Entegrasyon yoksa, bu kadar yıldır ne oluyor?

Entegrasyon yoksa, bu kadar yıldır ne oluyor?

Türkiye’deki mevzuat, geçici koruma altındaki Suriyelilere uzun dönem ikamet iznine geçebilecekleri açık bir yol sunmuyor. Vatandaşlık bazı Suriyeliler için mümkün oldu ama bu, öngörülebilir ve hak temelli bir geçiş mekanizmasına dönüşmedi ya da dönüştüyse de yetkililer bununla ilgili bize pek bilgi vermek istemedi. Buna karşılık eğitimde, sağlıkta, işgücü piyasasında ve gündelik yaşamda yıllardır devam eden başka bir süreç var. Kısacası, söylem geçicilik, hayat ise kalıcılık üretiyor

Entegrasyon yoksa, bu kadar yıldır ne oluyor?

Mayıs ayında bu köşede “Kalıcı çözümler mi, kalıcı bir yanılsama mı?” diye sormuştum. Uluslararası mülteci rejiminin üç klasik çözümünü —gönüllü geri dönüş, yerel entegrasyon ve yeniden yerleştirme— tartışırken vardığım sonuç pek iç açıcı değildi: Geri dönüş çoğu zaman mümkün değil, yeniden yerleştirme çok az kişiye ulaşabiliyor, yerel entegrasyon ise siyasi olarak giderek daha fazla istenmeyen bir seçenek haline geliyor. Dolayısıyla “kalıcı çözümler” sisteminde giderek kalıcılaşan şey, çözümlerin kendisinden çok belirsizlik demiştim.

Göç Araştırmaları Derneği’nin (GAR), Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye Temsilciliği desteğiyle hazırladığı Kalıcı Çözümler serisinin ikinci politika notu şimdi bu üçlüden belki de en az konuştuğumuz seçeneğe, yerel entegrasyona bakıyor. Kristen Sarah Biehl ve Ali Aliyev tarafından hazırlanan politika notunun Türkiye açısından ortaya koyduğu temel çelişki aslında tek cümlede özetlenebilir: Türkiye’de yerel entegrasyon hukuken yok ama fiilen var.

Suriyelilerin Türkiye’ye gelişinin üzerinden on beş yıl geçti. Bu süre içinde çocuklar burada doğdu, okula başladı, üniversiteden mezun oldu. İnsanlar iş kurdu, çalıştı, mahallelere yerleşti, Türkçe öğrendi, sosyal ve ekonomik ilişkiler geliştirdi. Sağlık ve eğitim sistemleri milyonlarca insanı kapsayacak şekilde yeniden düzenlendi. Belediyelerden sivil toplum örgütlerine, bakanlıklardan uluslararası kuruluşlara kadar çok sayıda kurum bu nüfusun gündelik hayatını Türkiye’de sürdürebilmesine yönelik programlar geliştirdi.

Bütün bunların adına ise uzun süre özellikle “entegrasyon” denmedi. Türkiye’nin tercih ettiği kavram “uyum” oldu. Bu sadece bir kelime tercihi değil. Çünkü nihayetinde “entegrasyon”, uluslararası mülteci hukukunda kalıcılığı çağrıştırıyor: Hakların genişlemesini, güvenli ikameti ve bazı durumlarda vatandaşlığa uzanan bir hukuki aidiyet sürecini.

Türkiye’nin Suriyeliler için oluşturduğu geçici koruma rejimi ise bunun tam tersine, adından başlayarak geçicilik üzerine kurulu. Sorun şu ki geçici olan statü, artık geçici olmayan bir hayatı düzenlemeye çalışıyor. Türkiye’deki mevzuat, geçici koruma altındaki Suriyelilere uzun dönem ikamet iznine geçebilecekleri açık bir yol sunmuyor. Vatandaşlık bazı Suriyeliler için mümkün oldu ama bu, öngörülebilir ve hak temelli bir geçiş mekanizmasına dönüşmedi ya da dönüştüyse de yetkililer bununla ilgili bize pek bilgi vermek istemedi.

Buna karşılık eğitimde, sağlıkta, işgücü piyasasında ve gündelik yaşamda yıllardır devam eden başka bir süreç var. Kısacası, söylem geçicilik, hayat ise kalıcılık üretiyor.

Belki de bugünkü tartışmanın başlangıç noktası tam olarak bu. Sonuçta entegrasyon, bir hükümetin bir sabah karar verip başlattığı bir proje değil. İnsanlar aynı şehirlerde uzun süre yaşadıklarında, çocuklar aynı okullara gittiğinde, aynı işgücü piyasasında çalıştığında, komşuluklar, ekonomik ilişkiler ve sosyal ağlar oluştuğunda zaten bir tür entegrasyon gerçekleşiyor. Asıl soru, bunun nasıl bir entegrasyon olduğu.

Güvenceli mi, güvencesiz mi? Eşit mi, sınıfsal mı? Kayıtlı mı, kayıtdışı mı? Haklara dayalı mı, yoksa her an değişebilecek idari kararlara mı bağlı? Politika notunun önemli tespitlerinden biri bu nokta.

