Kaan Sekban: Bu ülkede konuşmanın bir bedeli var; herkesin, hangi taraftan olursa olsun içeri alınma ihtimali var

Kaan Sekban: Bu ülkede konuşmanın bir bedeli var; herkesin, hangi taraftan olursa olsun içeri alınma ihtimali var

“Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına çok üzüldüm. Fakat şu daha üzücü: İzleyince %80'imiz “Eyvah!”dedik. Çünkü o kadar normalleştirdik. Deniz tabii ki çıkacak. Kamuoyunun çok büyük bir tepkisi var. Ve bence bu süreç Deniz’e yarayacak. Bir insanı özgürlüğünden men etmek korkunç bir şey. Ama Deniz buradan iki gösteri, üç kitap, beş podcast çıkarır. Çünkü çok zeki ve çok üretken”

Kaan Sekban: Bu ülkede konuşmanın bir bedeli var; herkesin, hangi taraftan olursa olsun içeri alınma ihtimali var
Fotoğraf: Öykü Özgören

Kaan Sekban son yılların yükselen komedyenlerinden. Bunu kentli orta sınıfı anlattığı mizahı ve seyircisiyle kurduğu yakın ilişki kadar, toplumsal konularda konuşmasına da borçlu. Çoğu ünlü ismin aksine siyaset hakkında susmuyor, videolar çekiyor, özellikle 19 Mart sürecinden beri aktif bir biçimde sözüyle var oluyor. Bunu da bir görev olarak görüyor. “Bizlerin görevi konuşarak, eleştirerek yön göstermek. Bir şakanın, örneğin Deniz Göktaş’ın yaptığı bir şakanın etkisi bir milletvekili konuşmasından bin kat daha fazla” diyor. Haliyle sessiz kalan ünlülere karşı tepkili. Bu röportajda uzun uzun okuyabilirsiniz.

Sekban, küçüklüğünden beri böyle olduğunu söylüyor. Hep “car car” konuşan bir çocuk; okulda öğretmenine, şirkette patronuna karşı ses çıkaran, “mini laik ataklar” geçiren bir insanmış. Babaannesi Türkiye’nin ilk kadın avukatlarından ve eski CHP Kadın Kolları Başkanı, büyükbabası albay emeklisi. Onlarla oturup meclis oturumlarını seyrederek büyümüş. Tanıma tam uyuyor gibi dursa da, kendisine “ulusalcı” denmesini sevmiyor. Tercihi “vatansever” kelimesi. Siyasete girmeyi, bir restoran açtığı ve sık sık gidip geldiği ABD’ye taşınmayı da düşünmüyor. “Her an herkesin içeri alınma ihtimali var” dese de kalbi burada, çok bağlı olduğu ailesi ve ülkenin kopamadığı kaosunda atıyor.

1 Ekim’de Kaan Sekban Saçmalar gösterisinin sonuncusunu yapacak, Youtube’daki Gömercin Kuşları programını büyütüyor ve şehirli dört arkadaşın hikayesini anlattığı bir dizi yazıyor. Gömercin’de işleri dizileri gömmek olduğu için, kendi dizisi nasıl karşılanacak çok emin değil. Ama orada da susmaya niyeti yok. Eleştirdikleri işlerin ekrana dönmemesinde etkileri olduğunu düşünüyor. 

Kaan’la hem çok güldüğüm, hem de açık sözlülüğüne ve kendine karşı dürüstlüğüne hayran olduğum bir sohbet yaptık. Yanında ikincisi olmayınca, ilkinin bir manası olmuyor çünkü. Deniz Göktaş’ın tutuklanmasından Ahbap skandalına, Cem Yılmaz’la yaşadığı polemikten son günlerde çok konuşulan komedinin sınırları konusuna, uzun yıllar kurumsal dünyada çalıştıktan sonra şov dünyasında şaşırdıklarından New York’ta kurduğu hayatına, merak edebileceğiniz her şeyi konuştuk. 

Fotoğraf: Öykü Özgören

- Daha dün New York’tan geldin. Orada bir restoranın var, sık sık gidip geliyorsun. Nasıl bir hayat kurdun New York’ta? 

Güzel bir hayatım var. Ama daha tam yerleşmedim. Evim yok. Gittiğimde Airbnb yapıyorum. Ama tabii ki ileriye dönük küçük stüdyo bir dairem olsun, yerleşik düzenim olsun istiyorum. Bir yıl oldu restoranı açalı. İnşallah bu ivmede giderse ve kâra geçip sürdürülebilir olursa öyle bir düzen kurmak istiyorum.

- Korkmadın mı ticarete girerken? “Kazık yerim, başıma bir şey gelir” diye? 

