Bovary’den Hamlet’e, İMÇ’den Pera’ya; İstanbul Tiyatro Festivali’nin yeni dili: İstanbul kaç perde?

Bovary’den Hamlet’e, İMÇ’den Pera’ya; İstanbul Tiyatro Festivali’nin yeni dili: İstanbul kaç perde?

"Programlama yapmak tarafı için doğum gibi diyoruz biz hep. Çok sancılı, doğru işi buluncaya kadar pek çok şey izliyoruz. İnsan bir yandan böyle izlediği şeylere bir duygu da beslediği için acaba o da mı olsa bu da mı olsa, en iyi, en mükemmeli yaratmaya çalışıyor. Gerçekten doğum süreci gibi sancılı oluyor"

Bovary’den Hamlet’e, İMÇ’den Pera’ya; İstanbul Tiyatro Festivali’nin yeni dili: İstanbul kaç perde?
İstanbul Tiyatro Festivali Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar | Fotoğraf: Fatih Yılmaz

29. İstanbul Tiyatro Festivali, bu yıl altısı uluslararası olmak üzere toplam 16 oyun ve performansla, 20 Ekim-22 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşuyor. Küratöryel yaklaşımıyla her yıl farklı sanatsal bakış açılarını bir araya getiren festival, yalnızca seçkin yapımları değil, aynı zamanda izleyiciyle güçlü bir etkileşim kurabilen, güncel meselelerle bağ kuran eserleri merkeze alıyor. Yerli ve yabancı topluluklar arasındaki denge, tematik çeşitlilik ve sahneleme biçimlerindeki yenilik, programın en belirleyici unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

İstanbul Tiyatro Festivali Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar, tiyatrodan dansa, roman uyarlamalarından mekâna özgü işlere kadar uzanan bu geniş seçkinin nasıl şekillendiğini, programlama sürecinde hangi kriterlerin öne çıktığını ve izleyiciyle kurulan ilişkinin festivalin geleceğini nasıl biçimlendirdiğini T24’e anlattı.

TIKLAYIN | 29. İstanbul Tiyatro Festivali 20 Ekim'de başlayacak

İstanbul Tiyatro Festivali Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar | Fotoğraf: Salih Üstündağ

- Festival programında bu yıl altısı uluslararası toplam 16 oyun ve performans yer alıyor. Bu gösterileri belirlerken nasıl bir planlama süreci izliyorsunuz ve hangi kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

Bu sorunun yanıtı çok uzun ve kapsamlı aslında. Böyle, maddeler hâlinde sıralayabileceğimiz, "şimdi de bu yılda şunlara dikkat ettiğimiz" diyeceğimiz şablonik yanıtlarımız yok. Önce tabii ki bazı kriterlerimiz var. Uluslararası yapımlar tarafına baktığımızda, özellikle Avrupa menşeli yapımlar daha çok festival programımızda yer alıyor.

Belirli bir artistik kalitenin üzerindeki yapımlar olmasına dikkat ediyoruz ama aynı zamanda buraya geldiğinde, İstanbul izleyicisine, tiyatro festivali izleyicisine bir şey diyebilecek mi? Yani çünkü pek çok farklı güzel yapım var. Biz de izliyoruz, görüyoruz, takip ediyoruz festivallerde. Ama izleyiciyle olan entegrasyonu bizim açımızdan çok önemli. Konular bakımından olabilir, sahneleme biçimleri bakımından olabilir.

Biz, izleyicinin ne dediğini, ne düşündüğünü dert eden bir festivaliz. Dolayısıyla, o entegrasyonu önemsediğimiz için de nitelik ve izleyicinin ne diyeceğini düşündüğümüz uluslararası yapımlardan bir seçki oluyor tabii ki.

Tiyatro festivalinin hiçbir zaman bir teması olmadı ama küratöryel yapıya geçtikten sonra küratörlerin bakmak istedikleri yönlere biz de festival ekibi olarak bakıyoruz ve o tarafa doğru baktığımızda sunabileceğimiz, getirebileceğimiz işler neler olabilir diye birlikte onlara çalışıyoruz. Çünkü aslında bizim çok büyük bir havuzumuz var. Biz kendi araştırmalarımızı yapıyoruz. Tabii ki İKSV'nin bağlantıları çok geniş olduğu için bize teklif edilen işler olabiliyor. Pek çok iş izliyoruz. Bir yıl boyunca, artık pandemiden sonra kayıt izleme pratikleri çok gelişti, eskisi gibi değil.

29. İstanbul Tiyatro Festivali'nin afişi

Bu bence olumlu bir artı. Eskiden sadece gidilip izlenebiliyordu. Şimdi artık pek çok şeyi önden izleyip belki bir ilgi olabiliyorsa, birazcık daha üzerine düşünülecekse gidip izlemek gibi bir pratik de geliştirdik. Bu hem ekonomik açıdan iyi hem de zaman açısından çok iyi. Hiç ilgilenmeyeceğimiz bir şey için kalkıp gitmeye gerek kalmadı gibi olabiliyor. O bakımdan uluslararası taraf böyle.

Yerli yapımlar tarafında da İstanbul Tiyatro Festivali sezondan bağımsız değil, zamanın ruhundan hiç bağımsız değil. Dolayısıyla yerli üreticiler o yıl özelinde ne üretmek isterlerse, ne tarafa doğru bakıyorlarsa, onlarla birlikte konuşuyoruz, görüşüyoruz. Çünkü açık çağrı kapandı ama hâlâ tiyatro festivali sanatçılardan başvuru kabul ediyor. Dolayısıyla "ben festivalde şu oyunumu yapmak istiyorum" diyen herkese 12 ay boyunca aslında festival ofisi açık, üzerine tartışmak, konuşmak istersek. Bazen bugün konuştuğumuz işler iki yıl sonra gerçekleşebiliyor. 

