Londra’ya gelir gelmez kendimi Christie’s’in London Evening Sale için düzenlediği özel rehberli bir sergide buldum. Her zamanki gibi grup tamamen kadınlardan oluşuyordu. Evden hızlı ama özenli adımlarla çıkmıştım; rahat ama şık bir kıyafet seçmiştim. Böyle etkinlikler beni her zaman heyecanlandırır, estetik duygumu artırır.
Green Park’ta metrodan çıkıp Christie’s’e doğru yürürken, İstanbul’dan yeni dönmüş olmanın verdiği o turist ruh hâli içindeydim. Şehrin her köşesini, her binasını, her ışığını içime çeke çeke ilerliyordum. Londra’yı hep sevmişimdir; tarihi koruyan, bakıma özen gösteren bir kültüre sahip. Binalar pırıl pırıl, caddeler düzenli ve ışıl ışıl.
Sergide, Londra’da yaşayan ve zamanını sanata adayan kadınlarla tanıştım. Çoğunu daha önce görmüştüm ya da bir yerlerden tanıyordum.
Ama isimleri veremeden, tanıdığımı bilemeden gülümsüyordum.
Bu durumun artma nedenini folik aside bağlasam da galiba artık memory full ya da ben yaşlanıyorum.
Sevdiğim arkadaşım Gonca’nın kardeşi Gül ile karşılaştım; sarıldık, uzun uzun sohbet ettik. İstanbul’dan gelip soluğu sergilerde almış. Ne güzel. Eskiden kadınlar sadece alışveriş yapar ya da kafelerde vakit geçirirdi. Şimdi sanat ve sanatçıyı merak ettiklerini görmek beni çok mutlu ediyor.
Christie’s’te iki genç rehber eşliğinde açık artırmaya çıkacak eserleri gezdik. Anlatımlar sade ama bilgi doluydu. Özellikle Lucian Freud’un ilk sevgilisi Lorna Garman’ı resmettiği eser ile, daha sonra Francis Bacon’dan etkilendiği döneme ait işleri arasındaki geçiş o kadar iyi anlatıldı ki, sanki ressamın fırça izlerini adım adım takip ediyormuşuz gibi hissettik.
Freud’un National Portrait Gallery ve V&A Museumdaki sergilerini daha önce gezmiştim. İstanbul’daki karma bir sergide sevgilisinin otoportresini görmek beni şaşırtmıştı. Özalp Birol’un anlattığı detaylarla, bu eserlerin Türkiye’ye getirilirken yaşanan gümrük ve sigorta süreçlerini dinlemek de ayrı bir tecrübeydi.
Lucian Freud
Şimdi Londra’da sanat temposu yeniden yükseliyor; Frieze Art Fair haftasına giriyoruz. Her yıl Frieze’in Londra kısmını en son gezmeyi tercih ederim — hem sanatçıları hem de yeni trendleri gözlemlemek için harika bir fırsattır. Ayrıca kafelerde dolaşan sanatseverleri izlemek de başlı başına bir keyif. Koleksiyonerlerin bir kısmı klasik ve gizli sermayeyi temsil ederken, diğerleri sanatçılar kadar renkli ve özgür kıyafetler giyiyor.
PAD London ise ayrı bir heyecan. Her yıl Berkeley Square’de düzenlenen, tasarım, sanat ve koleksiyon objelerini bir araya getiren seçkin bir fuar. Modern mobilyadan heykellere, mücevherden seramiğe uzanan küratörlü bir dünya; Londra sanat haftasının en zarif duraklarından biri.
Yaklaşık iki hafta önce, Royal Academy’de ressam bir arkadaşımla henüz resmi olarak açılmamış Kerry James Marshall sergisini gezmiştim. Boyutları, renkleri ve enerjisi hâlâ aklımda. Eleştirmenler Marshall’ı siyah temsiliyeti güçlü biçimde görünür kılan bir sanatçı olarak değerlendiriyor. Gerçekten de eserlerinde siyah karakterlerin hayatı, rengi ve direnci tüm gücüyle hissediliyor. Sergiyi gezerken sanatçının kendisini de gördüm, bir gazeteciyle röportaj yapıyordu.
Merak edenler için: 2018’de Sotheby’s’de bir eseri 21 milyon dolara satılmış, orta boyutlu işleri ise 100–500 bin dolar aralığında.
Royal Academy’de ayrıca Kiefer – Van Gogh sergileri yer alıyor; 26 Ekim’e kadar devam edecek ve mutlaka görülmeli.
Frieze Sculpture’ın küratörü Fatoş Üstek, 15 Eylül’deki açılışta yaptığı konuşmayla büyük beğeni topladı. Onu Regent’s Park’ta dinlemek büyük keyifti. İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde matematik okuduktan sonra Londra’da Goldsmiths College’da çağdaş sanat üzerine master yaparak Frieze Sculpture gibi prestijli bir konuma gelmek kolay değil. Fatoş ile üç yıl önce tanışmıştım; mütevazılığı ve çalışkanlığı beni hep etkilemiştir.
Fatoş Üstek
Geçen yıl Türkiye’den İnci Eviner’in eseri Frieze Sculpture’da yer almıştı. Bu yıl ise Galeri Nev İstanbul sanatçısı Burçak Bingöl, Unit Terrenum Rosa adlı eseriyle Londra’daki sanatseverlerle buluşuyor. Kapadokya ve Regent’s Park topraklarının karıştığı bir metreküplük blok; Beyoğlu’ndaki İngiliz Konsolosluğu ve Galata Mevlevihanesi’nden toplanan güllerle kültürel katmanları birleştiriyor. Bu hafta Bingöl, ICA’de Fatoş Üstek ile bir konuşma gerçekleştirecek.
Önümde Londra’da geçireceğim dolu dolu 15 gün var. Amacım olabildiğince çok galeri ve sanat mekânını keşfetmek. Ve elbette aralarda şehrin lezzet duraklarını da ihmal etmiyorum. Notting Hill’deki Canteen Restoranı favorilerimden — İtalyan mutfağı, rezervasyon gerektirmeyen samimi bir ortam. Golborne Road civarında yer alıyor. Bir zamanlar popüler olan The Counter da aynı bölgede, ama eski enerjisini kaybetmiş gibi.
Canteen Restoranı
Londra’da sanatın, mekânın ve gündelik hayatın birbirine bu kadar zarifçe karıştığı başka bir şehir var mı bilmiyorum. Her seferinde yeniden burada yaşamaktan ilham alıyorum.