Tabi ki korkuyorsun ama ben artık insanları tanıyorum. Çok büyük bir para da koymadım. Bir yatırımcımız var, toplam dört ortağız. Herkes güçlü olduğu şeyi getirdi. Bir yerden kapital, bir yerden emek, benden de PR ve yaratıcılık geldi. Tabii benim yüzüm yeterli değil. Yüzüm Türklere hitap ediyor sadece. Ama benim kitlem artık oralı olmuş Türkler. Onlar Amerikan çevrelerini de getiriyorlar, o çok önemli. Çok uzun soluklu bir yarış bu. Kendini tam çevirmiyor ama çevirmeye çok yaklaştı. Ben de öğreniyorum.

- O1 vizesine başvurdun, daha çok sanatçıların başvurduğu bir yetenek vizesi bu. Ticaret dışında kendi mesleğini de Amerika’da yapmak mı istiyorsun? 

Evet O1 vizesini sadece stand up için değil daha geniş bir skalada alıp, zaten restoran için gidiyorken mesleğimle ilgili daha çok şey yapmak istiyorum. Komedi Club'larda çıkmak,  İngilizce komedimi geliştirmek istiyorum. Yazdığım kitabı hem Türkçe hem İngilizce yazıyorum.. Restoranı  da bir topluluk ve ilham mekanı olarak kodlamak istiyoruz. Önce yeme içmeyi oturtalım, sonrasında konuşmalar, performansların da olacağı bir yer olsun istiyoruz. 

- Ünlü isimlerin büyük bir kısmı yurt dışına yerleşiyor. Bir vatandaşlığı, oturum izni olmayan nerdeyse kalmadı. Bir yandan çok anlaşılır, ama bir yandan da bunun halkla aranda bir kopukluk yarattığını düşünüyor musun? 

Düşünmüyorum. Çünkü benim hiçbir zaman Amerika'ya gidip orada yaşamak gibi bir hayalim yok. İstanbul'u çok seviyorum. Bu sefer bir ay kaldım, o bile fazla geldi. Burayı çok özledim. Bir de çok kaoslu günlerdeyiz yine. Bir an önce buraya gelmek, o kaosun içine kendimi atmak istiyorum. O yüzden de İstanbul’da da bir restoran işine girdim. Burada da komedyenlik dışında bir bağlayıcı işim olsun istedim. Ben İstanbul’u hiçbir zaman terk etmem. Burada daha yapacak çok iş var. 

- Sen toplumsal konularda çok vokal bir insansın. Amerika’dan dönerken “Ya havaalanından alınırsam?” diye bir endişen oluyor mu?  

Öyle bir ihtimal herkes için var. Dediğim bir şeyden dolayı “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyorsun” diye çat diye gelebilirler. İşte görüyoruz. Deniz Göktaş'ı çat diye aldılar. Konuşmanın bir bedeli var. Bu ülkede bir şeyleri söylemenin bir bedeli var. Bu ülkede her zaman herkesin hangi taraftan olursa olsun içeri alınma ihtimali var. Birilerini rahatsız ettiğin zaman herhangi bir şekilde içeri alınabilirsin. 19 Mart döneminde herkes gibi ben de çok alevli alevli konuşuyordum. O sırada Amerika’daydım. Ekrem İmamoğlu'nun içeri alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp geldim. Ve havaalanından indiğim gibi eve bile uğramadan pijamalarımla Saraçhane'ye gittim. Havaalanında “Her an her şey olabilir. Çıkmadan tuvaletimi yapayım” diye düşündüm (gülüyor).  Yani her an her şey olabilir. Çok üstümüze geliyor artık her şey. Nefes alamayacak noktadayız. Ama ben yine de ülkemde olmak, burada zaman geçirmek istiyorum.

- Ailenle çok yakınsın, onlar da burada yaşıyor. O da bir faktördür mutlaka.  

Evet kendimi değil annemi, babamı düşünüyorum, bazen kendimi tuttuğumda onlar için tutuyorum. Çünkü yaşlılar. Çoğumuzun anne babası kalp, şeker, tansiyon hastası. Bak Beylikdüzü Belediye Başkanı hala içeride. Annesi can çekişiyor. “Benim çoluğum çocuğum var, o yüzden susuyorum” diyenler gibi olmak istemiyorum ama kendimi tuttuğum zaman onları düşünerek yapıyorum. Allah korusun onlara bir şey olursa hiç affetmem kendimi. 

- Deniz Göktaş tutuklandığı zaman Amerika'daydın. İlk tepkin, düşüncen ne oldu? 