Eğer o festivalin çerçevesinde yerini bulacağını düşünüyorsak, yine bu eserin kalitesinden bağımsız, çok çok iyi bir iş, sadece o festivalin programında bir yere oturmuyor diye bile aslında festival programında yer almamış olabilir. Ona bakıyoruz. Bir bağlam oturtmaya çalışıyoruz. En büyük kriterimiz bu. Tabii ki artistik olarak nitelikli işlerin olması, festival programı içerisinde bir bağlamı olması ve izleyiciyle bir entegrasyon içerisinde olabilmesi gibi böyle çok temel ama hani bunun çok daha kapsamlı ve detaylı alt maddeleri var dikkat ettiğimiz diyebilirim.

- Festivalde hem ustaların eserleri hem de yeni keşifler bir arada sunuluyor. Küratöryel açıdan bu dengeyi sağlarken nelere dikkat ediyorsunuz ve izleyiciye nasıl bir deneyim sunmayı hedefliyorsunuz?

Aslında biraz önce yaptığım açıklamanın bir parçasıyla bağlantılı çok. Genelde bir tane itici kuvvet oluyor mutlaka. Bir eser etrafında bazı şeyler şekillenebiliyor. Mutlaka yapmak istediğimiz, mutlaka beğendiğimiz, mutlaka festival programında olsun ve işte İstanbul izleyicisi de bunu görsün dediğimiz bir şey oluyor. Sonra bazı şeyler onun etrafında şekillenebilir. O bir kıvılcım yakmış olabiliyor ve oradan başka bir konuya bağlayabiliyoruz. Yani mesela bu yıl özelinde New York Üçlemesi vardı. Paul Auster ülkemizde de çok sevilen bir yazar.

New York Üçlemesi, 21-22 Kasım tarihlerinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde olacak

O iş özelinde çalışırken yaratıcı tartışma tabii ki yürütülüyor. Bu arada hayal ettiğimiz şeylerin belki yüzde 10'u gerçekleşiyor ama mesela şunu konuşmaya başlamıştık: Avrupa'da özellikle roman uyarlamalarının sahneye ne kadar çok yön verdiğini ama ülkemizde ne kadar bu konuya temkinli yaklaşıldığını, hem yazarlar bakımından hani romanlarının sahnede görülmesi bakımından, hem yönetmenlerin bu işi ele alması bakımından ne kadar temkinli olduğumuzu konuşmaya başladık ve sonra ister istemez, bazen de algıda seçicilik de olduğu için roman uyarlamalarına da bakmaya başladık. 

Mesela Madam Bovary öyle geldi. Bovary bizim dünyamızda vardı ama sanki New York Üçlemesi yerleştiğinde Bovary de yerini bulmuş gibi oldu. Biraz bu bağlantılar şekillendiriyor. Neyi merkeze almak istediğimizi netleştirdikten sonra üzerine örüyoruz.

Dans tarafında biraz daha farklı. Daha az sayıda dans eseri festival programında yer alabiliyor. Dolayısıyla evet orada çok seçici olmaya çalışıyoruz. Tabii ki izleyicilerimiz hâlihazırda bildiği toplulukları yeniden görmek istiyorlar ama burada bizim önemli bir misyonumuz var bence: Yeni topluluklar ve yeni koreografların festival izleyicisiyle tanıştırılması kıymetli bir misyon. 

Dolayısıyla evet bazen tekrar ediyoruz festival izleyicisinin aradığı, sevdiği, çok istediği, görmek istediği toplulukları ama sıklıkla da bir tane hakkımız olduğu için de yeni bir topluluk, yeni bir koreograf olsun diye mesela uğraşıyoruz o tarafta da. Tiyatro tarafında biraz böyle konuyu bağlamakken dans tarafında acaba hem izleyicimize hitap edebilecek hem de yeni kimi tanıştırabiliriz diye çalışıyoruz. Bu tarafı böyle şekillendirebilirim.

Bovary, 8-9 Kasım tarihlerinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde olacak | Fotoğraf: Danny Willems

Bir de mesela şunu da söyleyebilirim, hani bu yılın mesela Katedral'in olmasının bir sebebi var. Onlarca dans işi var. Onlarca yeni koreograf var tabii ki Türkiye izleyicisi ile tanıştırabileceğimiz ama neden Katedral derseniz mesela küratörümüz Mehmet Birkiye'nin sahne üstünde görmeyi sevdiği biçim biraz daha fiziksel tiyatro, daha teatral. Dolayısıyla daha fiziksel tiyatro dünyasında dolaşan, o taraflarda üretim yapan bir koreografın işini koymak, hani o tarafa bakmak, tabii ki filtrelerimizi daraltıyoruz bu seçkiyi yaparken de.

BERNA ABİK'İN YAZISI | Çifte Cinayet: Dün gece kaç cinayet işlendi bilemiyorum ama böylesini hiç görmedim!

O kadar da hani bağımsız, o kadar da sebepsiz değil. Ya da daha önce mesela Hofesh Shechter’in Çifte Cinayet’ini yapmamızın Işıl Kasapoğlu zamanında bir sebebi vardı. Çünkü o da böyle Işıl Bey'in beden kullandığı beden diline, ifade biçimine, sahne üzerinde kurduğu söyleme çok yakın bir görüştü. Dolayısıyla o zaman Hofesh Shechter olmuştu gibi.

Katedral, 20-21 Ekim tarihlerinde Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde olacak | Fotoğraf: Bart Grietens

- Oyunları nasıl seçiyorsunuz?

Hepsinin farklı koşulları var. Bazen bir festivale gidiyoruz. Festivalleri takip ediyoruz. Gittiğimiz bir festivalde karşılaştığımız şeyi çok beğeniyoruz ve onu takip ediyoruz. "Bu keşke olsa" diyoruz. Bazen bir koreografi takip ediyoruz. Onun mesela işte repertuarında neler var diye bakıyoruz. Bir tur daha izliyoruz bütün kayıtları ve diyoruz ki, "bu çok iyi." Kayıttan izliyoruz. Sonra tekrar canlı izlemeye gidiyoruz. 

Bazen canlı izleme fırsatımız olmuyor. Kayıttan izlediğimiz şey o kadar iyi çekilmiş oluyor ki, artık o teknoloji inanılmaz gelişti. Sadece kayıttan izlediğimiz ve aldığımız ve hiç hayal kırıklığına uğramadığımız mesela Hofesh Shechter'ın Çifte Cinayeti'ni biz pandeminin hemen çıkışındaydı, zaten canlı izlememiştik. Onun bizi yanıltmayacağına da çok emindik. Dolayısıyla öyle ilerledik. 

Yani aslında her oyun, her gösteri, her eser için farklı dinamikler, koşullar var diyebilirim. Ama mutlaka görülmüş oluyor. Öyle bizde ilk defa İstanbul izleyicisiyle aynı anda karşılaşmıyoruz yani. Çünkü fikir, oyuncular muhteşem olabilir kâğıt üzerinde ama onun gerçekleşmiş halinin ne olduğu görmemiz lazım.

FARUK EKİCİ'NİN SÖYLEŞİSİ | Yönetmen ve oyun yazarı Işıl Kasapoğlu: Sansür ve otosansürü aşmak için ideolojimden değil ama politikadan taviz verebilirim

- Bir tiyatro festivali nasıl planlanıyor?

Bu da çok kapsamlı bir soru aslında. Benim iki görevim var diyebilirim. Hem bu programlama aşamasında küratörün gitmek istediği doğrultuya uygun eserleri seçmek konusunda küratöre yardımcı olmak hem de bu organizasyonun, A'dan Z'ye hem izleyici tarafında, hem sanatçılar tarafında, hem çalışanlar tarafında sorunsuz akabilmesi için planlamaya liderlik etmek. O tarafı tabii ki çok kapsamlı ve büyük.

Programlama yapmak tarafı için doğum gibi diyoruz biz hep. Çok sancılı, doğru işi buluncaya kadar pek çok şey izliyoruz. İnsan bir yandan böyle izlediği şeylere bir duygu da beslediği için acaba o da mı olsa bu da mı olsa, en iyi, en mükemmeli yaratmaya çalışıyor. Gerçekten doğum süreci gibi sancılı oluyor. Oranın yaratım süreci, çalıştırma süreci çok ayrı. Yaklaşık bir buçuk-iki yıl sürebiliyor. Bazı büyük topluluklar zaten turne programlarını çok çok uzun yıllar öncesinden planlıyorlar. Bazı ekiplerle mesela dört yıl önce konuştuğumuz ve ancak 2026 yılında yapabileceğimiz bir topluluk var. Bazı nev'i şahsına münhasır, büyük böyle topluluklar var.

Biz Kimiz?, 22-23 Ekim tarihlerinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde olacak | Fotoğraf: Christophe Raynauddelage

Bazı özel yıllar var. Mesela geçtiğimiz yıl Japonya ile Türkiye ilişkilerinin 100. yılıydı. Dolayısıyla o mesela iki buçuk yıllık bir çalışmaydı. Japonya'dan bir heyet, "biz kültür alanında da faaliyetler gerçekleştirmek istiyoruz. Lütfen siz de bizim festivallerimize gelin" deyip, "bizim programlarımıza bakar mısınız, sizin festival programlarınızda nasıl yer alabiliriz" deyip bizi bu konuya davet ettiler diyebilirim. Bazen çok daha kapsamlı oluyor, bazen daha küçük de gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla biraz topluluğuna da bağlı.

FARUK EKİCİ'NİN SÖYLEŞİSİ | Prof. Dr. Mehmet Birkiye: Herkese sanatçı diyebilirsiniz, bir beis yok; insan beyni namussuzun tekidir, her şeyi düşünebilir

Bazen de şöyle bir şey bile olabiliyor. Mesela biz programı aslında Mayıs ayında mutlaka finalize etmeye çalışıyoruz. Ama o kadar da böyle hareketli bir finansal süreç yaşıyoruz ki, her şey o zaman bitmeyebiliyor. Bir yapmayı düşündüğümüz büyük bir şey mesela yapamayacağımız ortaya çıkıyor. Belki bir sponsor olmuyor, belki bir fonu alamıyoruz. Dolayısıyla hani o büyük bir şey çıkınca, acaba o büyüklükte değil ama ne koyabiliriz yerine diye hızlıca bir daha bakıyoruz. Belki daha orta ölçekli bir şey buluyoruz. Onu mesela iki hafta içinde uyguluyoruz. Yani öyle şeyler de olabiliyor. Yani bu çok o bakımdan borsa gibi heyecanlı bir program. Yani bir de belki buralarda bizim topraklarda böyle yapılıyor. Yani belki Avrupa'daki bazı festivaller için çok daha uzun süre öncesinde anlaşmalar yapılıp, özellikle yine uluslararası programda, program çoktan set edilip sonra belki işte detayları örülüyor sadece. Bizde süreç çok daha böyle heyecanlı, hareketli. Çok önce gerçekleşenler de var, daha son dakika biz hep böyle uyum sağlamaya çalıştığımız için atmosfere eklenenler de var. Uluslararası taraf böyle.

Sonrasında program bir kez bittikten sonra çok hızlı iletişim süreçlerine geçmeye çalışıyoruz. Bu arada tabii son birkaç yılda bazı programdan bazı sürprizleri önden açıklamaya çalışıyoruz. Bu da hem tabii ki ilgiyi canlı tutmak ama sebepsiz de değil. Çünkü büyük kapasiteli etkinliklerin tabii ki satışına destek olmak için de bunu yapıyoruz yani.

Oyun İçinde Oyun, 15-16 Kasım tarihlerinde Alan Kadıköy'de olacak

Bizim özellikle duyurumuz bir buçuk ay kala oluyor. Bir buçuk ay kala o kadar yüksek kapasitedeki etkinlikleri tek seferde sold out etmek mümkün değil tabii ki ve bu çalışma için de çok daha önceden hareket etmek gerekiyor. Yani duyuruyu erkene çekmek için de aslında normalde belki "programı bitir, sonra iletişime geç, sonra prodüksiyonuna geç" gibi böyle böyle yapacağımız işleri biz böyle yine bir arada, iç içe geçmiş şekilde de yapabiliyoruz.

