Londra'da bir sergiye gitmeden önce içime düşen o küçük heyecanı çok seviyorum. Söz konusu V&A olunca bu his biraz daha büyüyor. Hem binayı seviyorum hem de sergilerin kurgulanma biçimini — sadece objelere bakmazsınız orada, bir hikâyenin içine gömülürsünüz.
Son on yılda V&A'da gezdiğim sergileri hızla düşündüm: Dior, DIVA, Chanel, Marie Antoinette, Cartier… Her biri beni başka bir yerden yakaladı. Dior'da modanın rüya kurma gücünü düşündüm. Chanel'de sadeliğin nasıl güçlü bir dile dönüşebildiğini gördüm. Cartier'de ise imparatorlara, krallara, kraliçelere uzanan mücevherlere bakarken farklı bir şey geçti aklımdan — tarihte bazı güç ilişkilerinin ve paranın kaynağının nasıl değişmediğini, Fransızların bunu bir mücevher markası üzerinden ne büyük bir zarafetle yönettiğini izlemek çok enteresandı.
Ama Schiaparelli: Fashion Becomes Art'tan çıktığımda bende kalan his biraz farklıydı.
* * *
Doğrusunu söyleyeyim, sergiye gitmeden önce Elsa Schiaparelli hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Adını biliyordum, Salvador Dalí ile çalıştığını duymuştum — o kadar. Ayşe ile birlikte ilk salonlara girdiğimizde "Burada başka bir şey var" diye düşündüm. Tek kelimeyle muazzamdı.
Elsa Schiaparelli
Eve gelince kendime sordum: Bu sergi beni neden bu kadar etkiledi?
Cevabı okudukça, baktıkça, not aldıkça biraz daha netleşti. Bu sadece bir moda sergisi değildi. Bir elbisenin yalnızca giyilecek bir şey değil — düşündüren, güldüren, şaşırtan, hatta meydan okuyan bir fikir olabileceğini gösteriyordu.
V&A'nın moda sergilerini bu kadar güçlü yapmasının sebebini de merak edip araştırınca çok hoşuma giden bir şey öğrendim. V&A kendini sadece bir sanat müzesi olarak değil, sanat, tasarım ve performansın kesiştiği bir yer olarak konumlandırıyor. Moda da tam bu kesişimin ortasında duruyor — kumaş var, zanaat var, beden var, dönem ruhu var, sınıf var, arzu var, sahne var, kimlik var. Bu yüzden V&A'da moda "güzel kıyafetler" olarak değil, bir dönemin ruhunu ve hayal gücünü taşıyan bir dil olarak anlatılıyor.
Schiaparelli sergisinde beni en çok yakalayan şey de buydu.

* * *
O salonda sadece elbiselere bakmadım. Modanın sanatla nasıl yan yana durduğunu gördüm. Bir ayakkabının şapkaya dönüşebildiği, bir parfüm şişesinin kadın bedeninden ilham alabildiği, askeri üniformaların altın örgüsünün gece elbisesine taşınabildiği bir dünya… Ve bütün bunların arkasında, hiçbir formal moda eğitimi almadan yola çıkmış ama sezgisi, cesareti ve sanatçılarla kurduğu dostluklarla kendi dilini yaratmış bir kadın: Elsa Schiaparelli.
Tabii merak ettim: Kimdi bu kadın?
1890'da Roma'da aristokrat ve akademisyen bir ailenin içine doğmuş. Babası üniversitede dekan, annesi Medici soyundan. Ama Elsa bu kalıplara sığmamış. Daha genç yaşında şiirler yazmaya başlamış, ailesi bu sıra dışılıktan pek hoşlanmamış. Babasının uygun gördüğü evliliği reddetmiş; 23 yaşında Roma'yı terk edip Londra'ya taşınmış. Birkaç gün içinde tanıştığı bir kontla evlenmiş — yine 23 yaşında. Sonra New York, sonra bir bebek, sonra ayrılık. Yabancı bir şehirde, parasız, kucağında çocuğuyla ayakta kalma çabası. Ardından Paris. Ve hayatı boyunca bir daha evlenmemiş.
Bence burada Elsa'yı biraz daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Seçkin bir ailenin içinden çıkıyor ama o seçkinliğin hazır yolunu izlemiyor. Hayatının ilk büyük kararlarında hep bir "hayır" var: Ailesinin beklentilerine hayır, uygun görülen evliliğe hayır, kadınlardan beklenen itaatkâr role hayır. Sonra da modanın yalnızca giyilebilir ve "makul" olması gerektiği fikrine hayır.
Belki de bu yüzden sanatçılarla kurduğu bağ bu kadar doğal geliyor. Aristokrat ve entelektüel bir aileden gelmesi ona belli çevrelere girme kolaylığı sağlamıştı; ama asıl kapıyı New York yolculuğunda tanıştığı Gaby Picabia açmış. Dadaist ressam Francis Picabia'nın eşi olan Gaby sayesinde Man Ray ve Marcel Duchamp gibi isimlerle tanışmış. Sonrası Paris: Dalí, Cocteau, Giacometti, Picasso. Onu farklı kılan ise bu sanatçıların çevresinde sadece bulunan biri olmaması — onların hayal gücünü kıyafete, düğmeye, broşa, aksesuara çevirebilecek bir ortak dile sahip olması.

