Sabahın ilk saatleriydi. Üyeler için ayrılan sırada ilk olmanın gururuyla National Portrait Gallery’nin kapısından koşarak girdim. Sergiyi tek başıma, etrafımda kalabalık olmadan gezmek benim için önemli; çünkü ancak öyle o duvar yazılarını gerçekten okuyabiliyorum. Ve şunu fark ettim salonda dolaşırken: sergiyi asıl yöneten, baktığımız fotoğraflar ya da tablolar değil — o kürasyon metinleri. Küratörün gözünden ortaya çıkan bir Marilyn Monroe var orada; anlatım dili, tarihi kronolojiyle, fotoğrafçı fotoğrafçı, dakikalarca okuyup izlerken beni derinden etkiledi.
Salonda dolaşırken en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de ziyaretçilerdi aslında. Genç kızlar, yaşlı kadınlar, tek başına gelenler, çiftler — Marilyn’i görmeye gelen bu kadar farklı yaştan insanı bir arada izlemek enteresandı. Sanki yüz yıl önce doğmuş bir kadın, hâlâ her kuşaktan birini kendine çekebiliyordu.
“A Portrait” sergisi, Marilyn’in doğumunun yüzüncü yılını anmak için kurulmuş; ama beni asıl etkileyen, o fotoğrafları çeken adamların — ve o birkaç cesur kadının — onun hakkında yazdıkları birkaç cümlelik notlardı. Her biri aynı kelimeye geri dönüyordu sanki:
Büyü
Ne kadar çok çekilirse çekilsin tükenmeyen, ne kadar çok bakılırsa bakılsın eskimeyen bir büyü.
Beni asıl derinden etkileyen de buydu: Fotoğrafı çeken de, çekilen de, birbiriyle bir bağ kuruyor — ve o bağ, ikisinin de içinde daha önce görünmeyen bir şeyi ortaya çıkarıyor. Marilyn’in her fotoğrafçıyla kurduğu ilişki farklıydı; kiminde bir kız kardeşlik, kiminde bir güven, kiminde neredeyse bir terapi ilişkisi vardı. Her defasında ortaya biraz daha farklı, biraz daha gerçek bir Marilyn çıkıyordu — sanki objektifin karşısına geçtiğinde kendini yeniden keşfediyormuş gibi. Onu oyuncu ya da ikon olarak değil, karşısına geçenlerin gözünden okumaya karar verdim bu yazıda.
Bir genç kızın ilk objektifleri
Norma Jeane, henüz on dokuzunda bile değilken, fotoğrafçı André de Dienes ile tanışıyor. De Dienes onu ilk gördüğü anı hiç unutmuyor: “Sanki bir mucize olmuştu bana. Bir melek gibiydi.” Aralarında kısa bir aşk da yaşanıyor; ıssız plajlarda, çöllerde birlikte dolaşıyorlar. Bir seride ona ordu battaniyesine sarılı halde “neşe”, “keder”, hatta “ölüm” gibi duyguları canlandırtıyor — battaniyeyi başının üstüne çekerek yorumluyor ölümü. Bu fotoğrafları o dönem hiç yayımlamıyor de Dienes; Marilyn, film kariyeri için inşa ettiği parıltılı imajla uyuşmadığını düşünüp özellikle istiyor bunu. Genç bir kadının, henüz yıldız olmadan önce bile kendi imgesi üzerinde ne kadar bilinçli olduğunu gösteren küçük ama çok kıymetli bir detay bu.
Marilyn Monroe (henüz Norma Jeane iken) — Fotoğraf: André de Dienes, 1945
1949’da, işsiz ve parasız olduğu bir dönemde, fotoğrafçı Tom Kelley’ye 50 dolar karşılığında çıplak poz veriyor. O sırada henüz kimsenin tanımadığı genç bir oyuncu; paraya ihtiyacı var. Yıllar sonra fotoğrafların Marilyn Monroe’ya ait olduğu ortaya çıktığında kariyerini bitirebilecek bir skandal patlak veriyor. Ama Marilyn bunu tersine çevirmeyi başarıyor; utanmayı reddederek, kendi gerçeğinin arkasında durarak çıkıyor krizden.
“Kendimi alınıp satılan bir şey gibi görmüyorum ama eminim birçok insan öyle görmüştür.”
Bu cümleyi okuduğumda içimde bir şey sızladı. Çünkü Marilyn krizi öyle bir olgunlukla, öyle bir zarafetle yönetiyor ki — paraya çok ihtiyacı olduğu bir dönemde verdiği o pozlar, yıllar sonra Playboy’un doğuşuna eşlik eden görüntülerden biri oluyor. Aynı fotoğraflar, Marilyn’in izni ya da bilgisi olmadan, yeni doğan Playboy dergisinin ilk sayısına giriyor.