Uluslararası taraf biraz daha erken bitiyor. Nisan, Mayıs yerli topluluklarla yine uzun zaman böyle üzerine konuştuğumuz şeylerin finalize olduğu bir ay oluyor. Mayıs'tan sonra artık biz tamamen tarih, mekân yerleştirmeleri, ekiplerle, özellikle yerli ekiplerle daha böyle bütçesel detaylar, organizasyonel detaylar, sözleşmesel süreçler... Bir hani topluluğun belki onlarca ayrı kalemi var yapılması gereken hem yerli hem uluslararası. Tiyatro Festivali ekibinde benimle birlikte iki kişi daha tam kadrolu şekilde çalışıyor. Ve biz her şeyinden iletişiminden, duyurusundan da sorumluyuz. Bir festivalde bizimle çalışacak mekân sorumlusundan da sorumluyuz. Tır şoförü gümrükte kaldığı zaman onun içeri çekilmesinden de sorumluyuz. Her şeyden sorumluyuz diyebilirim.

29. İstanbul Tiyatro Festivali ödül töreni ve basın toplantısı | Fotoğraf: Salih Üstündağ

- Önce bütçeyi belirleyip sonra mı festivali tasarlıyorsunuz? Yoksa festivali tasarladıktan sonra bütçe için sponsorlarla mı görüşüyorsunuz?

Her ikisi de. Yani şöyle bazı vazgeçemeyeceğimiz şeyler oluyor mutlaka, vazgeçemeyeceğimiz oyunlar var mutlaka. Ama işte içinde bulunduğumuz gerçeklik gerçekten ister istemez bazen de bir şeylerden vazgeçmek zorunda bırakıyor bizi. Bizim, bütün festivallerde bir ana sponsorluk yapısı var. Ama uluslararası yapımlar tarafında ise mutlaka o gösterinin hem bir uluslararası fona ihtiyacı oluyor, hem buradaki kültür ofislerinden, konsolosluklardan başvurduğumuz, hem de o devletlerin kendi hükûmetlerinden başvurduğumuz ayrıca fonlar oluyor. 

Bu mesela vaktimizin büyük bir bölümünü alan bambaşka bir çalışma aynı zamanda. Buna ek olarak da uluslararası yapımlara birer gösteri sponsoru bulmak da şart oluyor. Çünkü euroyu 50'ye yakın bir birimle çarptığımızda hiçbir şey birbirinin karşılığı olmadığı için biraz önce söylemedim ama kaynak yaratmaya çalışmak bizim çok vaktimizi alan çalışmalardan bir tanesi.

Dolayısıyla orada da tam yanıtını verememiş gibi oluyorum ama biz aslında çok yapmak istediğimiz şeyi bir şekilde sponsorlamaya çalışıyoruz. Zaten genelde bu konuda çok başarılıyız. Pek çok uzun süreli sponsorumuz da tiyatro festivalinin hayatında. Bazen tek tek bazı projeler için gelip ve sonra giden sponsorlarımız oluyor ama bence biz şanslıyız çünkü sponsorlarımız sürdürülebilir. Belirli temalar etrafında şekilleniyor. Mesela Bu İşte Bir Kadın Var temamız var. Onu artık beşinci yıldır Odeabank'la yapıyoruz. Bu model çok işliyor çünkü. Enka keza hayatımızda öyle, çok uzun yıllardır var.

Meke Sanat, ilk çıktığı günden bu yana İstanbul Mon Amour'un sponsoru. Şimdi DenizBank'la bu yıl başlayan ama olayın kendisi zaten sürdürülebilir olsun diye gayret ettiğimiz kapsayıcılık ve erişilebilirlik çalışmalarımız için İKSV'nin erişilebilir sanat partneri oldu.

İstanbul Tiyatro Festivali Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar | Fotoğraf: Salih Üstündağ

Bizim diğer festivallerden biraz daha farkımız var: Bir tür sponsorluğu tailor made (kişiye özel üretim) yapmaya çalışıyoruz. Yani ilişkisini tutmaya çalışıyoruz. Tabii ki zaten sponsorların kendi hedefleri var. Çalışmalarını yürüttükleri, fokus konuları var vesaire ama bir de bizde böyle konular, bağlam, işte mesela Meke, rota yaptığımız için hayatımızda. İşte Odeabank'ın zaten teması kadın çalışmaları olduğu için hayatımızda. Ama böyle her sponsora özgü ayrı çalışmalar yürütebiliyoruz. Onların da duyarlılıklarını anlayıp elimizde ne varsa, "evet, bunu da şöyle bağlayabiliriz" gibi neredeyse ajans gibi çalıştığımız durumlar olabiliyor.

- Bu yıl festivalde, down sendromlu oyuncuların rol aldığı bir Hamlet uyarlaması da izleyiciyle buluşacak. Sanatta erişilebilirlik ve kapsayıcılık adına festival kapsamında başka ne tür uygulamalar ve projeler hayata geçiriyorsunuz?

Şimdi burası çok bizim açımızdan da heyecanlı ve yeni bir yer, yeni bir konu. Bu yıl çalışmaya başladık bu konuya. Hamlet bize gelmeden ben herhalde son bir buçuk yıldır bütün dünya festivallerini gezdi. Hatta şimdi Dublin Festivali hemen bizden önce açılışını Hamlet'le yapıyor.

Avrupa'daki festivallerde kapsayıcılık ve erişilebilirlik konuları tabii ki çok uzun yıllardır çalışılıyor. Biz de hani epeydir izliyoruz ve nasıl festivallerimize yerleştirebileceğimize kafa yoruyorduk ama ancak şimdi mümkün olabildi diyeceğim. Ben burada şeyi çok önemsiyorum: Bu konuya topyekün girmemeyi ve çok temkinli ve yavaş adımlar atmayı çok önemsiyorum, en azından kendi baktığım yerden. 

