Cumartesi günü İstanbul’da, bir hastane odasında, ağrılar içinde kıvranırken annemi aramak istedim.
Refleks gibi…
Telefonu elime aldım. Sonra bıraktım. Çünkü artık arayabileceğim bir yer yoktu.
Anne kaybının ne kadar zor bir şey olduğunu, insanın hayatında nasıl büyük boşluklar açtığını uzun uzun anlatmak istemiyorum. Hepimizin zaten yeterince yükü, yeterince derdi var. Ama Temmuz’dan beri, gündelik hayatımın içinde annemin yerinin ne kadar büyük olduğunu her gün, her an hissediyorum. En çok da kendimi yalnız hissettiğim anlarda.
O gün yaşadığım ağrıların nedeni apandisitti. Apar topar Amerikan Hastanesi’ne kaldırıldım, acil bir ameliyat geçirdim. Ardından gelişen başka komplikasyonlarla bir süre daha hastanede kaldım. İyileşme süreci uzadıkça, hem bedenim hem zihnim yoruldu. Sonunda kendimi o ortamdan çıkarıp Londra’ya gelmeye karar verdim. Belki biraz çılgınca bir karardı ama değişiklik bana iyi geldi.
Londra şu sıralar pek iç açıcı değil. Hava kapalı, yağmur eksik olmuyor, günler karanlık. Ama yine de burada olmanın insana verdiği bir düzen hissi var. Temizlik, sistem, mesafe… Bazen insanın toparlanabilmesi için sadece yer değiştirmesi yetiyor.
Geçtiğimiz günlerde Londra’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşik Krallık nezdindeki Büyükelçisi Koray Ertaş’ın ev sahipliğinde düzenlenen bir davete katıldım. Teknoloji sektöründe çalışan kadınlar, kadın yöneticiler ve kadınların sesini duyurmak üzerine kurgulanmış bu buluşma, uzun zamandır beni bu kadar düşündüren toplantılardan biri oldu. Böyle bir platformda bu konuların konuşulmasına alan açtığı ve beni de bu akşama davet ettiği için kendisine özellikle teşekkür etmek isterim. Bazen tek bir davet, insanın bakışını gerçekten değiştirebiliyor.
Salondaki kadınların neredeyse tamamı mühendislik ya da teknik bir altyapıyla gelmişti. Üniversite yıllarında yüzlerce erkek arasında, o sıralarda yer açmayı başarmış kadınlardı bunlar. Her birinin arkasında güçlü bir akademik disiplin, uzun bir emek ve ciddi bir dayanıklılık vardı.
Koç Üniversitesi’nden konuşmacılardan biri, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi Elif Nur Fırat Karalar’dı. Uluslararası alanda saygı gören bir akademik kariyeri var; laboratuvar kurmuş, önemli araştırma destekleri almış bir bilim insanı. Ama onu dinlerken asıl çarpıcı olan, bu kariyerin dört çocuk doğurmuş bir kadın olarak, üstelik bu çocukların tamamını akademik yolculuğu sırasında dünyaya getirmiş olmasıydı.
Mühendislik eğitimi alırken erkek ağırlıklı sınıflarda var olma mücadelesini, araştırma görevlisi olarak hem Türkiye’de hem Amerika’da çalışırken yaşadığı zorlukları açık yüreklilikle anlattı. Akademik üretimin temposu içinde çocuklarıyla birlikte seyahat etmek zorunda kaldığı dönemlerde, kurumsal destek mekanizmalarının ne kadar yetersiz kaldığını; çoğu zaman bu yükü tamamen kendi başına taşımak zorunda olduğunu saklamadan paylaştı.
Onu dinlerken şunu çok net hissettim: Bu başarı, “olağanüstü bireysel dayanıklılık” hikâyesi olarak anlatılmamalı. Tam tersine, kurumların ve şirketlerin kadın yöneticileri ve akademisyenleri sistemli biçimde desteklemesinin ne kadar hayati olduğunu gösteren bir örnek bu. Çünkü kadınlar sadece kendi kariyerlerini değil, aynı zamanda gelecek nesilleri yetiştiriyorlar. Kız çocuklarını, bu bilinçle büyütüyorlar.
Elif Nur Fırat Karalar’ın anlattıkları, güçlü kadın örneklerinin platformlarda el kaldırıp bu deneyimleri açıkça paylaşmasının neden bu kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı bana. Bu hikâyeler konuşuldukça, görünür oldukça, sadece bugünün değil yarının dünyası da değişiyor. Kendisine bu açıklığı, bu cesareti ve yarattığı farkındalık için içtenlikle teşekkür ediyorum. Benim için gerçek bir aydınlanma anıydı.