Ve o an anlıyorsunuz ki, bu kadar güçlü, bu kadar akıllı, bu kadar sevilen bir kadın bile, erkeklerin kurduğu bir dünyada kendi görüntüsü üzerindeki hakkını hiçbir zaman tam olarak elinde tutamamış. O dünyanın içinde aslında hep biraz yalnız kalmış.
“Golden Dreams” — Fotoğraf: Tom Kelley, 1949
Kendi imajını inşa ettiği yıllar
Philippe Halsman, onun kamerayla kurduğu içgüdüsel ilişkiden çok etkileniyor: “Fotoğrafladığım hiçbir oyuncu bu objektifi onun kadar iyi baştan çıkarmayı bilmiyordu.” Birlikteliklerinin doruğu, 1959’daki neşeli “zıplama” serisi oluyor — Marilyn’in havada, kollarını açmış, saf bir çocuk gibi gülümsediği o fotoğraflar.
Marilyn Monroe egzersiz yaparken — Fotoğraf: Philippe Halsman, 1952
Marilyn Monroe, “Jump” serisi — Fotoğraf: Philippe Halsman, 1959
Milton H. Greene ile kurduğu dostluk ise çok daha stratejik bir yere gidiyor. Greene, onun sadece bir yüz değil bir sanatçı olma hırsını destekliyor; birlikte kendi yapım şirketlerini kuruyorlar. Elli fotoğraf oturumu boyunca kostüm ve performansla Marilyn’in canlandırmak istediği rolleri âdeta prova ediyorlar. “Onu fotoğraflamayı dört gözle bekliyordum,” diyor Greene, “bu herhangi bir fotoğrafçı için bir ayrıcalık olurdu.”
Marilyn Monroe, “French Peasant” serisi — Fotoğraf: Milton H. Greene, 1954
Sam Shaw ile dostlukları çok daha derin bir yere gidiyor; onu New York’un kültürel hayatına tanıştırıyor. “Marilyn’le olan aşk, kamera karşısında poz vermek değildi,” diyor Shaw. “Onun sevgisi izleyicisine, halkınaydı — halkını herhangi bir insandan daha çok seviyordu.” Shaw’ın sokaklardaki, kocası Arthur Miller ile birlikte olduğu kareleri, onu doğal ve korumasız anlarında yakalıyor. Ama aynı Shaw, 1954’te o meşhur metro ızgarası sahnesini de çekiyor — gece yarısı, yüzlerce hayranın önünde saatlerce tekrarlanan o sahneyi.
Marilyn Monroe, Central Park — Fotoğraf: Sam Shaw, 1957
Bir kadına bakan bir başka kadın
Marilyn’i profesyonel olarak fotoğraflayan az sayıda kadından biri olan Eve Arnold ile New York’ta bir partide tanışıyorlar. Marilyn ona meydan okurcasına soruyor: “Marlene Dietrich’le bu kadar iyi çekebiliyorsan, benimle neler yapabileceğini hayal edebiliyor musun?” Aralarındaki güven derinleşiyor; bir gün onu bir çocuk parkında James Joyce’un Ulysses’ini okurken fotoğraflıyor. Birlikte olduğu bir aile, Marilyn için şöyle diyor: “Her şeyden önce entelektüel bir insandı. Ama o dönem insanlar bunu fark etmiyordu, çünkü güzelliği göz kamaştırıyordu.” Arnold yıllar sonra şunu yazacak: “Fotoğrafçıyı ve fotoğraf makinesini bu kadar doğal bir yetenekle kullanan kimseyi tanımadım hiç.”
Marilyn Monroe, Chicago havalimanı tuvaletinde — Fotoğraf: Eve Arnold, 1955
Marilyn Monroe, The Misfits çekimleri sırasında — Fotoğraf: Eve Arnold, 1960
1956’da New York’ta Cecil Beaton’ın karşısına geçiyor. Beaton onu izlerken şaşkınlıkla yazıyor: “Zıplıyor, keyifle çığlık atıyor, kanepeye fırlıyor. Bir çiçek sapını ağzına alıyor, sanki sigaraymış gibi bir papatyayı tüttürüyor. Sanatsız, doğaçlama, coşkulu, bulaşıcı derecede neşeli bir performans.” Marilyn, bu çekimlere eşlik eden yazının el yazısı kopyasını hep yanında taşıyor.