Hukuki yolların sınırlı olması entegrasyonu engellemiyor, eşitsizleştiriyor. Maddi kaynakları, eğitimi ve sosyal ağları daha güçlü olan Suriyeliler kendileri için görece güvenli alanlar yaratabilirken, düşük gelirli kesimler çok daha fazla kayıtdışı çalışma, sömürü ve güvencesizlikle karşılaşıyor. Her zaman olduğu gibi özellikle kadınlar ve çocuklar bu belirsizliğin maliyetini daha ağır taşıyor.

Kayıtdışılık yalnızca Suriyelileri etkilemiyor. Düşük ücretle ve güvencesiz çalışan büyük bir nüfus, ev sahibi toplum açısından da “haksız rekabet” algısını besliyor. Böylece entegrasyonun gerçekleşmesine izin vermeyen sistem, bir yandan da kötü entegrasyonun yarattığı sorunları Suriyelilerin varlığına bağlıyor.

Bu noktada Türkiye’deki tartışmanın son yıllarda neredeyse tamamen geri dönüş üzerinden kurulmuş olması ayrıca önemli. Elbette Suriye’de Aralık 2024 sonrasında yaşanan siyasi değişim geri dönüş ihtimalini geçmişe kıyasla daha gerçekçi hale getirdi. Nitekim geri dönüşlerin arttığı da söyleniyor.

Ancak çatışmanın azalması ile güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir geri dönüş aynı şey değil. Bir insanın ülkesine dönüp orada hayatını yeniden kurabilmesi için yalnızca savaşın sona ermesi yetmiyor. Güvenlik gerekiyor. Konut gerekiyor. İş gerekiyor. Eğitim ve sağlık hizmetleri gerekiyor. Mülkiyet haklarının korunması gerekiyor. Çocukların geleceğine ilişkin bir güven duygusu gerekiyor.

Ayrıca, geri dönüş ile entegrasyonu birbirini dışlayan iki seçenek gibi düşünmek de yanlış. Bazı Suriyeliler dönecek. Bazıları Türkiye’de kalacak. Bazı ailelerin bir kısmı Suriye’de, bir kısmı Türkiye’de yaşayacak. Bazıları gidip koşulları görecek, sonra karar verecek. Gerçek hayat, politika belgelerindeki “ya kal ya dön” ikiliğinden çok daha karmaşık.

Bu nedenle yerel entegrasyonu konuşmak, “herkes Türkiye’de kalsın” demek değil. Kalacak olanların hangi koşullarda yaşayacağını konuşmak demek. Politika notunun çağrısı da bence esasen bu.

İlk adım, yıllardır mümkün olduğunca telaffuz etmemeye çalıştığımız yerel entegrasyonu yeniden meşru bir politika tartışmasının konusu yapmak. Ardından geçici koruma altında uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan insanlar için daha güvenli ve öngörülebilir bir hukuki statü yolunu şeffaf bir şekilde tartışmak. Resmi istihdama erişimin artırılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, belediyelere hem yetki hem kaynak sağlanması da konunun başka boyutları.

Neden şeffaflık diyorum? Çünkü politika Suriyeliler hakkında yapılırken Suriyelilerin kendilerinin, ev sahibi toplum hakkında yapılırken de o toplumun sürece dahil edilmesi gerekiyor.

Uluslararası toplumun rolünü de yeniden düşünmemiz gerekiyor. Avrupa Birliği başta olmak üzere uluslararası aktörler Türkiye’de eğitimden sağlığa, sosyal yardımdan belediye hizmetlerine kadar çok önemli kaynaklar sağladı. Fakat politika notunun işaret ettiği gibi, bu destek büyük ölçüde Türkiye’nin mevcut geçicilik çerçevesinin içinde kaldı.

“Dayanıklılık”, “kendi kendine yeterlik”, “sosyal uyum” gibi kavramlar yaygınlaşırken hukuki aidiyet meselesi büyük ölçüde gündemin dışında bırakıldı. Bu da bizi daha büyük bir soruya sürükledi: Bir insanı on beş yıl boyunca okula gönderebilir, çalıştırabilir, sağlık sistemine dahil edebilir, aynı mahallede yaşatabilir ama ona geleceğinin nerede olduğunu söylemeyebilirsiniz. Buna çözüm denebilir mi? Belki de yerel entegrasyon tartışmasının bugün bize söylediği en önemli şey bu: Geçicilik bir hukuki statü olabilir ama on beş yıl boyunca sürdüğünde artık bir politika değildir. Belirsizliğin kurumsallaşmış halidir.

Türkiye’de Suriyelilerin entegrasyonu çoktan başladı. Şimdi cevaplamamız gereken soru, bunun güvencesiz ve eşitsiz biçimde devam etmesine izin mi vereceğiz, yoksa toplumsal gerçekliği sonunda hukuki ve siyasi gerçeklikle buluşturacak mıyız?


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler