Regent’s Park’tayım. Sabah saat 10.00. Park sessiz ve mis gibi ağaç ve yaprak kokuyor. Renkler büyüleyici. Dökülen yapraklar o kadar güzel ki toplamak geliyor içimden. Güneş yok maalesef. Kahve içmeden geldim. Biraz huysuzum. Yanımdakiler akıl edip almış. Kokusu geldikçe burnuma canım istiyor. Etrafa bakınıyorum, belki tanıdık birileri vardır diye. Bir iki kişi beliriyor uzakta.
Birazdan Fatoş gelecek. O da kim diyorsunuz haklı olarak. Frieze Sculpture’ın küratörü. Sanat piyasasında bilinen ve saygı duyulan bir insan. Onu tanımak benim için büyük bir şans. Çalışkan, mütevazı ve ilham veren biri. Böyle insanlar insana iyi geliyor, motive ediyor.
Bu sene onun Frieze Sculpture’daki üçüncü yılı küratör olarak iki yıl daha bu göreve devam edecek. Sayesinde Türkiye’den gelen sanatçılar da Frieze’de yer alabiliyor. Fatoş’un ilk yılında Türk sanatçı olarak Ayşe Erkmen, ikinci yılında İnci Eviner, bu yılda Burçak Bingöl fuarda yer aldı.
Fatoş her zamanki gibi cıvıl cıvıldı. Sesi bana konuşurken hep yumuşacık gelir; kurduğu cümlelerse sanki şiir gibi akar. Fuarın ana temasını anlatırken dedi ki: “Bu seneki tema In the Shadow — Gölge…”
Fatoş Üstek ve Zuhal Şeker
Gölgenin sanatla ve bizlerle ilişkisini anlatırken, bizi düşünmeye de sevk eden sorular sordu. O anda ben de kendi kendime sordum: Benim gölgemde neler gizli? Öyle değil mi, her gölge aslında bizim saklamak istediğimiz -belki de saklamayı pek başaramadığımız- pek çok izle doludur. O günden beri düşünüyorum, gölgemde bıraktığım izleri. Tıpkı Fatoş’un dediği gibi, her ışığın yansımasında bıraktığım gölge gibi, benim izlerim de hallerimde değişiyor mu acaba? Bir ressamın tuvalinde gölge olsam, benim gölgemde neler gizlenirdi?
Parktan ayrılırken gölgenin anlamı hâlâ aklımdaydı. Bu yüzden Frieze’in hikayesini merak ettim. Bu kadar büyük, bu kadar etkileyici bir organizasyon nasıl doğmuştu, nasıl büyümüştü?
Meğer Frieze, bir sanat fuarı olarak değil, 1991’de Matthew Slotover ve Amanda Sharp’ın kurduğu bir sanat dergisi olarak başlamış. Kökeninde düşünce üretimi ve sanata eleştirel bir bakış varmış. Sonra 2003’te bu fikir bir fuara dönüşmüş ve Frieze London doğmuş.
Frieze’in büyümesiyle birlikte eleştiriler de gelmiş tabii. Bazıları fuarın fazla ticari hale geldiğini, sanatın piyasa baskısı altında görünürlük kazandığını söylüyor. Yüksek giriş ücretleri, galeri kiralarının artması ve bu sistemin genç sanatçılar için zorlayıcı oluşu sık sık gündeme geliyor. Ama Frieze bu eleştiriler karşısında tamamen susmamış. Örneğin Deutsche Bank’la birlikte yürüttükleri “Emerging Artists” programı, genç sanatçıları desteklemek için önemli bir adım olmuş. Ayrıca sponsorluklarını sadece gösterişli markalarla değil, sürdürülebilirlik ve kültürel çeşitlilik temaları etrafında kurmaya başlamışlar. Bu yıl da Ruinart’ın sürdürülebilirlik projeleriyle yaptığı işbirliği dikkat çekiciydi — sanatçıyla birlikte yürüttükleri sergi hem çevreye hem sanata duyarlı bir alan açıyordu. Sistem eleştirildikçe kendine, zorunda kalarak da olsa çözüm üretip gelişiyor.
Bu sene her zaman olduğu gibi gezmeye Frieze London’la başladım. Aman Tanrım… İlk gün, yani koleksiyonerler ve özel davetlilere ayrılan günde bile giriş kuyruğu inanılmaz uzundu. Frieze’in sistemi çöktüğü için girişte bayağı problem yaşandı. Ne yalan söyleyeyim, fuarı gezmek çok heyecan verici ama bir o kadar da yorucu. O kadar fazla galeri, o kadar çok iş görmek bazen gözünü de, zihnini de yorar insanın.
Toplam 45 ülkeden 282 galeri katılmış. Kısaca hatırlatmakta fayda var: Frieze üç bölümden oluşuyor — Frieze Sculpture, Frieze London ve Frieze Masters. İlk kez 2003 yılında başlamış Frieze, yani 22 yıldır devam ediyor.
Bu yıl Frieze’i gezerken her eserin arkasındaki düşünceyi merak ettim. Kim çizdi, nasıl boyadı, ne düşündü; bende bıraktığı duygu neydi diye baktım. Çarşamba, perşembe, cuma günlerinde en az üç saat fuarda kaldım.
Arada oturup insanları izledim. Galeri çalışanlarına baktım. Bu yıl daha çok işlerin yanı sıra gelen insanlara ve onların yüzlerindeki ifadelere odaklandım. Nedeni belki de biraz Fatoş’un sorusunda gizli: Gölge… Yani gizlediklerimiz ya da gizlemeye çalıştığımız ama apaçık ortada olan; kelimelerin gizlediği ama ifadelerimizin gizleyemediği duygularımız.
Resimlerde de ziyaretçilerde de bunu izlediğimi fark ettim. Bu yıl benim için duygularımı yeniden gün ışığına çıkarıp havalandırma, yeni renklere izin verme yılıydı.
Yaşadığım kayıplar beni o derinliklere götürdü. Anne kaybı zormuş. Fuar boyunca kavuşan elleri, anne-çocuk figürlerini yakaladı gözlerim.
Bir ara Gail’s Cafe’de otururken yanıma ilişmek isteyen bir grupla sohbete başladım. Hepsi İngilizdi; ikisi emekli akademisyen, biri küratör. Altmış yaşın üzerindeki İngilizlerin o nazik ve mesafeli kibarlığına hep hayran olmuşumdur. Küçük sesle ama büyük bir zarafetle konuşurlar. Soruları hep kibar ve seni kendine iyi hissettiren bir zarafettedir. Onun için uzun yıllar kolonizmi bu kadar uzun süre yönetip stratejik olarak da çok yıpranmadan çıkabilmişler diye düşünürüm hep.
Kahve arasından sonra tekrar dönüp işleri görmeye devam ettim. Koreli sanatçılar ve Hintli galerilerin varlığı dikkat çekiciydi. Bu sene özellikle Asya ülkelerinin varlığı çok belirgindi.
LG’nin standında Koreli sanatçı Se Ok Suh ve oğlu Do Ho Suh’un ortak çalışması vardı. Geleneksel mürekkep çizimleri, LG’nin transparan OLED ekranlarında adeta yeniden canlanıyordu. Ekranların kendi ışığı, çizgilerin arasındaki boşluğu görünür kılıyor, sanki resmin içine girip o sessiz alanlarda dolaşıyormuşsun hissi veriyordu. Teknoloji ile sanatın uyumu çok çarpıcıydı.
Abu Dhabi bölümü ise bambaşka bir havadaydı. Satıştan çok bir misafirperverlik ve tanıtım alanı gibiydi. Büyük ebatlı baskılarla Emirlikli sanatçı Lamya Gargash’ın işleri sergileniyordu. Ortadaki parlak sarı kumaş ve birkaç koltuk, küçük bir dinlenme alanı oluşturmuştu. Bir köşede ücretsiz kahve dağıtılıyordu. O an kimse olmasa da, bu alanın amacı belliydi: Abu Dhabi, sanatın içinden zarifçe ses veriyor, 2026’da başlayacak “Frieze Abu Dhabi” için sessiz bir ön tanıtım yapıyordu. Kahvesini ikram ederek, “gel, otur, bizi hatırla” diyordu adeta.
Tam o sırada Hindistan’ın Frieze’deki varlığını kutlayan özel bir davet aldım. Hindistan’ın önde gelen ailelerinden Vasudha Ruia ve Aparajita Jain, Mayfair’deki evlerinde “Celebrate India in the UK” başlıklı bir buluşma düzenlemişti. O akşam kamusal sanat üzerine Fatoş Üstek, Fi Churchman ve Reena Saini Kallat konuşmalar yaptı. Ev sıcaklığında, zarif bir atmosferde geçen bu akşam bana şunu düşündürdü: Sanat, farklı kültür ve milletleri zarafetiyle birleştiren müthiş bir güç. Hindistan, hem sanatçılarını hem de fikirlerini bu uluslararası alanda büyük bir incelikle temsil ediyor. Bir ülke kültürünü böyle sahiplenince, sanat da kendi yolunu buluyor.
Fatoş Üstek, Fi Churchman ve Reena Saini Kallat konuşmalar yaptı
Frieze’den çıkıp PAD London Art + Design Fair’e uğradım. Orayı her zaman çok severim; beni hiç boğmaz. Mobilyalar, tablolar, objeler… Hepsi evi ve hayatı “upgrade” eden türden.
Bu yıl Taylan Aygün’ün kilimleriyle karşılaşmak beni çok mutlu etti. Gelenekle çağdaş formu buluşturan işleri zarifti; sanki mekânın içinde sessiz bir hikâye anlatıyordu. Bir Türk tasarımcının burada yer alması, o eksikliği biraz olsun giderdi.
Araştırınca öğrendim: PAD’in, yani Pavilion of Art & Design’ın kurucusu Patrick Perrin. Fuar 1997’de Paris’te doğmuş, 2007’de Londra’ya taşınmış. Frieze’le doğrudan bağlantısı olmasa da aynı hafta düzenlenmeleri tesadüf değil; biri çağdaş sanata, diğeri tasarım ve koleksiyona odaklanıyor — birbirini tamamlayan iki dünya gibi. Frieze’in yoğunluğu yerini burada zarif bir dinginliğe bırakıyor.
Sanat ve sanatçılar dünyaya eleştirel bakan insanlar. Belki de mesele tam da burada: biz ülke olarak bu bakışa, bu sorgulamaya tahammül edebilsek. Oysa gölgesine sahip çıkan toplum, ışığını da bulur.