Her şeyi bir anda mümkün kılmak imkânsız. Bütün mekanları erişilebilir yapmamız imkânsız. Birden bütün engellenmiş bireylere hitap etmemiz imkânsız. Ama buradaki niyetin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve iyi ya da kötü başladığımız her şeyi sürdürmek için çok büyük çaba sarf ediyoruz.

Hamlet, 24-25 Ekim tarihlerinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde olacak

Bu bir örnek günün sonunda. Biz tiyatro festivalinde Hamlet'i festival programına koyduk. Çünkü mutlaka izlediğinizde göreceksiniz ki, belki herkes böyle 10 tane Hamlet rejisi izlemiştir. Herkesin en az iki, üç tane Hamlet yorumu görmüşlüğü vardır.

Hiç böylesine çarpıcı bir yorum görmemiştim. Ama down sendromlu oyuncular oynadığı için değil de böylesine bir reji fikri olduğu için bizi çok çarpmıştı ve heyecanlanmıştık. Çünkü “olmak ya da olmamak” sorusunu nasıl bu kadar farklı sordurtabilir konusu bizi çok heyecanlandırmıştı. Yani temsiliyet biçimi üzerinden hani o kadar çok soru soruldu. Temsiliyet biçiminden bir de bu soru tekrar sorulabilir mi diye heyecanlandırmıştı.

Diğer taraftan ise Türkiye Down Sendromu Derneği ile mesela bir çalışma yürütmeye başladık ve zaten onların istihdam koçlarıyla çalıştığı down sendromlu bireylerin, okullardan mezun olduktan sonra hayatlarına devam edebilmeleri için yürüttükleri bir proje vardı. Ve biz bunu nasıl festivallere, özellikle tiyatro festivaline nasıl yerleştirebiliriz diye beş aydır çalışıyoruz. Mesela üç down sendromlu genç festivalde kapı kontrol görevlisi olarak çalışmaya başlayacak. Aslında baktığınızda nedir ki bir yandan da üç kişi hani bir yağmur damlası bile değil aslına bakarsanız bu dünyada. Ama sonra ne yapmak istiyoruz? Bunu bu yıl denedik ve başaracağımıza eminiz bu arada. Sonra o arkadaşlarla devam edip üstüne başka ne koyabiliriz diye bakmak istiyoruz gelecek sene. Yani yavaş ama emin adımlarla ilerlemek istiyoruz. Gelecek sene belki bu işaret dili olur, belki otizm olur, belki özel ilgi gereksiniminden çocukların hayatına dokunmakla ilgili bir şey olur. Her seferinde hayalimiz bir konuya odaklanıp bir yıl önce yaptığımız konuyu da bırakmadan arttırarak ilerlemek ve bunları yaymak. Sadece festivalde oyunu getirdik, hep birlikte izledik, alkışladık ve döndük değil ama o farkındalığı nasıl geliştirebiliriz?

Hamlet oyunundan bir kare

Oyunun yönetmeninin bir röportajı var. "Biz bu işi sosyal sorumluluk projesi olsun diye yapmadık" tabii ki. Zaten o tiyatroda bir down sendromlu kişi çalıştığı için ve işte artistik toplantılarında, "sen ne düşünüyorsun, ne sahnelemeliyiz?" dediklerinde, "ben de bir oyunda oynamak istiyorum" dediği için mesela Hamlet projesi gelişiyor. Ama sonra Peru'daki Down Sendromu Derneği'nin yöneticisi, "bizim yıllardır yapamadığımızı bir oyunla yaptınız" demiş. Bu çok çarpıcı bir şey bence. Yani bir burada ben iddiasız olmayı önemsiyorum açıkçası. Bir şey iddia etmiyoruz biz. Ama bir farkındalık geliştireceğine eminiz. Biz bile mesela 50 kişi İKSV ekibi Down Sendromu Derneği'nden eğitim aldık. Mekân sorumlularımıza bu eğitimi vereceğiz. İzleyici karşılaşmış olacak. Üç mekân olsun, üç mekânda karşılaşmış olacak bundan sonra ve hep karşılaşmaya devam edecek. Dolayısıyla o karşılaşma alanını yaratmak bizim görevimiz.

- Mehmet Birkiye basın toplantısında yaptığı konuşmada "Benim kahramanım seyirciler" demişti. Sizin için seyirciden aldığınız geri bildirimlerin önemi nedir? İzleyicinin festivale ilgisi ve katılımı, festivalin başarısını ve gelecekteki programlamasını nasıl etkiliyor?

Bence biz çok izleyicisiyle ilişkide bir festivaliz. Yani hem anket çalışmaları yapıyoruz, hem bilfiil sahada bulunuyoruz ve hani izleyen izleyiciler de bizi de tanıyorlar bu arada. Çünkü bir müdavim kitlemiz de var. Dolayısıyla aslında bir şikâyeti olduğunda kime söylemesi gerektiğini biliyor izleyicimiz ya da bir notu olduğunda, negatif ya da pozitif bir eleştirisi olduğunda genelde bizi bulabiliyor. Hani o kanallar zaten çok açık. Anket çalışmaları yapıyoruz, o yorumları mutlaka tek tek okuyoruz. Dolayısıyla şey bence biz çok bu konuda dikkat etmeye çalışıyoruz. "Çalışıyoruz" dememin sebebi de şu: Bazı gerçeklikler içerisinde diyeceğim.