Çok üzüldüm. Çıldırdım. Ben Deniz’in gösterisine beş sene önce falan gitmiştim ve çok etkilenmiştim. Hala sosyal medyamda duruyor, “Türkiye'de gittiğim en iyi stand up” demiştim. Çok takdir ettiğim birisi. Tutuklanması skandal bir şey. Çok üzücü. Fakat şu daha da üzücü: İzleyince %80'imiz “Eyvah!”demedik mi? “Eyvah” dememiz bence tutuklanması kadar korkunç bir şey. Çünkü o kadar normalleştirdik, o kadar bir beklentimiz oldu ki. Ekrem İmamoğlu tutuklanmadan önce de “Ekrem’i alacaklar” diye herkes konuşuyordu. Önce normalleştiriyorlar zaten, sonra aksiyona geçiyorlar. O yüzden çok üzüldüm. Deniz tabii ki çıkacak. Bu sürdürülebilir bir şey değil. Kamuoyunun çok büyük bir tepkisi var. Ve bence bu süreç Deniz’e yarayacak.  Daha da büyüdü ismi. Tabii ki keşke olmasaydı. Bir insanı özgürlüğünden men etmek korkunç bir şey. Ama Deniz buradan en az iki tane gösteri, üç tane kitap, beş tane podcast çıkarır. Çünkü çok zeki ve çok üretken bir çocuk.

Deniz Göktaş

- Ana akım komedyenlerin ses çıkarmaması epey tepki topladı. Sen Cem Yılmaz’la yaşadığın polemikten sonra “Kendini benden ve benim gibi yeni yetme isimlerden daha yüce gören sanatçılar da umarım bir gün bizim adaletsizlikler karşısında çıkardığımız sesin yüzde birinin çıkaracak cesarete sahip olur” diye bir story atmıştın. Bugün “büyük komedyen” dediğimiz isimlerin sessizliğini nasıl yorumluyorsun? 

O storyyi atmam yanlıştı benim açımdan. Onu dememeliydim. Ama çok üzülmüştüm. Ben tatildeydim o sırada. Cem Yılmaz’ın söylediklerini görünce  “Nasıl ya? Acaba yanlış mı görüyorum?” dedim. Farklı bir dilde ifade edebilirdim kırgınlığımı.  Bırak insanlar düşünsün onu. Ben söyleyince antipatik oluyor. Ama işte insanız, hepimize oluyor bunlar. Alevleniyoruz, söylüyoruz…

- O olay özelinde konuşmayalım. Genel olarak ünlü isimlerin sessizliğini neye bağlıyorsun?

 İnsan çok büyük bir şan şöhret içinde olunca bir fanusun içine giriyor. O fanus çok tehlikeli. Dışarıdan bakan herkese çok cazip gelen bir konfor alanı inşa ediyor. Bu konfor alanını tabii tek başlarına yapmıyorlar. Sadece sanatçılar değil, siyasetçileri de buna katabilirim. Siyasetçilerin çoğu neden halka uzak? Çünkü onlar da bir fanusun içindeler. Bu fanusu bu insanların şöhretinden, konumundan veya gücünden faydalanan birtakım yancılarla beraber inşa ediyorlar. Ağam, paşam, sen çok iyisin, en iyisini sen bilirsin, sen şöylesin, sen böylesin. Ve gerçeklikten kopuyorlar. O konfor alanının duvarları o kadar sağlam oluyor ki, bir toplumsal olay olduğundan veya bir olayın toplumda yarattığı infialden veya yarın öbür gün bu olayın kendilerine de zarar verebileceğinden bihaber oluyorlar. Ve hiçbir şeye herhangi bir ses çıkarma gereği görmüyorlar. “Ben mi kurtaracağım memleketi?” kisvesi altında o konfor alanını sağlamlaştırıyorlar. Ve sonunda topluma yabancılaşmış, topluma dair bir şey söyleyemeyen bir ünlüler güruhu oluşuyor. 

- Halk nezdinde bir yaptırımı, bir karşılığı oluyor mu konuşmamanın? 

Toplum teveccühü ile bir yerlere gelen insanların toplumun dertlerine sırt çevirme lüksü yoktur. Ama kimseyi de gözümüzde çok büyütmememiz lazım. Kendim de dahil, ünlülerden büyük beklentiler içine girmememiz lazım. Herkes konuşmalı. Bizde bir dayanışma ruhu yok. Birisinin konseri iptal ediliyor, başka şarkıcı elinde tuzlukla gidiyor konser vermeye. Mesela 19 Mart'ta bir çok isim boykot edildi, ama hepsinin konserleri, gösterileri dolu. Kimseye bir şey olmuyor. Bizde her şey çok çabuk unutuluyor. Bunu da gördükçe insanlar diyor ki “Ben niye konuşayım? Nasıl olsa 3 gün sonra unutulacak. Deniz (Göktaş) çıkacak örneğin ve 5 gün sonra benim suskunluğum unutulacak. 

- Neye bağlıyorsun bu unutkanlığı? Madem halkta ünlü isimlerin toplumsal olaylara ses çıkarması yönünde bir beklenti var, o zaman neden bunu yapmayanların peşinden gitmeye devam ediliyor?

Halk dediğimiz çok büyük bir kesim. Belki protesto eden, bunu bekleyen 500 bin kişi var ama öbür tarafta başka bir kesimde böyle bir beklenti yok.  “Konuşsa da olur, konuşmasa da olur” diyor. Hatta ünlülerin hiç bu konularda konuşmasını istemeyen bir kesim de var. AKP'li diyor ki “Herhangi bir konuda konuşmasın, Ekrem'in bağımsızlığıyla ilgili hiçbir şey söylemesin.” Ama neticede toplum hepimizin toplumu, ülke hepimizin ülkesi. Partizan olmaya, kimsenin adamı olmaya gerek yok. Evrensel kurallara uysak yeter. Bağımsızlık, insan hakları, düşünce özgürlüğü, kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri… Bu konularda hepimiz aynı yerde durmalıyız. Seçilmiş bir belediye başkanının evinden alınıp götürülmesinin yanlış olduğunu savunmak için CHP'li olmaya gerek yok. Deniz Göktaş'ın bir şakasından dolayı içeri alınmasının ne kadar korkunç bir şey olduğunu söylemek için ateist olmaya gerek yok. Bunlar hepimizi ilgilendiriyor. 

- “Ünlüleri gözünüzde çok büyütmemek lazım” dedin. Şu anda bir Haluk Levent vakası yaşanıyor. Herkesin çok “büyüttüğü” bir isimdi, çok güveniliyordu. Nasıl yorumluyorsun gelinen durumu? 

Haluk Levent olayı da buna bir örnek: Kimseyi kahramanlaştırmamak lazım.  Hiç kimsenin bir şeyin önüne geçmemesi lazım. Etkileşim delisi olmamak, bir konuyu iyice araştırmadan üstüne atlamamak lazım. Elbette farkındalık yaratmak önemli. Örneğin SMA’lı çocuklar konusunda kampanyalar yürüttüm, canlı yayınlar yaptım, ilaca erişimin sigorta kapsamına alınmasını sağlamak için. Güzel bir farkındalık yarattık. Ama ben merhamet pornosuna karşıyım. İyilik yapılacaksa kurumsallaşmış, güvenilir vakıf ve dernekler üzerinden gidilmesi gerekiyor. O vakıf ve derneklerde de bir kişinin öne çıkması çok tehlikeli. 

- Türkiye'de kurumsallaşma dediğimiz şey çok düşük.  Dolayısıyla kurumlara güven seviyesi de düşük. Güven endekslerinde kurumlar değil, ünlü isimler öne çıkıyor. Seda Sayan, Acun Ilıcalı, Haluk Levent…Bir vakıftan daha fazla güven yaratabiliyor. 

Bir kahraman istiyoruz. O isimler de sonra Tanrı sendromuna giriyorlar. Bana da zamanında takipçilerim “Haluk Levent'ten sonra Ahbap’ın başına sen geç” diyordu. Ahbap değil, hiçbir şeyin başına geçmem. Çok büyük bir sorumluluk. Ben de  Ahbap’ın müzisyenler için yaptığı bir konsere çıktım. İnsanlar iyi niyetle bağış da yapmış olabilir. Ahbap’a iyi niyetle destek olan insanların bunda hiçbir suçu yok. Haluk Levent olayı üstünden iktidara yaranmaya çalışılmasına da karşıyım. 

- Yaranmaktan kastın ne? “Biz biliyorduk” denmesini mi kastediyorsun? 

“Biz biliyorduk. İşte muhalefet çöktü, muhalefet Kılıçdaroğlu'ndan sonra ikinci darbeyi yedi” falan. “Sekülerizm bitti” yazmış bir tanesi. Pardon Haluk Levent ne zaman laikliğin kalesi oldu? Bunlar çok tehlikeli yorumlar. İnsanlar iyi niyetiyle Kızılay'a da, Ahbap'a da bağış yapar. Orada bir şey çıktığında üzülür, hayal kırıklığı yaşar, çok normal. Şimdi Haluk Levent olayı patladı. Peki Soma'nın hesabı soruldu mu? Çorlu tren katliamının hesabı soruldu mu? Duruyor hala onlar. Dolayısıyla biz devletten değil ama devleti yöneten kişilerden daha sorumlu davranmalarını istemeliyiz. Bunu istediğimiz zaman vatan haini olmakla suçlanmamalıyız. Değiliz zaten. Halkın sorumlu kıldığı insanlardan halk tabii ki hesap sormalı. Sadece sandıkta değil. Neden doğru yapmıyorsunuz bu işi? Neden doğru denetlemiyorsunuz Ahbab’ı? Bunları sormak zorundayız. İnsanlar her yıl “denetlendik, denetlendik” diyen bir adamın derneğine inanıp tabii ki destek olmuştur.

Fotoğraf: Öykü Özgören

- Biraz önce “uçaktan iner inmez Saraçhane'ye gittim” dedin.  Peki bu aktifliğin 19 Mart süreciyle mi başladı yoksa daha önce de hak arama mücadelelerinde olan bir insan mıydın? Mesela 1 Mayıs’a, Pride’a gider miydin, yürür müydün? 

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yürüyüşlerine katılırdım. O zamanlar tabii genciz, TGB vardı, Türkiye Gençlik Birliği. Sonradan biraz böyle başka başka amaçları olduğu ortaya çıktı, Perinçekçi falanmış sanırım. O zamanlar bilmiyorduk, onların yürüyüşlerine katılmıştım.  Ben ulusalcı kelimesini de sevmiyorum. Çünkü hep bunlar etiketler.