* * *
Schiaparelli hiçbir formal moda eğitimi almadan başladığı bu işi 1927'den sonra kısa sürede büyütmüş; on yıl içinde 400 kişilik bir atölyeye dönüştürmüş. Ama asıl etkileyici olan bu rakam değil. Asıl etkileyici olan, sanatçıları doğrudan kıyafetlerin, aksesuarların, düğmelerin, broşların içine davet etmesi.
Sergide bir noktada düğmelere bakarken durdum. Çünkü Schiaparelli'de düğme sadece düğme değil — neredeyse başlı başına bir heykel, küçük bir sanat nesnesi. Giacometti'nin onun için broşlar ve düğmeler tasarladığını okuyunca sergide hissettiğim şey daha da yerine oturdu. Fermuarın haute couture'de saklanması gerekirken onu görünür bir tasarım unsuruna dönüştürmesi de aynı zihniyetten geliyor — işlevsel bir parçayı bile estetik bir tavra çevirmek.
Dalí ile birlikte yarattığı Lobster Dress, Shoe Hat, Skeleton Dress ise bu yaklaşımın en bilinen örnekleri. Ayakkabının şapkaya, iskeletin elbiseye, ıstakozun kumaşa dönüşmesi… Bunlar yalnızca "farklı" tasarım fikirleri değil; gündelik aklın kolay kolay kuramayacağı imgeler. Belki de bu yüzden bugün hâlâ baktığınızda taze, şaşırtıcı ve çağdaş duruyorlar.
Sergide bir anda Lady Gaga'nın sahne kıyafetlerini düşündüm. Sonra Jean Paul Gaultier geldi aklıma — kadın bedenini şişeye, forma, ikona dönüştüren o parfüm şişeleri. Ardından Madonna, Vivienne Westwood, punk ruhu, bedeni neredeyse politik bir alana çeviren korseler… Hatta doğrudan belgelenmiş bir etki zinciri olmasa da, Isabel Marant'ın bazı yapısal cesaretlerinde bile uzaktan bir Schiaparelli akrabalığı hissettim.
Eve gelince şunu fark ettim: Bu çağrışımlar yalnızca bana ait değilmiş. Moda tarihçileri de Schiaparelli'den Gaultier'ye, Westwood'a, Lady Gaga'nın teatral görsel diline uzanan bir etki zincirinden söz ediyor. Yani gözümün gördüğü şey büsbütün hayal ürünü değildi; moda tarihinin içinde gerçekten dolaşan bir izdi.
Sanatın, modanın, edebiyatın en heyecan verici taraflarından biri de bu bence. Hiçbir şey bütünüyle yoktan var olmuyor. Bir imge, bir form, bir jest, bir dönemden diğerine taşınıyor. Bazen bir ressamın tuvalinden bir elbiseye geçiyor. Bazen bir kadının cesareti, kendinden çok sonra gelen başka kadınların bedeninde yeniden beliriyor. Bir sergide bu izleri yakalamaktan büyük keyif alıyorum — çünkü aslında o ana kadar gördüğünüz, okuduğunuz, sevdiğiniz ne varsa birden karşınıza çıkıyor. Yalnızca sergiyi gezmiyorsunuz, kendi belleğinizle de karşılaşıyorsunuz.