29. İstanbul Tiyatro Festivali Küratörü Mehmet Birkiye | Fotoğraf: Salih Üstündağ

Yani mesela bazen mekân seçimi konusunda bir eleştiri oluyor. O mekânda olmasaydı da şu mekânda olsaydı çok iyi olurdu. Çok katılıyorum. Ama işte orada ne giriyor mesela devreye? O etkinliği daha büyük kapasitede yapmak zorunluluğu giriyor. İstanbul'da farklı mekân alternatifinin az olması giriyor. Dolayısıyla aslında yapamadığımız şeyler biraz da böyle içinde bulunduğumuz gerçekliğin bizi sıkıştırmasından kaynaklı. Bazı yorumları alıyoruz, cebimize koyuyoruz. Onları uygulamamız daha uzun sürüyor. Hani hemen bugünden bugün duyduk, ertesi festivali uyguladık değil de. Ya üzerine düşünmek gerekiyor bazı şeylerin de. Gerçekten bizim gerçekliğimize uygun mu, değil mi? Yapılabilir mi? İşte mesela bu sürdürülebilirlik konuşmaları çok uzun yılların konusu. Ama bu yıl başlamak mümkün olabildi. Çünkü belki de ancak biz de sindirdik. Adım atabilecek koşulları yarattık.

Ben izleyicini geldiği zaman rahat gelebilmesine, saatinin önemine, oturduğu koşullar, hava sıcaklığına, yani her şeyin mükemmel hazırlanmış olmasına çok inanıyorum.

Oyunlar, gösteriler esnasında sahne ile izleyici arasında bir şey oluyor ve benim en büyük motivasyonum herhâlde onu görmek. Genelde ben mesela ilk oyunları izliyorum kendim de. Sonra ikinci oyunlarda da seyirciyi izliyorum. En sevdiğim şey. 

Ve orada gördüğüm şey beni bu işi yapmaya devam ettirten şey. Dolayısıyla hiç ben sırtımızı döndüğümüzü düşünmüyorum izleyiciye. Hani "her şeyi alıyoruz ve her şeyi dinliyoruz ve her şeyi uyguluyoruz" demek yanlış olur. Ama olabildiğince cebimize bir şeyler koyuyoruz oradan gelen yorumlardan.

29. İstanbul Tiyatro Festivali'nin afişi

- Burada sormak istediğim bir eleştiri de ayrıca. Avignon, Edinburgh Fringe gibi birçok tiyatro festivali yaz aylarında oluyor. Siz neden sezonun başladığı sonbahar aylarını tercih ediyorsunuz?

Festival tekrar yıllık seyrine geçerken bu sonbahara geçilmesi kararı alınmıştı. O dönemde ilk festival biraz daha kısa da olmuştu. 2017'de hem yıllık seyrine geri dönmüştü hem de tarih değişikliği olmuştu. Biliyorsunuz daha önce 2 yılda bir gerçekleştiriliyordu, biraz da finansal nedenlerle kaynak yaratılamadığı için. Bu evet üzerine konuşulan bir konu. 

Biraz da İKSV'nin sonradan değişen takvimiyle de alakalı. Çünkü hayatımıza Gezgin Salon, Müzik Festivali, Caz Festivali girdi. İstanbul Film Festivali nisan ayında gerçekleşiyor ve ister istemez burada kurumsal ekiplerin de nasıl çalıştığı, doğru planlama yapabilmek de önemli. Tiyatro festivali de büyüyor bir yandan da. Hani eskiden de bazen bir aya yakın sürdüğü oluyordu ama 2017'de ilk defa iki hafta gerçekleşmişti. Sonbahara taşınması birazcık daha kurumsal bir karar diyebilirim.

Bizim bildiğimiz büyük festivaller evet yazın ama sonbaharda Avrupa'da da var festivaller. Hem sonbaharda çok var hem ilkbaharda çok var. Yani fark etmeyebilir çünkü bir yandan da Mayıs'ta olduğunda şöyle de bir eleştiri oluyordu yerli ekiplerden: "Biz tam işleri çıkarıyoruz, prömiyer zorunluluğu var biliyorsunuz. Tam prömiyer yapıyoruz. İki oyun oynuyoruz festivalde. Sonra yaz arası oluyor oyuncu için ve hani bir şekilde oyuncuları kaybedebiliyoruz. Tekrar prova yapmak çok zor olabiliyor."  Bu da bir eleştiri kaynağıydı ve o dönemde bize çok gelirdi. Şimdi mesela bu bakımdan daha iyi bir dönem. Festivalde başlayan oyun belki Aralık ayında biraz ara verip sonra Ocak'ta yeni sezona başlayabiliyor.

İstanbul Tiyatro Festivali Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar | Fotoğraf: Fatih Yılmaz

- Bu sene festivalde bizi neler bekliyor?

İki yıldır devam ettiğimiz Yeni Arayışlar bölümümüz var. Burayı şöyle kurgulamaya karar vermiştik Mehmet Bey'le de: Hem sahneleme biçimleri hem metinler, hem belki de işte oyunculuk yöntemleri, biraz daha konvansiyonel olmayanı arayan ekipleri Yeni Arayışlar bölümünde başlıklandırabilir miyiz diye. Çünkü bu çok zor. Giderek de zorlaşıyor. Sektörün hani durumunu biliyorsunuz. Konvansiyonel olana çok fazla ilgi varken genç ekipler, alternatif şeyler arayan ekipler zorlanıyorlar. Biz böyle bu alanı biraz daha görünür tutup, oradaki üretme isteğini, şevkini birazcık daha arttırabilir miyiz acaba diye düşünerek de bu bölümü yaratmıştık. Çünkü bir yandan da tüm prodüksiyonu karşılamasa bile İKSV'nin Genç Sanatçı Fonu'nu Yeni Arayışlar bölümündeki ekiplere teslim ediyoruz. Bunun da hani yine de bir motivasyon olduğunu düşünüyoruz ekiplere yaratma sürecinde.