- Sana “ulusalcı” denmesini sevmiyor musun?

Ben vatansever olarak görüyorum kendimi. Vatansever kalmak istiyorum. Simgeler üstünden bir şeyleri kutsayan değil, gerçekten önce vatanını, memleketini, topraklarını, ve sonra bütün dünyayı, yaşadığım gezegeni seven birisi olarak anılmak isterim. Ben bir vatansever olarak elimden geldiğince vatanım için uğraşıyorum. Mesela lise birdeyken Time dergisi yüzyılın adamını seçiyordu. Ben Time dergisine yazılması gereken İngilizce metni hazırlayıp, lise okul okul gezip bırakmıştım,  “Bu metni Time’a gönderin” diye. Kendimce her zaman bir aktivistliğim vardı.

- Nereden geliyor bu? Ailenden mi? 

Çok Cumhuriyetçi ve Atatürkçü bir ailem var. Babaannem Türkiye'nin ilk kadın avukatlarından. CHP'nin eski Kadın Kolları Başkanı. Büyükbabam albay emeklisi. “Annem babam sokaklardaydı” diyemem ama küçükten beri hep siyasi konulara ilgisi olan, büyükbabamla, babaannemle oturup meclis oturumlarını seyreden bir çocuktum. 

- İlk gittiğin yürüyüş, protesto neydi mesela?

Çok güzel bir soru. Uğur Mumcu'nun cenazesine katılmıştım. Uğur Mumcu'nun tarikatlara karşı verdiği mücadele beni çok etkilemişti. 11 yaşındaydım. Hep Siyaset Meydanı'nı izleyen, oraya katılmak isteyen bir çocuktum. O zamandan beri de  minik laik ataklar geçirmeye devam ediyorum (gülüyor). 

- Biraz da önde olmayı, dikkat çekmeyi sevmenle mi alakalı acaba siyasete ilgin?  

Olabilir. Bankada çalışırken de çalışma saatleri ile ilgili öneriler yapardım. İlkokulda öğretmen herkese masa örtüsünü verirdi eve götürüp yıkaması için. Öğretmenin oğlu da bizim sınıftaydı. Ben gidip “Siz niye yıkamıyorsunuz sizin oğlunuz da bu sınıfta” demiştim. Annemin bize gelen bir arkadaşı vardı Muzaffer Teyze. Şey demiştim “Sen bizden daha zenginsin. Neden biz sana hiç gelmiyoruz?” Böyle car car bir halim vardı hep, yapı meselesi.

- 19 Mart’tan sonra  siyasete girmen yönünde teklifler geldi mi? Düşünür müsün aktif siyasete girmeyi? 

Teklif gelmedi ama çok söyleyen var hem partilerin içinden, hem dışından, “Girmelisin, mutlaka bir noktasında olmalısın” diye…Ben siyasete girmeyi düşünmüyorum. Çünkü siyasetin çok kirli olduğunu düşünüyorum. Diyeceksin ki o zaman “Biz girmezsek, sen girmezsen nasıl temizlenecek?” Ama halim yok (gülüyor). Dışarıdan konuşmaya, destek vermeye tabii ki devam ederim. Bence herkesin toplumda bir görevi olmalı. Bizlerin de görevi konuşarak, eleştirerek yön göstermek. O yüzden bir şakanın, örneğin Deniz Göktaş’ın yaptığı bir şakanın etkisi bir milletvekili konuşmasından bin kat daha fazla.

- Ben bir yazımda “punching up” kavramıyla ilgili yazdım. Yani komedinin toplumda ezilen, dezavantajlı kesimlere değil de erk sahiplerine yöneldiğinde komik olacağı, aşağı değil, yukarı vurulması gerektiği konusu. Cis hetero bir erkeğin translarla ilgili yaptığı bir şakaya veya kadın taciziyle ilgili yaptığı bir şakaya gülemiyoruz örneğin. Deniz Göktaş’ın mizahı da bence bu “yukarı doğru vurmanın” çok iyi bir örneği. Sen şakanın sınırlarını nerde çiziyorsun? 

Bence her şeyin, herkesin şakası yapılabilir. Şaka birisini aşağılamak demek değildir. Önemli olan şakayı nasıl yaptığın, nasıl kurduğundur. Ben dünyanın en Atatürkçü insanlarından bir tanesiyim ama Atatürk ile ilgili bir şaka yapabilirsin.