Marilyn Monroe, Ambassador Hotel, New York — Fotoğraf: Cecil Beaton, 22 Şubat 1956
Marilyn Monroe, Ambassador Hotel, New York — Fotoğraf: Cecil Beaton, 22 Şubat 1956
Son fotoğraflar
George Barris, onu ilk kez 1954’te fotoğraflamış; sekiz yıl sonra, 1962 yazında, hayatının son büyük fotoğraf projesinde yeniden yanında. Santa Monica plajında çekiyorlar — Marilyn’in çocukluğunun en mutlu anılarını çağrıştıran bir yer. Fotoğrafları titizlikle inceliyor, beğendiği bir tanesi için şöyle diyor: “İşte gerçek ben, çillerimle birlikte.”
Günün sonunda hava soğumaya başladığında Barris ona “Bu son kare” diyor. Marilyn, “Tamam George,” diye cevap veriyor, “bu sadece senin için.” Öne eğilip kameraya bir öpücük gönderiyor. Bu, Barris’in ona çektiği son fotoğraf oluyor. Birkaç hafta sonra Marilyn hayatını kaybediyor.
Marilyn Monroe, Santa Monica Beach — Fotoğraf: George Barris, 1962
Sergide bu fotoğrafın önünde uzun süre durdum. O öpücüğün, aslında bilmeden söylenmiş bir vedanın kaydı olduğunu düşünmek insanı ürpertiyor. Bir sanatçının, henüz ne olacağını bilmeden, bir dostuna en son kez baktığı an — fotoğrafın büyüsü belki de tam olarak burada: zamanın içindeki o farkında olunmayan eşiklerde. Barris, Marilyn’in ölümünden derinden etkilenip Paris’e taşınıyor. Yıllar sonra yazdığı kitabı şöyle ithaf ediyor: “Kalplerimizde sonsuza dek yaşayacak, nazik, kırılgan Marilyn’e. Dostluğun için teşekkürler.”
Objektifin ardında kalan
Marilyn Monroe, Grand Army Plaza, New York — Fotoğraf: Sam Shaw, 1957
Sergideki bir panonun üstünde, Marilyn’in kendi sesinden bir cümle vardı: “Fame is like caviar. It’s good to have caviar, but if you had it every damn day, it’s too much caviar.” Şöhret havyar gibidir, demiş — güzeldir ama her gün yersen fazla gelir. Bir kadın bunu söylerken, aslında objektifin karşısında bir ömür boyu durmanın bedelini de anlatıyordu.
Galeriden çıktığımda Londra’nın havası kaynıyordu — o gün otuz altı derece sıcaktı. Buz gibi, klimalı bir ortamdan çıkıp o kavurucu sıcağa karışırken, başka bir gerçekliğe geçiş yapmış gibi hissettim aniden. Başka bir randevuma, doktoruma yetişmek için dışarıda koşuştururken bütün bunları düşünüyordum: Bir gerçeklikten çıkıp bir başka gerçekliğe nasıl da hızla geçiyoruz hepimiz.
Marilyn her fotoğrafçıya farklı bir yüzünü göstermiş — kimine kırılgan bir genç kız, kimine kendi imajını inşa eden bir stratejist, kimine entelektüel bir kadın, kimine de son bir öpücük gönderen bir dost. Ve ben o sıcak öğleden sonra sokakta koşarken fark ettim ki, biz de öyleyiz aslında. Ben de arkadaşlarıma başka, dostlarıma başka, iş hayatımdaki insanlara bambaşka bir kimlikle görünüyorum — her ilişki, içimde biraz farklı bir beni yaratıyor. Hepimiz, geride bıraktığımız izlerle, karşımızdaki her “objektife” göre değişen bir yüz gösteriyoruz dünyaya. Ve düşününce insan önce ürperiyor: Hangisi gerçek ben? Ama sonra anlıyorsun ki soru yanlış — hepsi gerçek. Anneme başka, sevdiğim adama başka, kalemime başka bir kadınım ben; ama hepsi aynı özün farklı yansımaları, hiçbiri sahte değil.
İşte bunu düşünerek koştum o gün, randevudan randevuya, bir hayattan bir başka hayata; Marilyn’in yüz yıl önce bıraktığı izlerin bugün hâlâ bu kadar canlı olmasının sırrı da belki tam burada saklı — o da bize, kendi çok yüzlülüğümüzü, kendi çokluğumuzu hatırlatıyor. Günü öyle bitirdim: koşar adımlarla, içimde taşıdığım bütün o farklı Zuhal’lerle birlikte, hepsinin gerçek olduğunu bilerek.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