FARUK EKİCİ'NİN SÖYLEŞİSİ | Genç tiyatro kolektifi Reka, ‘Jonas’la Evlenmek’ için fon kampanyası başlattı

O tarafta Reka Kolektif'in Jonas'la Evlenmek isimli işi var. Acayip eğlenceli bir fikir, bir de gerçek hikâyesi var. Siz de biliyorsunuz ama hani şu anda gençlerin buradan gitmek üzerine düşündükleri her şey bir soru etrafında toparlanıyor aslında: "Jonas'la peki ben neden evlenemiyorum?" Yani "sen evlenebiliyorsan ben de evlenebilirim." Gerçek bir hikâyeye dayandığı için, gerçek bir soruya ya da gerçek bir diyalogdan çıkış noktasını aldığı için epey heyecanlı ve eğlenceli.

Jonas'la Evlenmek, 19-20 Kasım tarihlerinde Alan Kadıköy'de olacak

Ferdi Çetin'in iki sene önce yine festivalde gerçekleştirdiği işinin ikinci ayağı, Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım ile festivalde. Ferdi Çetin de hem yazar hem dramaturg, edebiyatla da çok hemhâl olan biri olduğu için bu sefer erkek yazar karakteri yine ülkeden göçmeye çalışırken babasının hastalığıyla burada çakılı kalmak zorunda kalır. Yine bizim konularımızla çok örtüştüğünü düşündük. 

Yani bu kadar edebiyat konuşmuşken, bu kadar roman uyarlaması konuşmuşken mesela, o karakterin yazar olması çok ilgimizi çekti. Tabii ki devamlılıklara da çok önem veriyoruz. Yani eğer bir üçleme ise, ilki festivalimizde olduğunda ikincisine de festival programında yer vermek bizim açımızdan kıymetli. Biçimsel olarak da sahneleme yöntemi olarak da birazcık farklı biçimler düşündükleri, dramaturjik olarak bu yeni gerçeklikler üzerinde durdukları için de Yeni Arayışlar bölümüne çok denk geliyor.

Bir de Alper Canıgüz'ün Cehennem Çiçeği var bu bölümde. Bunu da Simge Günsan yine pek alışmadığımız bir biçimde romanı sinemasal obje tiyatrosu olarak yapacak. Bu aslında çok büyük bir katman kazandırıyor. Çünkü minyatür objeler, onları seslendiren oyuncular ve onu çeken bir kamera ve onun yansımasını göreceğiz. Yani izleyici aslında üç farklı katman takip etmek durumunda kalacak ve işin tabii güzel tarafı bildiğimiz bir yazar, bildiğimiz bir roman olması. Onun çok kolaylaştıracağını düşünüyorum. Hani metin de yeni olsaydı bu kadar farklı yeni şey belki zor olabilirdi ama gördük ki Alper Canıgüz'ün de epey hayranı varmış. Bu da çok farklı bir biçim olduğu için yine bizim açımızdan Yeni Arayışlar bölümüne çok denk gelen bir oyun.

Cehennem Çiçeği, 7-8 Kasım tarihlerinde Alan Kadıköy'de olacak

Birkaç tane mekâna özgü işimiz olacak İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ). Bir tür İMÇ'nin aslında sanat kolektiflerinin, galerilerin ya da işte farklı sanatçıların oraya giderek biraz böyle dönüşümüne şahit olduğumuz bir dönemdeyiz bizce. Hâlihazırda atölyesi orada olan bir yapımcının önerdiği bir proje bu. Biraz böyle İMÇ'nin değerini ve her şeyin değerini yeniden düşünmek üzerine bir iş bu. Orada tabii ki bir soylulaştırma riski var giderek. Ama bir yandan da muazzam bir yapı İMÇ, yani olağanüstü bir mimari. Dolayısıyla böyle burada değer biçmek, almak, satmak kavramları üzerinden bir tür açık ev deneyimine davet edecek bizi iki emlakçı. İMÇ'de dolaşılarak izlenecek.

İMÇ’de odun kesen de var, perdesini, kumaşını kesen de var, cart curt koli yapan da var. Hiç o dünyayı bozmadan gerçekten alana özel kişilerle. Çünkü bu biraz zor. O mekânla konunun entegrasyonu her zaman olmayabiliyor. Biraz böyle dışarıda kalmış olabiliyor oraya götürülen şey. Çok müdahale etmeden ‘bir tür başka bir düşünme biçimi mümkün mü bu dünya üzerinden?’ diye sorduracak mesela.

Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı, 26 Ekim'de Haliç'te Tarihi Bir Han'da olacak

Bir Reşat Ekrem Koçu'nun bir tefrikasından uyarlanan bir meddah hikâyesi var. Fatih'te tarihi bir handa gerçekleştireceğimiz. İstanbul'un "taşı toprağı hikâye" diye hep söylüyoruz. O han vardı. Reşat Ekrem Koçu'nun yazıları da var. Hep oradalar ama sanki böyle üst üste koyunca o metin, sanki o han için yazılmış gibi oluyor. Yani bu bağlantıları bulmak, keşfetmek bizim açımızdan da heyecanlı. O enteresan bir deneyim olacak. Aynı zamanda bu meddah anlatısına bir müzikli eşlik de olacak diyeceğim. Orası sürpriz olsun, söylemeyeyim hepsini.

Fora var. Fora'ya heyecanlanıyoruz çünkü Hikmet Hükümenoğlu bildiğimiz, sevdiğimiz bir roman yazarı ama ilk defa bir tiyatro oyunu yazdı ve 40 yıllık hayaliymiş meğerse. Robert Koleji'ndeyken işte tiyatro kulübünde de bir oyun yönetmiş ve aslında oyun yazarı olmak istiyormuş ama işte ailesinin yönlendirmesiyle önce mühendis olmuş sonra neyse ki roman yazarı olmuş. Çok uzaklaşmamış dünyamızdan ama onun metnini Mert Öner sahneleyecek. Mert de tabii dot'tan bu yana sahnelemelerini çok iyi bildiğimiz, tanıdığımız bir yönetmen. Dolayısıyla orada güzel, heyecanlı bir buluşma oldu.