Öteki denilen, toplumun hak ettiği değeri görmemiş gruplarıyla ilgili şaka yaparkan bizim gibi ülkelerde iki kere düşünmek lazım. Sen bunu Amerika'da yapabilirsin. Çünkü Amerika'da belli haklar verilmiş. Eşcinseller evlenebiliyor, siyahlarla ilgili hala problemler var ama eşit haklara sahipler. Ama bizim gibi ülkelerde Alevilerle, Kürtlerle, eşcinsellerle, kadınlarla ilgili şaka yaparken dikkat etmek lazım. Yoksa her şey ile ilgili şaka yapabilirsin. Yapılmalı da zaten. Ama şakanın bir şeye hizmet etmesi lazım. Kuir birisine hakaret kelimesi kullanarak değil,  ne bileyim eşcinsellerin komik bir tarafı ile ilgili şaka yapabilirsin. 

Şakanın dengesini bulmak lazım. Birini ne böyle yardır yardır gömmek, ne de aşırı hassasiyetten suya sabuna dokunmamak. Usta komedyenlik orada ortaya çıkıyor. Benim sınırım yok. Neyi söylemek istiyorsam söylüyorum. Ama illa da çok ofansif, marjinal görünmek için de içimden gelmeyen bir şey söylemem. Gönül isterdi tabii ki kendi arkadaşlarımla yaptığım şakaları sahnede yapabiliyor olmayı.

- Ne durduruyor seni?

 Otosansür yapıyorsun. Sadece tutuklanma endişesi değil. Bizim ülkede herkes çok alıngan. Oysa insan kendiyle dalga geçtikçe büyür. Özgüven göstergesidir. Bir insanın inancı, milliyetçiliği, erkekliği, kadınlığı, anneliği, babalığı bu kadar kırılgan olmamalı. Mesela Deniz Göktaş Ekrem İmamoğlu ile ilgili de şaka yapıyor “İnşallah ÖSS'yi bu sefer kazanır” diyor. Adam hiç alınmamış. Çünkü suçsuz olduğundan emin. Özgüvenli bir şekilde “çok güldüm” diyor. 

- Daha muhafazakâr komedyenlerin de dini değerler üstüne şaka yaptığı, ama onların şakalarının herhangi bir soruşturma konusu olmadığı, çünkü sözkonusu olanın şakanın içeriği değil, onu yapan kişinin kimliği olduğu yönünde de bir eleştiri var. Katılıyor musun bu yoruma? 

Bizde zaten her şey öyle. Bizde sadece hukuk değil, düşünceler de adamına göre savunuluyor ve bunu her kesim yapıyor. İktidara daha yakın duran komedyenler eleştirilmiyor. Fikirler adamına göre değişiyor. Twitter'a gir bak sevdiği insanın yaptığı yanlışı asla görmez. Kendim de dahil hepimiz öyleyiz. Öyle olmamalı aslında. Doğru doğru, yanlış yanlış olmalı.  

- 1 Ekim'de Kaan Sekban Saçmalar’ın son gösterisini Zorlu PSM’de yapacaksın. Bilet satmaya başladın. “Burayı nasıl dolduracağım?” gibi bir endişen var mı? 

Biletlerin yarısı bitti, yarısı kaldı. Yapımcılığını da ben yapıyorum, menajerimle ortak. Reklam, sponsor almadan bunları yapmak gerçekten kolay değil ve her geçen gün zorlaşıyor. Geçen sene ben “Bu sene kültür sanat sezonunu çok büyük tehlikeler bekliyor. Hiç olmadığı kadar zor olacak” dedim ve bir sürü tiyatro cortladı. Büyük tiyatrolar kapandı, oyunlar iptal oldu. Ben de daha önceki senelere göre çok zorlandım. Bir denge yok artık. Öngöremiyorsun hiçbir şeyi. Ama çok şükür yine iyi bir sezon geçirdik. Hiç gösteri iptal etmedik. Hem alternatif çok, hem alım gücü çok düştü. Ben bilet fiyatlarımı düşük tutuyorum her keseye uygun bilet var. İnsanlar çok büyük bir ilgi gösterdiler. Harbiye’yi yıllarca doldurdular. Onlara çok minnettarım. 

- Bir de Gömercin Kuşları diye bir Youtube programınız var. Ayşe Balıbey ile dizileri epey sert bir şekilde, iki arkadaş TV karşısında makara yapar gibi yorumluyorsunuz. Üstelik sponsorsuz. Bir yandan da eleştirdiğiniz dünyada iş yapmak isteyen insanlarsınız. Ve burası kimsenin eleştirilmeye çok tahammülü olmayan bir sektör. Nasıl dengeliyorsunuz?  

Gömercin’i hiç sponsorsuz üç senedir yapıyoruz. Çok keyif alıyoruz. Bizim dekorumuzdaki buzdolabında “hak, hukuk, adalet” yazıyor. Bilmem hangi marka gelir ona?

Bu sektör kırılgan ve egosu çok yüksek insanlarla dolu bir sektör. Ama biz kimseye hakaret etmiyoruz. Şunu diyebiliyorum “Keşke bu dizide oynamadan üç ay bir oyunculuk eğitimi alsaydın!” . Ben de çok kötü oynarsam bir gün bana da desinler. Çok sinirleniyorum bu kadar kötü iş olmasına. Bir sürü iş için “Nasıl ikna oluyor insanlar, nasıl satılıyor?” diyorum. Dijital platformlar gelince süreler kısalacak, daha nitelikli işler çıkacak diye sevindik. Hiçbir şey çıkmadı ki. Birilerinin de bu eleştirileri yapması lazım. Bence çok önemli bir misyonu var Gömercin Kuşları’nın. Sekizinci Aile’nin ikinci sezonu yapılmadı mesela. Sadece film, dizi değil. Altın Kelebekleri gömdük. Altın Kelebek ilk kez bu sene yapılmıyor.

Gömercin Kuşları gösterisi 29 Temmuz Enka Açıkhava Tiyatrosu’nda, Kaan Sekban Saçmalar stand up 1 Ekim Zorlu PSM’de izlenebilir

- Gerçekten bir diziyi veya bir programı bitirecek gücünüz olduğunu düşünüyorsun musun? 

 %100 düşünüyorum. Gücümüz derken kendimi önemsemek anlamında değil. Etkisi olduğunu düşünüyorum ve biliyorum da zaten. Milyonlarca izlenen bir kanal değiliz ama izlemesi gereken herkesin izlediği bir kanalız. 

Bazen gömdüğümüz işlerde oynayan insanlarla aynı ortamda olabiliyoruz, o çok komik oluyor. Mesela geçenlerde bir tatil davetine gittik. Gömdüğümüz ne kadar iş varsa bütün oyuncuları ordaydı. Kuş Uçuşu, Enfes Bir Akşam, Bir Demet Tiyatro, hepsi karşımızda. Ama çok tatlılardı, üstüne konuştuk. Biz kimseye hakaret etmiyoruz. Bir dengeyi tutturabildiğimizi düşünüyorum.

- Bugüne kadar sana yapılan en asabını bozan eleştiri neydi? 

Yanlış bilgi içeren, iftira minvalinde olan şeyler canımı sıkıyor. “Buna kim gülüyor?” falan dediklerinde hiç sallamıyorum. Ama “torpilli” dediklerinde hoşuma gitmiyor.  Televizyonda torpilli olabilirsin de torpille nasıl bilet satacaksın?  Büyük bir kitlede karşılığım var. Sana hitap etmiyor olabilir, gülmeyebilirsin. Ama seyirciyi aşağılamalarına kızıyorum. “Keriz silkeliyor, buna ancak teyzeler güler.” Sanki teyzelerin gülmesi kötü bir şeymiş gibi. Eğer spesifik olarak 20-25 yaş arasındaki erkekleri güldürmüyorsan çok kötü mizah yapıyorsun gibi bir anlayış var. Her kesimden insan beni izliyor, gülüyor. İlk çıktığımda beyaz yakalılara hitap ediyordum, şimdi Gömercin’le birlikte beyaz yakalıların yanına çok genç bir kitle eklendi. Bu bizi çok mutlu ediyor. 

- Şimdi bir dizi yazıyorsun. “Ya beni de benim onları gömdüğüm gibi gömerlerse?” diye bir endişen var mı? Herkes ellerini ovuşturarak bekliyor mudur?

Tabii ki herkes bekliyor (gülüyor). Beklesinler ama çok güzel oluyor, yani ben çok eğleniyorum yazarken. İnşallah hakkıyla layık olduğu yeri bulur. Çok güzel bir İstanbul hikayesi ve İstanbul'u bence hiçbir dizide böyle görmedik. Tramvayı ile, metrosuyla, parkta TikTok çekeniyle, mahalleleriyle yaşayan bir İstanbul olacak. Bir kısmı bankada geçecek. Eskiden bankadan  arkadaş olan dört kişinin hikayesi. İsmi Şehirliler.

- Bir platforma satamazsan ne yapacaksın?

Youtube'a koyarım, bir yapımcı bulurum ya da daha düşük maliyetle kendim yaparım, bir sponsor bulurum. Mutlaka yapacağım bu diziyi.

- Senin bir storyin vardı yine bu Cem Yılmaz polemiği zamanı: “Şov dünyası bok gibi bir dünya arkadaşlar, normal hayatlarınızın kıymetini bilin” yazmıştın. En boktan tarafı neymiş? 

Çok samimiyetsiz bir dünya ve üne çok kapılıyor. Ancak sen popüler olduğunda ilgi gösterilen bir dünya. Kimsenin kimseye eyvallahı yok. Ünün kadar kıymetlisin, gündemde olduğun kadar kıymetlisin. Şimdi mesela ben bu diziyi yapayım Netflix'e vereyim, deli gibi izlensin, herkes diyecek ki “Biz biliyorduk!” Hiçbir şeyimi likelamayanlar bir anda her şeyi likelamaya başlayacak. O dünyayı da öyle kabul edip dramatize etmemek lazım. Kimsenin ünü arttı diye benim için değerli olmuyor veya ünü azaldı diye değersiz olmuyor. Çok sevdiğim birisi çok başarılı olursa gurur duyarım, alkışlarım ama onun yanında biraz daha gözükeyim diye  dizi setinde başrolün selfisine girmeye çalışan yan karakter gibi uğraşmam. 