* * *
Schiaparelli'yi anlatırken Coco Chanel'den söz etmemek mümkün değil. Çünkü ikisi yalnızca aynı dönemde sahnedeydiler değil — adeta iki ayrı kadınlık, iki ayrı estetik, iki ayrı hayat felsefesini temsil ediyorlardı.
Chanel modaya başka bir yerden bakıyordu. Daha sade, daha pratik, daha rafine. Kadını korselerden, ağır süslerden, abartılı formlardan çıkarıp modern hayatın içine taşıdı. Ben Chanel'i moda tarihinde gerçekten büyük ve önemli bir figür olarak görüyorum. Schiaparelli ise bambaşka bir yerde duruyordu — onun için moda yalnızca giyinmek değildi; şaşırtmak, düşündürmek, bazen rahatsız etmek, bazen güldürmek, bazen de gerçeküstü bir imgeyi bedenin üzerinde taşımaktı. "Moda bir meslek değil, sanattır" diyen bir kadından söz ediyoruz.
Bu yüzden aralarındaki rekabet de yalnızca ticari değildi. Biraz estetikti, biraz sınıfsaldı, biraz da kişiseldi. Chanel'in Schiaparelli için "kıyafet yapan İtalyan sanatçı" dediğini, Schiaparelli'nin de Chanel'e "kasvetli küçük burjuva" diye karşılık verdiğini okudum. Bu cümleleri okurken moda tarihinin dedikodu tarafının da ne kadar keyifli olduğunu bir kez daha düşündüm — bir noktadan sonra yalnızca elbiseleri değil, o elbiselerin arkasındaki egoları, kıskançlıkları, hırsları da okumaya başlıyorsunuz.
Ama "kasvetli küçük burjuva" aslında tesadüfi bir hakaret değil. Chanel köklü bir aristokrat aileden gelmiyordu; yoksul, mütevazı bir kökenden çıkmıştı. Tasarımlarını satın alan kitle ise tam anlamıyla yükselen burjuva sınıfıydı — modern, çalışkan, pratik hayatlar yaşayan kadınlar. Chanel onlar için tasarlıyordu, onların beğenisini şekillendiriyordu. Schiaparelli'nin "kasvetli" nitelendirmesi de tam buraya oturuyor: sadece bir sınıf göndermesi değil, aynı zamanda estetik bir yargı. Sadelik, işlevsellik, giyilebilirlik — bunlar Chanel'in erdemleri, ama Schiaparelli için sıkıcılığın ta kendisi. Yani o iki kelimede aslında her şey var: sen ne aristokrat ruhundan geliyor ne de gerçek bir sanatçı cesaretiyle tasarım yapıyorsun. Ortadasın. Ve orta, Schiaparelli'nin gözünde, hiç iyi bir yer değil.
Hikâyenin sonu ise en az rekabetin kendisi kadar ironik. 1954'te Schiaparelli modaevini kapatmak zorunda kalıyor. Aynı yıl Chanel geri dönüyor. Biri sahneden çekilirken diğeri yeniden sahneye çıkıyor. Moda tarihi, iki kadının kaderini aynı yıl içinde birbirine ters yönde yazıyor.
Ama bazı markalar kapanınca bitmiyor. Bazı fikirler, kendi zamanlarında tam olarak anlaşılamasa da, başka bir dönemde yeniden nefes almaya başlıyor.

* * *
Schiaparelli'nin başına gelen de biraz bu. 2006'da Diego Della Valle markayı ve arşivini satın aldı. 2012'de yeniden canlandırıldı. Ama asıl dönüşüm 2019'da Amerikalı tasarımcı Daniel Roseberry'nin kreatif direktör olmasıyla geldi.
Roseberry'nin başarısı bence şurada: Schiaparelli mirasını nostaljik bir vitrin gibi kullanmıyor. Elsa'nın sürrealizmini, bedenle kurduğu ilişkiyi, altın detayları, anatomik formları, teatral abartıyı bugünün kırmızı halısına, bugünün pop kültürüne, bugünün ünlü kadınlarının bedenine taşıyor. Lady Gaga giyiyor, Bella Hadid giyiyor, Dua Lipa giyiyor. Beyoncé, Michelle Obama, Kim Kardashian, Jennifer Lopez, Tilda Swinton… Elsa'nın sorduğu "neden olmasın?" sorusunu bugünün diliyle yeniden soruyor.
Belki de bu yüzden V&A'daki sergide geçmişle bugün birbirinden kopuk durmuyor. 1930'lardan bir elbiseye bakarken birkaç adım sonra Dua Lipa'nın kırmızı halı kıyafetine geçiyorsunuz. Dalí'nin sürrealist hayal gücüyle Lady Gaga'nın sahne dili aynı hatta buluşuyor.
Ve insan şunu düşünüyor: Bazı yaratıcı fikirler gerçekten ölmez. Sadece doğru zamanı, doğru gözü, doğru yorumcuyu bekler.

* * *
Schiaparelli sergisinden çıkarken bende kalan duygu buydu. Moda bazen yalnızca ne giydiğimizi anlatmaz. Neye cesaret ettiğimizi, hangi imgeleri bedenimizde taşımak istediğimizi, güzelliği nerede aradığımızı da anlatır.
Elsa Schiaparelli'nin dünyasında güzellik kusursuzlukta değil — tuhaflıkta, cesarette, şaşırtmada, oyunda ve sanatla kurulan o beklenmedik ilişkide duruyor.
V&A'dan çıktığımda aklımda tek bir cümle vardı:
Moda geçiyor olabilir. Ama iyi fikirler, iyi imgeler ve gerçek yaratıcılık kalıyor.


