Özel’in “mikrofon falı”ndan çıkanlar: Siyasetçi bize yaklaştıkça, siyaset bizden uzaklaşıyor mu?

Özel’in “mikrofon falı”ndan çıkanlar: Siyasetçi bize yaklaştıkça, siyaset bizden uzaklaşıyor mu?

Özel mikrofonları şekillerine göre, üçgenler ve dörtgenler diye gruplarken, meydanda ülkenin en büyük sorunlarından biri, emekli ve yaşlı yoksulluğu konuşuluyordu. Üçgenler ve dörtgenler bir yanda, parkları, bahçeleri ve otobüsleri “bedavadan” dolduran, askıda ekmek, pazarda yerlerden meyve sebze toplayan güngörmemişler öbür yandaydı

Özel’in “mikrofon falı”ndan çıkanlar: Siyasetçi bize yaklaştıkça, siyaset bizden uzaklaşıyor mu?

Antik Mezopotamya’da “karaciğer falı/kehaneti” denen bir uygulama vardı. Savaş gibi önemli devlet meselelerinde başvurulan bu uygulamada bir koyun kesilir ve karaciğerine bakılırdı. Ciğerin üzerindeki lekeler, girinti ve çıkıntılar bir işaret olarak kabul edilir ve savaşların sonucu, kralın ve devletin geleceği açısından yorumlanırdı.

Dünya olaylarının anlaşılmaktan uzak olduğu bir çağda “karaciğer falı” sıradan bir fal değildi, arkasında sistematik bir bilgi geleneği vardı. İşaretleri yorumlayan da herhangi bir falcı değil, yıllarca eğitim almış bir kahin/uzmandı. 

Ciğerini bilmek… 

Günümüzde malum, devletin, toplumun veya “kralın” geleceği için karaciğer falına bakılmıyor, ama “ciğer falı” sürüyor. Yıllarca eğitim almış uzmanlar, akademisyen ve psikologlar siyasetin geleceği için siyasetçinin “ciğer falına” bakıyor.

Güncel bir örnek Özgür Özel’in yakınlardaki bir basın toplantısından. Edirne’de emeklilerle buluşan Özel konuşma sırasını beklerken, mikrofonların dağınık görüntüsünden hoşlanmayıp yerlerini değiştirmiş, gruplayıp yeniden düzenlemişti. Onun bu “mikrofonlara düzen verişi” tanınmış akademisyenlerden edebiyatçı ve köşe yazarlarına çok beğenilmiş ve kişiliği, samimiyeti, liderliği ve dolayısıyla ülkenin geleceği için güçlü bir işaret olarak yorumlanmıştı. Özel’in mikrofonları renklerine mi yoksa şekillerine göre mi sıraladığına “bilimsel” bir açıklama getiren bir akademisyen, örneğin, “Vygotsky’nin kavram gelişimi deneylerini akla getiriyor” diye akıl yürütmüştü. “Sıralama ölçütü baştan verilmiş tek bir kurala bağlı değil. Her hamle bir sonraki düzenleme için alan açıyor.” Özel sempatik, duygusal, çocuksu ve sırf bu yüzden karizmatikti. Mükemmeliyetçi, zeki, titiz ve düzensizliğe tahammülü olmayan bir kişilikti.

“Düşünün…” deniyordu. Bir mikrofon düzeni için bu kadar uğraşan biri ülkenin düzeni için kim bilir neler yapmazdı? “İşte böyle düzeltecek ülkeyi.” 

Peki, burada koyunun “suçu” nedir? 

Antik Mezopotamya halkı bir koyunun karaciğerindeki “işaretlere” inanmışsa koyunun “suçu” nedir?

Benzer şekilde, Özgür Özel’in mikrofonları düzenleyişinde “işaretler” görülmüşse bu onun “suçu” değildir, diyebilir ve “ölümlü” bir siyasetçi olarak Özel’in “mikrofon falında”, ülkenin geleceğinin  görülmesine “şeyh uçmaz, mürit uçurur” der geçerdik.

Oysa iki gün sonra yaptığı basın açıklamasıyla Özel bu sempatik videonun çıkardığı rüzgârı arkasına almayı tercih etmiş ve işaretlerin kaynağı olmaktan işaretleri yorumlayan tarafa geçmişti. Mikrofonları üçgen ve dörtgenler, televizyon kanalı ve haber ajansları şeklinde düzenlerken orada aslında bir adaletsizliği giderdiğini uzun uzun açıklamıştı. Burada durmayıp “ciğerindeki” diğer işaretlere geçmiş ve örneğin, öğrencilik yıllarındaki yatak düzeni ile siyasi vaatlerinin ipuçlarını vermişti. Yatağını böyle düzelten biri kim bilir ülkeyi nasıl düzeltirdi.

Özel’in bu gerçekten sempatik videoları sosyal medyada “aynı ben, benim gibi, bizden biri” yorumlarıyla selamlanmıştı. Siyasetçi topluma inmiş, toplumun önemli bir kesimi Özel’de kendini bulmuştu.

Siyasetçide kendimizi aramak

Oysa popülist siyasette, halkın siyasetçide “kendini bulması” risklidir, sevmek ne kadar kolaysa nefret etmek de o kadar kolaydır. Hatırlanırsa, bundan daha birkaç gün sonra Özel’in Üsküdar seçimleri sırasında orada bulunmayışı öfkeyle karşılanmış, sosyal medya hayal kırıklıkları ve olumsuz yorumlarla dolup taşmıştı. Bu ilk kez de olmuyordu; diğerleri arasında Muharrem İnce ve Kemal Kılıçdaroğlu bu “sevgi ve nefretten” nasibini bolca almıştı.

Bu böyleyken Özel neden siyaseti yerine, “işaretlerini” sevdirme yoluna gitmişti?

Siyaset için öncelikle siyasetçi mi sevilmelidir? 

Popülist siyasette siyasetçinin, seçmenin değer ve ilkelerine sahip çıkması yetmez. Seçmen, siyasetçide kendisini bulmak, onunla aynı şekilde “yoğurt yediğini” veya yatak düzelttiğini görmek, onu sevmek, ona “bayılmak” ister.

Bu da bir yönüyle muhalefetin yıllardır içinde debelendiği çukuru, bir Aday Seçme ve Yerleştirme Merkezi olarak iş görmesinin mantığını açıklar. Doğal ve samimi, “aynı ben, benim gibi, bizden biri” aranır. Siyaset için öncelikle siyasetçi sevilmelidir. Onu sevmek, onunla duygusal bağ kurmak ve ona hayran olmak gerekir. Siyasetçinin başarısı neyi savunduğundan çok, seçmende yarattığı duygusal karşılıkla ölçülür.

Muhalefetin aday arama, adayı öne çıkarma mantığının arkasındaki gecikmiş formülasyon, topluma inmekti. Hâlbuki topluma çoktan “inilmişti”. Bizde popülist siyasetin zirvesi sayılabilecek AKP’nin daha yükseliş döneminde, Erdoğan kendinden önceki geleneksel siyasetçinin koruduğu mesafeyi ortadan kaldırmıştı. Ki o mesafe, 90’ların sonuna kadar, siyasetçinin ölçülü konuşması, kendini tutması, makamının ağırlığını taşıması, belli bir kültür ve adabımuaşerete sahip olması, onun saygınlığının bir parçası olarak görülürdü.

Erdoğan bugün artık rahatça “halka yabancılık” veya “elitizm” olarak görünen bu mesafeyi ortadan kaldırarak, kendinden önceki devlet adamı imgesinin gerektirdiği ölçülülükten, seçkin bir dil ve davranış kodundan sıyrılıp, sıradan insanın konuşma biçimine, öfkesi ve jestine yaklaşmıştı.

Bu nedenle, Özel’in “mikrofon falından” çıkan en önemli vaat doğallıksa, topluma inmek veya toplumla mesafeyi kapatmaksa, hatırlanmalıdır ki o mesafe çoktan kapanmıştır. Ve yine hatırlanmalıdır ki, o mesafeyi yitirdiğimizde elde ettiğimiz doğallık “vahşi bir güzellik” veya törpüsüz bir doğallıktır. Cebinden bir deste para çıkarıp çoluğa çocuğa, genci yaşlısına 200’er TL dağıtan, otobüsün içinden vatandaşın kafasına çay paketleri fırlatan, gazetecilere kendi eliyle baklava yediren, hafifçe vurmak yerine ayarını kaçırıp çocukların kafasına geçiren ve sinirden köpürüp ağzına geleni sayabilen bir doğallıktır.