- Seni bu dünyada en şoka sokan şey ne olmuştu?

Beni en şoka sokan şey çok gözümde büyüttüğüm insanların beş para etmez olduğunu anlamak oldu. İşimiz ne olursa olsun, gazeteci, yazar, oyuncu, komedyen, şarkıcı herkes bu şoku yaşamıştır. Bayıldığın insana bir gidiyorsun “Aa, bu ne ya? Bu hiç bana göre birisi değil” diyorsun. Orada bir Haluk Levent sendromu yaşıyorsun. Çok bayılıyorsun. Dışarıdan Allah'ım bu nasıl iyi bir adam, nasıl iyi bir kadın, nasıl kibar, nasıl medeni! Sonra bir rastlıyorsun; sana, veya bir insana korkunç bir muamele yapıyor. Ben mesela çok bayıldığım birisinin bir çalışanı öyle saçma bir şeyden kovduğuna, ekmeğinden ettiğine şahit oldum ki! Dedim “Bu da bunu yapıyorsa batsın bu dünya !” Ama dediğim gibi ben hiç o dünyanın büyüsüne kapılmadım.

- Nasıl tutabiliyorsun kendini? 

Benim arkadaş çevrem ve ailemle olan ilişkilerim çok şükür çok sağlıklı. Bence onun çok etkisi var. Ayakları yere basan bir hayattan da geldiğim için. Devlet okullarında okuyan, ondan sonra kendi çabasıyla çağrı merkezinden girip bir yere kadar yükselip kurumsal hayatı yaşayan, hep hayatın içinde kalan bir insanım. Ben bu işi 22-23 yaşında yapsaydım belki ben de havalanırdım hayatın içinden geldiğim için olmadı.

- Amerika'ya gidip gelmek, orada biraz daha rahat bir hayat yaşamak da etkili oluyor mu? 

Tabii olabilir. Ama ben hep böyleydim. Hayatın içinde olmayı çok seviyorum. Ajda Pekkan bir röportajında demişti ya “Ben hiç vapura binmedim. Bunun ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu biliyor musunuz?” diye. Millet “derdini seveyim” falan demişti ama aslında çok büyük bir dert. O da bir hapis, o da bir özgürlüğünün kısıtlanması. Ün en büyük hapislerden biri. Ün en görkemli ve en janjanlı hapistir (gülüyor). 

- Yine en başa döndük. Ünlülerin toplumsal mevzularda konuşmama sebeplerinden biri de bu mu? Maddi açıdan kaybedecekleri çok şey olduğunu düşünmeleri, o janjanlı dünyayı kaybetme korkusu? 

Hayır hiç katılmıyorum. Ne münasebet! 19 Mart'ta meydanları dolduran insanların suçu neydi? Bir maaşla geçinen biri, şirketin patronu görse mitingde işten kovacak. Onların kaybedecek şeyi çok daha fazla. Hatta o büyük büyük isimlerin çoğunun çifte vatandaşlığı da vardır, yani tırnak içinde kaçacak bir yerleri var. Neyden korkacaklar Allah aşkına? Bizlerin daha çok korkacak şeyi var. Şimdi ben içeride olsam, gelirim kesilse benim için büyük sıkıntı. 

Benim yurt dışında malım da, param da yok. Çok şükür yetiyor ama servetler içinde yüzmüyorum. Bence esas zenginlik 30 odalı evde, kocaman bir sırça köşkte yaşamak değil. Esas lüks sırça köşke çevrilmiş bir memleketin içinde, bir odalı bir evde yaşamak. Karnın tok bir şekilde istediğini yiyip içebilmek, gezip tozabilmek, istediğini konuşabilmektir.  Hayatın içinde kalmak çok daha büyük bir lüks. Ben hiçbir zaman sokakta yürüyemeyecek kadar ünlü olmak istemem, istesem bunu yapabilirdim. İki tane polemik yaparsın ne olacak ki? İşte bak Cem (Yılmaz) bana bir laf attı, bütün Türkiye konuştu. Ben istesem her gösteriden sonra ortaya bir demeç atarım, magazinde konuşulsun. Konuşuldukça ünleniyorsun.

- Neden sence Cem Yılmaz senin hakkında bu şekilde konuştu? 

Neden böyle bir şey yaptı, bilmiyorum. Onun adına bir şey söylemek istemiyorum. Benim gösterime çıktıktan o kadar zaman sonra niye böyle bir şey söyledi bilmiyorum. Herhalde başka bir kızgınlığı ve kırgınlığı var. Ben onu hep defalarca gösterisine gittiğim ve Türkiye'ye modern stand up’ı getiren insan olarak hatırlamak istiyorum. Onun dışında da ne söylemek isterse söylesin. 

İlgili İçerikler