Fora, 4-5 Kasım tarihlerinde Paribu Art'ta olacak

İstanbul Mon Amour'umuz artık bu yıl dördüncü yılına giriyor. Bu seri bize Işıl Bey'in hediyesi. Biz işte onunla bu ilk program çalışmalarını yaparken "neler yapsak, yeni farklı ne söyleyebiliriz, şehri nasıl festivale katabiliriz" konularını konuşurken böyle 40 yıllık bir hayali olduğunu söyledi. Hatta çizimler yapmış, resimler yapmış. Onlara baktık. Sonra Semaver Kumpanya bunu hayata geçirdi. Çünkü Semaver Kumpanya tabii ki onun dünyası ve sabah 11.00'de Süreyya'da başlayan ve Gezgin Salon’da sona eren beş duraklı bir şey yaptık diyeceğim.  Onu böyle tanımlamak çok zor. Çünkü içinde dans da vardı, konser de, müzik de, tiyatro da, şehrin kendisi de böyle hakikaten İstanbul'da yazılmış bir aşk mektubuydu ve oradan hareketle biz de dedik ki, "bu İstanbul'la olan aşk nefret ilişkimizi daha çok konuşmamız lazım. Daha çok İstanbul'un hikayelerinden beslenmemiz lazım. Dolayısıyla biz bunu bir şekilde devam ettirebilir miyiz?" Hani isim babası Işıl Kasapoğlu. Ama sonra gördük ki buradaki yaratıcılar da İstanbul'u baz alıp bir söz söylemek için çok heyecanlı ve hevesli. Kiminle çalıştıysak çok güzel üretimler oldu.

Ahmet Sami Özbudak'la yaptık Fransız liselerinde. Geçen yıl Mehmet Birkiye'nin yönetiminde Mehmet Bey yönetti üç ayağını da. Üç farklı yazar, yine İstanbul bazlı hikayeler yazmışlardı. Bu yıl da kumbaracı50'ye emanet ettik İstanbul Mon Amour'umuzu. Onlar da zaten biliyorsunuz Beyoğlu merkezli bir tiyatro topluluğu. Dolayısıyla hani, buraların hikâyelerini çok iyi bildikleri için de bu sefer de Maryam Şahinyan'ın biraz ayak izlerini takip ederek, ondan ilham alarak “buraların görünmeyeni ne acaba” ilerleyecek.

İstanbul Mon Amour: Pera'nın Karanlık Odası, 15-16 Kasım tarihlerinde Beyoğlu'nda olacak

O dönem dışarıda kalmış kim varsa Maryam Şahinyan'ın stüdyosundan geçmiş, fotoğrafı çekilmiş. O bakımdan hani o dışarıdakilerden ilham almış. Biz de şimdi biraz ilham da diyoruz çünkü onun hayat hikâyesi değil anlatılacak sadece. Onun hayat hikâyesinden ilhamla İstanbul'un, Beyoğlu'nun tarihine bir bakış. 

- Konservatuvar öğrencilerine avantajınız var mı?

Öncelikle tabii satış dönemlerinde öğrenciler biletlerini alabiliyorlar ama şunu hep söylüyoruz: Festivale yakında çağrısını da yapıyoruz mutlaka, mekânda aslında tekrar gelip bir şekilde bilet gişesine uğramaları. Bilet gişesine uğramaları derken 30 TL'lik biletten söz ediyorum bu arada. Benim şahit olduğum şimdiye kadar, son özellikle 3-4 yılda gelen hiçbir öğrenciyi geri çevirmiyoruz aslında. Yani bazen de şöyle bir şey oluyor: Geçen sene Richard'da bu konu olmuştu ama demiştik ki mesela ikinci gün daha müsait yerimiz var. Lütfen ikinci gün tekrar gelin ve ikinci gün gelenlerin hepsini alabilmiştik. Yani onu biraz yönetmeye çalışıyoruz. Yani evet, konservatuvar öğrencileri ücretsiz girebilir nokta gibi bir uygulama yok. Ama olabildiğince özellikle öğrencilerin izlemesi için ferah bir koşul yaratmaya çalışıyoruz diyebilirim. Evet, ideali öylesi olurdu. Ama işte özellikle mekânların kapasiteleri bizi biraz buna zorluyor diyebilirim.

- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Zihinsel hazırlık sürecine yardımcı olması için yerli topluluklarla podcastler gerçekleştirdik. Genelde yazarı ve yönetmeni ile yapmaya çalıştık. Şimdi festival öncesinde paylaşıyoruz hem de sonra oyunlardan önce ve sonra da paylaşacağız. Çünkü çok enteresan şekilde hem önce dinlemek aslında güzel hem de sonra dinlemek güzel bazıları açısından. Çünkü bazen bir dünyaya uzak olabiliyoruz. O konu bizim ilgimizi çekmemiş olabiliyor. Hiç tanışmamış olabiliyoruz o sanatçılarla.

Bir şekilde böyle biraz zaman ayırıp öncesinde yapılacak kısa bir ilgi alaka süreci bir oyunu biraz daha anlamamıza ve bazen sevmemize yardımcı olabiliyor. Bunu hep düşünüyoruz ve festival biraz böyle olsun istiyoruz. Yani sezonda izlediğimiz bir şeyden biraz farklı kılabilmek için, o yüzden hep bu zihinsel hazırlık süreci dedim. Hani bunun böyle ödev gibi anlaşılmış olmasını da istemiyorum ama fikren, hissen festivale hazırlanmak üzerinden çok konuşma yaptık. 

Bu podcast kayıtlarını da bu yüzden önemsiyoruz. Dolayısıyla böyle hani "evet festival geliyor, dinleyeyim 20 dakika yoldayken ve sonra oyuna gideyim" ya da işte "önden dinleyeyim, festivale hazırlanayım" gibi. Bütün festival programında yer alan yerli topluluklarla yaptığımız podcast kayıtlarımız var. Bunları hem paylaşacağız hem de bu kayıtların özet haline de festival kataloğumuzda yer vereceğiz ayrıca. Bu da hani bu yılın yeniliklerinden bir tanesi.

Festival takvimi

İlgili İçerikler