Gerçekten, siyasette ihtiyacımız olan mesafeyi yitirmek, “vahşi bir güzellik” midir?

Siyasetçinin “ciğer falı”

Siyasetçinin/adayın “aynı ben, benim gibi, bizden biri” olması “o da bizim gibi bir insan, hata yapabilir” toleransını büyütür. Bizden olana gösterilen bu “anlayış” da sonuçta siyaseti, siyasal sorumluluğu küçültür.

Etiketinde tişört yazan bir ürün nasıl çorap ölçütleriyle değerlendirilemezse, etiketinde “aynı ben, benim gibi, bizden biri” yazan bir aday da siyasal projeleri ile değil, öncelikle bize benzerliğiyle değerlendirilir ve siyaset böylelikle siyasetçiye indirgenir. Siyasetçiyle özdeşlik/yakınlık kuruldukça da onu/kendimizi eleştirmek kimsenin “içinden gelmez”. “Ama”, “aslında”, “şartlar” diye arkasında durulan adayımız “neylerse güzel eyler”.

Bu ise siyasetin içinden “siyasetin” çıkarılmasına neden olur. Siyaset toplumsal çıkarların, sınıfların, değerlerin ve gelecek tasavvurlarının karşı karşıya geldiği bir alan olmaktan çıkıp siyasetçinin “ciğer falına” bakıldığı bir alana dönüşür.

“Yaptıkları/projeleri” değil de “mikrofonları düzenleyişleri” yapacaklarının garantisidir. 

Siyaset yoksa siyasetçi var! 

Antik Mezopotamya insanı fala inandığından değil, elindeki tek bilgi kaynağı fal olduğu için karaciğer falına bakıyordu.

Günümüzün yıllarca eğitim almış uzmanları, akademisyen, edebiyatçı ve psikologları da benzer şekilde belki de fala inandıklarından değil de ellerindeki tek “bilgi kaynağı” siyasetçi olduğu için Özel’in “mikrofon falına” bakıyordu. Vadedilen bir siyaset/siyasal program yoksa, siyasetçinin ciğeri de mi yoktu?

Adına bedel ödenecek, mücadele edilecek ve umut bağlanıp meydanlara inilecek bir siyasetin yokluğunda, siyasetçinin kendisi, kişiliği veya “yoğurt yiyişi” siyasetin kendisi olur.

Mesele siyasetçinin değil, siyasetin topluma inmesidir 

Ana muhalefet partisi yıllardır süren özeleştirilerinin gereğini yapmış, sonunda tabana inmiştir. O kadar “inmiştir” ki mikrofon videosuyla “aynı ben”, “tipik bir başak burcu” dedirtirken daha üstünden birkaç gün geçmeden Üsküdar’da topa tutulmuştur.

Oysa bir kez daha, mesele siyasetçinin değil siyasetin topluma inmesidir. Veya başka bir deyişle, siyasetin “ciğer falıdır.”

Eşitliğin, özgürlüğün ve yoksulluktan kurtulmanın, devletin ve “kralın” geleceğinin işaretlerini siyasetçinin ciğerinde değil, siyasetinde aramalıdır. 

Üçgenler, dörtgenler bir yanda… 

Bu arada, önemsiz bir ayrıntı olmasa gerek, Özel mikrofonları şekillerine göre, üçgenler ve dörtgenler diye gruplarken, meydanda ülkenin en büyük sorunlarından biri, emekli ve yaşlı yoksulluğu konuşuluyordu. Gelirleri yoksulluk sınırının çok altında olan emeklilerin “beşi bir araya gelmiş, ancak bir yoksul olabilmişti”. Bu koşullarda yoksul olmak bile zordu. “Olacak mıyız?” diye soruluyordu.

Ama Özel’in mikrofonları o kadar ilgi çekmişti ki onlar görünmüyordu. Üçgenler ve dörtgenler bir yanda, parkları, bahçeleri ve otobüsleri “bedavadan” dolduran, askıda ekmek, pazarda yerlerden meyve sebze toplayan güngörmemişler öbür yandaydı.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler