izledim ve bir kez daha dansın, özellikle de modern dansın üzerine yazması en zor sanat dallarından biri olduğunu hatırladım. Koreografi neredeyse her zaman bir hikâye anlatsa da hikâyenin beden diline tercümesindeki sembolizm yoğunluğu suları bulanıklaştırıyor, anlatının izlerini sürmeyi zorlaştırıyor, sınırları belirsizleştiriyor. Dans üzerine yazmak, yarım yamalak hatırlanan bir rüyayı bilinçaltının kuyularından çekip çıkarmaya çalışmaya benziyor. Belki de tam da bu yüzden, en etki bırakan danslar rüyalara yakın bir yerde duruyor.
Peeping Tom-Triptych
Yabancı olan, Belçikalı Kumpanya Peeping Tom’un Zorlu’ya getirdiği, üç parçadan oluşan “Triptych”iydi. Belçika sahne sanatlarında sınırları çok araştıran ve zorlayan bir ülke. Dansla fiziksel tiyatro arasında bir yerlerde gezinen bu iş de öyleydi. Hepsi birbiriyle bağlantılı ama farklı takıntıları olan “Kayıp Kapı”, “Kayıp Oda” ve “Gizli Kat” David Lynch’in dünyasının sahneye bürünmüş halleriydi adeta. Biraz da Tarantino sineması, Beckett ve Pina Bausch’tan etki almış, izlediğim ilk “gerilim/korku” dansı. Sıkışmışlık, kaybolmak, kaybetmek gibi endişeler, ilişki çıkmazları, tekinsizlik, rahatsız edici bir esrarengizlik ve hiper-gerçekçiliğin dehlizleri bu işin gezindiği yerler. Gemide geçen bölümde yemek salonunun sular altında kalması, başka bir yerde alevler, distopik bir dünya endişesinin de izlerini sürüyor. Sahne genelde karanlıkça, sinematografik bir estetiğe sahip, dansçıların yetkinliği inanılmaz. Fakat genel konseptte beni rahatsız eden şey, sürekli yerlerde sürüklenen, travma yaşayan ve acı çeken kadınlar. Bütün ilginçliğine rağmen heteroseksist bir erkek bakış açısından kurgulanmış olduğu hissinin rahatsız ediciliği kaldı bende en çok bu işten.
Pinokyo.exe
MDT’nin yeni projesi “Pinokyo.exe” ise, çok bilinen ve çokça uyarlanan bir masalın, memleketlisi İtalyan koreograf Erika Silgoner tarafından, içerdiği temaların ve duyguların modern zamandaki karşılıklarına odaklanarak günümüze taşıdığı bir sahne şiiri. Geppetto usta burada televizyon karşısında uyuklayan yalnız bir adam (benim izlediğim kastta Canberk Yıldız), Pinokyo televizyonda reklamı yapılan “akıllı/teknolojik” bir oyuncak bebek (Demet Aksular)… Masal-romanın diğer karakterlerinden sirk sahibi Mangiafuoco (Erencan Karakadi) pembe saçlı, grandiyöz bir pop-star olarak yeniden tasarlanmış. Bütün solistler ve tüm kast çok yetkin ve sahne karizmasına sahip dansçılardan oluşuyor. Gökçe Özücoşkun’un çarpıcı müzikleri türler arası geçiş yapıyor, Yasin Gültepe’nin yarı-karanlık ışık tasarımı eserin tamamına hâkim hüznün altını çiziyor. Pinokyo da bir rüya, ama daha insani, daha sıcak, daha samimi; yalnızlık, hüzün, sevgi, şefkat, endişe, özlem, korku gibi temel insani duyguları çok özgün bir koreografi ve empatik bir bakış açısıyla yorumluyor.

Temelde iki eser de içinde yaşadığımız çağda iyice yalnızlaşmış, kafası karışık, duygularına ve kendisine yabancılaşmış bireyin endişeleriyle uğraşıyor. İkisi de düşü bir çerçeve olarak kullanırken “Triptych” bunu gerilim, korku, travma ve acı yüklü, karanlık ve “erkek” bir yerden “Pinokyo.exe” ise melankoliyle sevincin, çocuksulukla yaşlanmanın, empatiyle coşkunun iç içe geçtiği daha hümanist ve “cinsiyetsiz” bir perspektiften işliyor. İlki arkada bırakmaya çalıştığımız, artık işlemeyen ikili dünya düzenini, ikincisi ise daha kapsayıcı, bütünselliğe odaklı bir dünyaya geçiş sürecini simgeliyor sanki. “Triptych” iki gece oynayıp gitti fakat daha umut dolu olan ve içine alan “Pinokyo.exe”yi sezon boyunca İDOB’da izleyebilirsiniz.