Birini dinlerken insan ister istemez kendi hayatına dönüyor.
Ben de üniversiteden mezun olur olmaz Ankara’dan İstanbul’a gelip kendimi iş hayatının içinde buldum. Reklam ajansları, gazete, kurumsal şirketler derken; müdürlükten direktörlüğe, bölüm başkanlığından genel müdürlüğe uzanan bir kariyer yolculuğum oldu. Ama bu yolculuk boyunca hep aynı şeyi yaptım: Erkeklerden geri kalmamak için kadınlığımı sakladım.
Güçlü görünmeye çalıştım. Duygularımı bastırdım. “Zorlanıyorum” demedim.
Ta ki otuz sekiz yaşında anne olana kadar.
Oğlumu doğurduktan yaklaşık bir ay sonra işe döndüm. Emziremedim, süt veremedim. Bunun eksikliğini hâlâ içimde taşırım. Çalıştığım hiçbir şirkette süt odası yoktu. Regl dönemlerinde yaşanan duygusal dalgalanmaların alay konusu edilmesine, sonra “pardon” denilmesine defalarca tanık oldum.
Bir noktada şunu fark ettim: Erkeklerin hiç yapmak zorunda kalmadığı şeyleri bir kadın yaptığında, aslında işten “vakit çalıyor” gibi hissediyoruz. Eşitler arasında kurulmuş bir sistemde, baştan eşit olmayan bir yükle hareket ediyoruz.
Bu yüzden ben de yıllarca bu konuları gizleyerek yaşadım. Öğle aralarında, kısa molalarda, kimseye belli etmeden… Çocuğumla ilgili bir konuyu halletmek için kendi vaktimden verdim. Süt izinlerini konuşmadım. Esnekliği talep etmedim. Çünkü kendimi şuna inandırmıştım: Ben erkek gibi davranmalıyım.
Şirketlerin cinsiyetlere değil, bireylere ihtiyacı olduğunu düşünüyordum. Verimlilik önemliydi, rekabet önemliydi. Kadın olmak bir “mazeret” gibi algılanmamalıydı. Şimdi dönüp baktığımda, bunun ne kadar büyük bir baskı yarattığını çok net görüyorum. Üstelik sadece kendime değil; ben bu sistemi sorgulamadıkça, farkında olmadan başka kadınların üzerinde de aynı baskının sürmesine katkı sağlamış oldum.
Oysa gerçek şu:
Ben kadınım.
Kadın olmanın getirdiği her şeyi açıkça yaşayabilmeliyim.
Ve bunun sadece bireysel bir mücadele değil, kurumsal ve toplumsal bir sorumluluk olarak ele alınması gerekiyor.
Türkiye’de özellikle teknoloji alanında ve küçük–orta ölçekli şirketlere baktığımda, kadın çalışanları hangi alanlarda ve nasıl desteklediklerini görmek beni hem şaşırtıyor hem de umutlandırıyor. Büyük holdinglerin ötesinde, daha çevik yapılarda bu konunun artık sadece bir “niyet beyanı” değil, pratikte karşılık bulmaya başladığını görüyorum. Doğum sonrası işe dönüş süreçleri için esnek modeller geliştiren, mentorluk ve dayanışma ağları kuran, kadınların kariyerlerini aksatmadan sürdürebilmelerini önemseyen şirketler var. Hiçbiri kusursuz değil ama önemli olan şu: Kadın emeğini gizleyerek değil, görünür kılarak desteklemeye çalışan bir zihniyetin filizlenmesi. Bu şirketleri alkışlıyorum. Çünkü bu mesele artık bireysel fedakârlıklarla taşınacak bir yük değil; açıkça kurumsal bir sorumluluk.
Ama burada sorumluluk sadece şirketlere ait değil. Kamuya, kural koyuculara, karar vericilere de çok büyük görevler düşüyor. Kadınların çalışma hayatında karşılaştıkları yapısal eşitsizliklerin, bireysel çabalarla aşılmasını beklemek gerçekçi değil. Bu yüzden kadın platformlarının, kadın yöneticilerin ve rol model konumundaki kadınların her fırsatta bu konuları dile getirmesi, el kaldırması ve görünür olması hayati önem taşıyor.
Erkeklerin hâkim olduğu, dominant bir erkek kültürünün şekillendirdiği bu dünyada, kadınlara yeni bir ses ve yeni bir soluk alanı açmanın başka yolu yok. Kadınlar konuştukça, deneyimlerini paylaştıkça ve bu yükü tek başına taşımayı reddettikçe değişim mümkün olacak. Ve belki de ancak o zaman, eşitlik gerçekten eşitlik olacak.


