Einstein, Freud, Marx: Dışımızda, içimizde ve aramızda üç sonsuzluk

Einstein, Freud, Marx: Dışımızda, içimizde ve aramızda üç sonsuzluk

Einstein bize dışımızdaki evrenin sandığımız kadar basit olmadığını gösterdi. Freud, kendi zihnimizin bile bütünüyle bize açık olmadığını söyledi. Marx ise insanların birlikte kurduğu ekonomik ve toplumsal düzenin, zamanla onları yöneten bir güce dönüşebildiğini anlattı. Üçü birbirinden çok farklı alanlarda çalıştı; ama üçü de insanın kendisini merkeze yerleştiren güvenini sarstı. Dışımızda uzay-zamanın, içimizde bilinçaltının, aramızda ise toplumsal ilişkilerin kolayca sonuna varamadığımız üç ayrı derinliği bulunuyor. Peki insan bütün bunların ortasında özgürlüğünü nerede buluyor?

Einstein, Freud, Marx: Dışımızda, içimizde ve aramızda üç sonsuzluk
Albert Einstein, Sigmund Freud ve Karl Marx: Dışımızdaki uzay-zaman, içimizdeki bilinçaltı ve aramızdaki toplumsal dünya

I. Üç büyük yerinden edilme

İnsan kendisini merkeze koymayı sever. Bunun yalnızca kibirle ilgisi yoktur; dünyayı anlayabilmek için bir başlangıç noktasına ihtiyacımız vardır ve elimizin altındaki en kolay başlangıç noktası kendimizizdir. Güneşin doğduğunu ve battığını görürüz; Dünya bize hareketsizmiş gibi gelir. Bir karar verdiğimizde o kararın nedenini bildiğimizi düşünürüz. Çalışır, alışveriş yapar, para kazanır, şirketler kurar, yasalar çıkarırız; dolayısıyla içinde yaşadığımız toplumsal düzenin de bizim tarafımızdan yönetildiğini varsayarız. Gündelik hayatı sürdürebilmek için bunların hepsi kullanışlı kabullerdir. Sorun, onları gerçeğin tamamı sanmaya başladığımızda çıkar.

Modern düşüncenin en büyük kırılmalarından üçü tam burada meydana geldi. Albert Einstein dışımızdaki dünyaya, Sigmund Freud içimize, Karl Marx ise aramızdaki ilişkilere baktı. Üçü birbirinden çok farklı alanlarda çalışıyordu; aynı yöntemi kullanmadılar, aynı soruyu sormadılar ve aynı türden bilgi üretmediler. Onları aynı bilimsel düzleme yerleştirmek doğru olmaz. Ama üçünün yaptığı işte şaşırtıcı bir benzerlik vardı: İlk bakışta apaçık görünen şeylerin aslında o kadar da açık olmadığını gösterdiler. Einstein hepimizin içinde yaşadığı ortak ve değişmez bir zaman bulunduğu fikrini sarstı; Freud insanın kendi zihnine bütünüyle açık olmadığını söyledi; Marx insanların kurduğu ekonomik düzenin, onları belirli biçimlerde davranmaya zorlayan kendi mantığını üretebildiğini gösterdi.

Einstein’ın sarsıntısını anlamak için fizikçi olmaya gerek yok. Hareket eden bir trenin önünde ve arkasında iki olay gerçekleşsin. Peronda duran biriyle trenin içindeki yolcu, bu iki olayın aynı anda olup olmadığı konusunda aynı sonuca varmak zorunda değildir. Mesele saatlerden birinin bozuk olması değildir; mutlak eşzamanlılık sandığımız kadar basit değildir. Freud da hepimizin bildiği küçük tuhaflıklardan yola çıkar: Neden unutmak istediğimiz bir olay yıllar sonra rüyamızda belirir, neden söylemek istemediğimiz bir söz ağzımızdan kaçar, neden bize iyi gelmediğini bildiğimiz bir ilişki biçimini tekrarlarız? Bilincimiz ruhsal hayatımızın tamamı değildir; onun altında, bu yazıda kullanacağımız ifadeyle, bilinçaltı vardır.

Marx’ın sorusu ise gündelik ekonomik hayatın içinden çıkar. Bir şirket sahibi “Bu kadar kâr yeter, artık büyümeyeceğim” diyebilir; ama rakipleri teknolojiye, verimliliğe ve yeni pazarlara yatırım yaparken aynı yerde kalmak giderek zorlaşabilir. Demek ki ortada yalnızca kişisel zenginleşme arzusu yoktur; insanların kurduğu düzen, onları aşan bir hareket kazanabilir. Böylece üç resmi yan yana koyabiliriz: Einstein “Dışarı baktığında dünya sandığın kadar basit değil”, Freud “İçine baktığında sen sandığın kadar basit değilsin”, Marx ise “Birlikte kurduğunuz dünya sandığınız kadar denetiminizde değil” der. Dışımızdaki sonsuzluğu keşfederiz, içimizdekini anlamaya çalışırız, aramızdakini ise hem yaratır hem değiştirebiliriz. Makalenin asıl sorusu da buradan doğar: Bütün bunların ortasında insan özgürlüğünü nerede bulacaktır?

II. Sonsuzluğun üç ayrı anlamı

“Sonsuzluk” derken Einstein, Freud ve Marx’ta aynı şeyden söz etmiyoruz. Üçünü yan yana getirmenin çekiciliği kadar tehlikesi de burada. Einstein’ın evreniyle Freud’un bilinçaltını ya da Marx’ın sermayesini aynı türden bir sonsuzluk sayarsak güzel görünen ama yanıltıcı bir benzetme yapmış oluruz. Gündelik dilde sonsuzluk, sonu gelmeyen bir şeydir. Gece gökyüzüne bakar, yıldızların ardında başka yıldızlar ve galaksiler olduğunu düşünür, sonra “Peki onların ötesinde ne var?” diye sorarız. Einstein’ın açtığı dünyada bu soru fiziksel ve kozmolojiktir: Evren ne kadar büyüktür, bir sınırı var mıdır, uzayın geometrisi nasıldır? Buradaki en şaşırtıcı fikirlerden biri, bir şeyin sonlu olduğu halde sınırsız olabilmesidir. Dünya’nın yüzeyi sonludur ama üzerinde ilerlerken bir kenara ulaşmayız. Evreni Dünya’nın yüzeyiyle özdeşleştirmiyoruz; benzetme yalnızca sonlu olmakla bir kenara sahip olmanın aynı şey olmadığını gösterir.

Freud’a geçtiğimizde kelimenin anlamı değişir. Artık kilometrelerden ya da ışık yıllarından değil, insanın kendi içine doğru ilerlerken karşılaştığı derinlikten söz ediyoruz. Çocukluktan kalma bir anıyı yıllarca belli biçimde hatırlayabilir, sonra yaşadığımız başka bir olayla onun anlamını değiştirebiliriz. Geçmiş değişmemiştir; değişen, geçmişin bugün bizim için taşıdığı anlamdır. Bilinçaltı bütün cevapların saklandığı kilitli bir sandık değildir; psikanaliz de sandığın anahtarını bulup içindekileri bir defada ortaya çıkarmak değildir. İnsan konuşur, hatırlar, unutur, rüya görür, tekrar eder. Bu nedenle Freud’daki sonsuzluğu fiziksel değil, yorumsal bir sonsuzluk olarak düşünmek daha doğrudur: İnsan kendisi hakkında son sözü söylemekte zorlanan bir varlıktır.

Marx’a geldiğimizde sahne yeniden değişir. İşe gider, maaş alır, alışveriş yapar, yatırım yaparız. Basit soru şudur: Ne kadar para yeter? Bir insan “Bu kadarı bana yeter” diyebilir; fakat sermaye aynı mantıkla işlemez. Bir işletme kazandığı parayı yeniden yatırıma dönüştürür, üretimini artırır, yeni pazarlara girer; daha fazla kazanç yeni yatırımı, yeni yatırım daha fazla kazancı çağırır. Buradaki sonsuzluk kozmik ya da ruhsal değil, toplumsal olarak üretilmiş bir sınırsızlaşma eğilimidir. Tek tek insanlar kanaatkâr olabilir; rekabet eden işletmeler ise yenilenme ve büyüme baskısıyla karşılaşabilir. Üç sonsuzluğu bu nedenle şöyle ayırmak gerekir: Einstein’ın sonsuzluğu keşfedilir, Freud’un sonsuzluğu yorumlanır, Marx’ın sonsuzluğu insanlar tarafından üretilir ve yeniden üretilir. Üçü karşısındaki sorumluluğumuz da aynı değildir.

III. Dışımızdaki sonsuzluk — Uzay-zamanın sınırı

Einstein’ın neyi değiştirdiğini anlayabilmek için Newton’un dünyasını hatırlamak gerekir. Orada evren büyük ve değişmez bir sahne gibiydi; cisimler bu sahnede hareket ediyor, zaman her yerde aynı biçimde akıyordu. Bu düşünce hepimizin gündelik sezgisidir. Sabah sekizde evden çıkar, dokuzda işe varırız; zamanı görünmez bir cetvel gibi kullanırız. Einstein saatlerimizi işe yaramaz hale getirmedi. Gösterdiği şey, gündelik hayatta son derece iyi çalışan bu zaman anlayışının evrenin bütününü açıklamaya yetmediğiydi. 1905’te özel görelilikle, ışık hızının değişmezliğini kabul ettiğimizde herkes için ortak ve mutlak bir zaman fikrinden vazgeçmemiz gerektiğini gösterdi. Bu “her şey görecelidir” demek değildir; tam tersine, farklı gözlemcilerin ölçümlerinin nasıl ilişkilendirileceğini kesin kurallarla ortaya koyar.

1915’te genel görelilik daha da şaşırtıcı bir adım attı. Newton’da yerçekimi iki kütlenin birbirini çekmesi olarak düşünülürken Einstein, madde ve enerjinin uzay-zamanın geometrisiyle ilişkisini merkeze aldı. Gerilmiş bir kumaşın üzerine ağır bir top koyduğumuzda kumaşın çökmesi benzetmesi kusursuz değildir ama temel fikri sezdirir: Madde yalnızca uzayın içinde bulunmaz; uzay-zamanın geometrisi de maddeden etkilenir. Böylece sahne ile oyuncular arasındaki eski ayrım bozulur. Bu düşünce gündelik hayattan uzak görünse de GPS sistemlerinin hassas çalışabilmesi için uydulardaki saatlerle Dünya’daki saatler arasındaki görelilik etkilerinin hesaba katılması gerekir. Bir zamanlar soyut görünen kuram bugün cebimizdeki telefonun içinde çalışmaktadır.

Einstein genel göreliliği evrenin bütününe uyguladığında kozmolojinin temel sorusuyla karşılaştı: Evrenin biçimi nedir? 1917’de kurduğu ilk model durağandı ve daha sonra evrenin genişlediğinin anlaşılmasıyla bu hali terk edildi. Fakat ortaya çıkan düşünsel miras kaldı: Uzay sonlu olduğu halde bir kenara sahip olmayabilir. Bugün gözlemlenebilir evrenin bir ufku olduğunu biliyoruz; fakat bu ufuk evrenin duvarı değildir. Işığın sonlu hızı ve evrenin yaşı nedeniyle bize ulaşabilmiş ışığın sınırıdır. Bütün evrenin sonlu mu sonsuz mu olduğu sorusu, “evren kesinlikle sonsuzdur” diye basitçe kapatılabilecek bir mesele değildir.

Einstein’ın asıl dersi bu nedenle evrenin yalnızca çok büyük olması değildir. Daha derin ders, gerçekliğin gündelik sezgilerimize uymak zorunda olmadığıdır. İnsan merkezden uzaklaştıkça önemsizleşmek zorunda da değildir. Evren bizim için yaratılmış değildir; buna rağmen insan zihni onun bazı yasalarını anlayabilmektedir. Bilmek doğaya hükmetmek değildir. Yerçekimini ortadan kaldıramayız, ışık hızını keyfimize göre değiştiremeyiz, zamanı durduramayız; ama içinde bulunduğumuz düzenin nasıl işlediğini anlayabiliriz. Ne var ki insan dışarıdaki evren karşısında merkez olmadığını kabul ettikten sonra kendisine sığınabilir: “Hiç değilse kendi zihnimin içinde ben merkezdeyim.” Freud’un kapıyı çaldığı yer tam burasıdır.

IV. İçimizdeki sonsuzluk — Bilinçaltının bitmeyen kazısı

Freud’un dünyasına girmek bir bakıma daha kolaydır. Uzay-zamanın eğriliğini doğrudan hissetmeyiz; ama unutmak istediğimiz halde unutamadığımız bir olayı, nedenini açıklayamadığımız bir korkuyu ya da tekrar tekrar karşımıza çıkan aynı ilişki biçimini biliriz. Bir insan kendisini mutsuz eden bir ilişkiyi bitirir, başka biriyle tanışır; kişiler değiştiği halde yıllar sonra aynı hayal kırıklıklarının geri geldiğini görür. “Madem bunun bana iyi gelmediğini biliyorum, neden aynı şeyi yeniden yapıyorum?” Freud’un temel sorularından biri tam da bilmek ile davranmak arasındaki bu mesafedir. Bilinç düzeyindeki bilgi davranışı değiştirmeye yetmiyorsa, davranışlarımızı yönlendiren her şey bilincimizin önünde duran düşüncelerden ibaret olmayabilir.

Bilinçaltını zihnin altında karanlık bir bodrum gibi düşünmek caziptir; oysa Freud’un düşüncesi bundan daha karmaşıktır. Bilinçaltı bir yerden çok, ruhsal hayatımızın bize doğrudan açık olmayan işleyişini anlatır. Bir şeyi unutmuş olmamız onun üzerimizde hiçbir etkisinin kalmadığı anlamına gelmeyebilir. Bastırılan bir arzu, korku ya da hatıra rüyada, dil sürçmesinde, kaygıda veya tekrar eden davranışta başka biçimde geri dönebilir. Rüyalar da hazır bir sembol sözlüğü değildir; aynı görüntü iki insan için farklı anlamlar taşıyabilir. Önemli olan kişinin kendi çağrışımlarıdır. Bu yüzden insanın anlattığı hikâye kadar onu nasıl anlattığı da önem kazanır.

Freud’un sarsıcı yanı, insanın kendi davranışının nedenlerini her zaman bütünüyle bilemeyebileceğini söylemesidir. “Bunu şu nedenle yaptım” dediğimizde yalan söylüyor olmamız gerekmez; verdiğimiz açıklama yalnızca hikâyenin bir bölümünü anlatıyor olabilir. Freud’un “benlik kendi evinin mutlak efendisi değildir” düşüncesi sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Bilinçaltı içimizde emir veren ikinci bir kişi değildir. Özgürlük de bilinçaltının yokluğu değil, onun etkisini giderek daha fazla tanıyabilme kapasitesidir. Çocukluk bu nedenle önemlidir; geçmişin her olayı kader değildir ama ilk ilişkiler, korkular, sevgi ve güven deneyimleri sonraki hayata iz bırakabilir.

Ruhsal zaman da takvim gibi işlemez. Beş yaşında yaşanan bir olay elli yıl önce olmuştur; fakat bir koku, bir ses veya yeni bir kayıp onu bugünde yeniden canlandırabilir. Geçmiş geçmiştir ama geçmişin bizdeki etkisi geçmiş olmak zorunda değildir. Tekrarlama ve aktarım, eski ilişki örüntülerinin yeni kişilerle yeniden kurulabilmesini anlatır. Psikanalizin amacı sonunda bütün hayatı açıklayan tek bir anahtar bulmak değildir. Bir analiz sona erebilir, insan bazı belirtilerinden kurtulabilir ve kendisiyle daha serbest bir ilişki kurabilir; fakat “Artık kendimi bütünüyle çözdüm” demek başka bir iddiadır. Kendini tanımak geçmişi silmez; geçmişin bugünü yönetme biçimini değiştirebilir. Fakat insanın hayatını belirleyen her şey içimizde değildir. Sabah uyandığımızda faturalar, çalışma saatleri, ücretler ve kurumlarla da karşılaşırız. Marx’ın sorusu burada başlar: İnsanlar birlikte kurdukları dünyanın ne kadar efendisidir?

V. Aramızdaki sonsuzluk — Sermayenin sınırsız hareketi

Marx’ın dünyasına girmek için kalın iktisat kitaplarından başlamak zorunda değiliz. Sabah evden çıktığımız anda onun incelediği dünyanın içindeyiz: işe gider, ücret öder ya da alır, kredi kullanır, tasarruf eder, alışveriş yaparız. Bir ayakkabıyı satın aldığımızda işlem bizim açımızdan bitebilir; ihtiyacımız karşılanmıştır. Kapitalist ekonomide bunun yanında başka bir hareket daha vardır. Yatırımcı parasını yalnızca bir malı kullanmak için harcamaz; üretime ya da ticarete koyar ve sürecin sonunda daha fazla parayla geri dönmesini bekler. Marx’ın Para–Meta–Daha Fazla Para biçiminde gösterdiği hareketin yalın anlamı budur: Sermaye değerini artırarak yeniden dolaşıma girmek ister.

İnsan ihtiyaçları ile sermayenin hareketi aynı mantığa sahip değildir. İnsan “Bu kadar bana yeter” diyebilir; sermaye için doğal bir doyma noktası yoktur. Bir şirket de büyümemeyi seçebilir ama rakipleri yeni teknolojiye, verimliliğe ve pazarlara yatırım yaparken aynı yerde kalmak zorlaşabilir. Bu yüzden Marx’ın çözümlemesini yalnızca “kapitalistler daha fazla para ister” diye okumak eksiktir. Asıl mesele kişilikten çok yapıdır. İnsanların kurduğu düzen, tek tek insanların niyetlerinden bağımsızmış gibi işleyen sonuçlar üretebilir. Gündelik dilimiz bunu ele verir: “Piyasa izin vermedi”, “sermaye kaçtı”, “rekabet bizi buna zorladı” deriz. Piyasanın bir zihni yoktur; fakat milyonlarca kararın birleşmesi hiçbir kişinin tek başına tasarlamadığı sonuçlar yaratabilir.

Marx’ın meta fetişizmi kavramı da bu tuhaflığı anlatır. Bir ürünün fiyatını görürüz ama o fiyatın arkasındaki insan ilişkilerini doğrudan görmeyiz: Kim üretti, hangi koşullarda çalıştı, hammadde nereden geldi, üretimi kim finanse etti, kâr nasıl bölüşüldü? İnsanlar arasındaki üretim ve değişim ilişkileri, piyasada malların birbirleriyle ilişkisiymiş gibi görünür. Görünen dünya yalan değildir; fiyat gerçektir. Fakat gerçeğin tamamı değildir. İşin içine zaman girdiğinde mesele daha da belirginleşir: çalışma saati, makinenin boş kalma süresi, kredi vadesi, stok devir hızı ve yatırımın geri dönüş süresi ekonomik hesaba girer. Zaman yalnızca yaşanan değil, ölçülen ve fiyatlandırılan bir kaynağa dönüşür.

Sermayenin sınırsızlaşma eğilimi ise sonlu bir dünyada işler. Doğal kaynakların, insan bedeninin, borçlanma kapasitesinin, talebin ve çevrenin sınırları vardır. Krizler bazen bu gerilimin görünür olduğu anlardır. Fakat Marx’ı Einstein’dan ayıran kritik nokta şudur: Evrenin geometrisini yasayla değiştiremeyiz; ekonomik kurumlar ise doğa yasaları değildir. Çalışma süreleri, vergiler, mülkiyet biçimleri, sosyal güvenlik, rekabet hukuku ve kamu hizmetleri tarih içinde değişmiştir. Toplumsal dünyanın insan yapımı olması onun kolayca değiştirileceği anlamına gelmez; ama değişmez olduğu anlamına da gelmez. Freud’un divanında kazanılan özbilgi çalışma saatlerini kendiliğinden kısaltmaz. Bazı sorunlarımızın kaynağı içimizde değil, aramızdadır; bunlarla baş etmek hukuk, kurumlar, siyaset ve ortak karar alma gerektirir.

VI. Üç ayrı zaman — Kozmik, ruhsal ve tarihsel

Zaman nedir? Saatimize bakıp cevap vermek kolaydır. Ama bir dişçi koltuğunda geçen on dakika ile sevdiğimiz biriyle geçirilen on dakika aynı uzunlukta yaşanmaz. Bu, Einstein’ın göreliliği değildir; psikolojik zaman ile fiziksel zamanı karıştırmamak gerekir. Yine de gündelik deneyim bize “zaman” dediğimizde her zaman aynı şeyden söz etmediğimizi hatırlatır. Einstein, Freud ve Marx’ı yan yana koyduğumuzda üç ayrı zaman görürüz: evrenin zamanı, ruhsal hayatın zamanı ve toplumsal-ekonomik hayatın zamanı. Einstein’da farklı hareket ve yerçekimi koşullarındaki saatler fiziksel olarak farklı süreler ölçebilir; bu bir duygu değil ölçüm meselesidir. Evren bizim acelemize göre davranmaz.

Freud’un zamanı bambaşkadır. Takvim çocukluğumuzun geride kaldığını söyler ama ruhsal hayat takvime her zaman itaat etmez. Yıllar önce duyulan bir cümle bugün can yakabilir; bir kayıp bir kokuyla yeniden canlanabilir. “Artık bunu unutmalıyım” demek çoğu zaman işe yaramaz, çünkü bilinçaltı takvim kararını aynı hızla izlemek zorunda değildir. Bu, insanın geçmişinin sonsuza kadar esiri olduğu anlamına gelmez. Önemli olan yalnızca hatırlamak değil, geçmişin bugünkü hayatta nasıl çalıştığını anlayabilmektir. İnsan geçmişini değiştiremez; onunla kurduğu ilişki değişebilir.

Marx’ın zamanı ise sabah işe gittiğimizde başlar. Modern ekonomik hayatta zaman hesaplanır: Bir çalışan kaç saat çalışmıştır, makine saatte kaç parça üretir, yatırım kaç yılda geri döner, kredi ne zaman ödenir? Sanayi toplumunda zaman giderek üretimin ölçülebilir girdisine dönüşmüştür. E. P. Thompson’ın zaman disiplini üzerine klasik çalışması bu dönüşümü anlatır. Bugün haberleşme saniyelere inmiş, para neredeyse anında hareket eder hale gelmiş, teslimat ve cevap süreleri kısalmıştır. Teknoloji bize zaman kazandırır; ama kazanılan zaman her zaman boş zamana dönüşmez. Boşalan aralık yeni görevlerle doldurulabilir, üretkenlik arttıkça hedefler yükselir.

Modern insan böylece aynı anda üç farklı zamanın içinde yaşar: Evren onun acelesini umursamaz; bilinçaltı onun “artık unutmalıyım” kararına uymaz; ekonomik düzen ise tam tersine onu sürekli hızlanmaya çağırır. Özgürlük için önce hangi zamanın içinde bulunduğumuzu ayırt etmemiz gerekir. Değiştiremeyeceğimiz fiziksel zaman vardır, işlememiz gereken ruhsal zaman vardır, birlikte düzenleyebileceğimiz toplumsal zaman vardır. Birini diğerine karıştırdığımızda sorun başlar. Geçmişimize fabrika yöneticisi gibi “hadi hızlan” diyemeyiz; doğaya siyasi kararlarla başka fizik yasaları dayatamayız; çalışma hayatının bütün kurallarını da “doğanın gereği” diyerek değişmez kabul etmek zorunda değiliz.

VII. Görünmeyen yapıların iktidarı

Einstein, Freud ve Marx’ın üçünde de karşılaştığımız temel güçlük şudur: Gerçek olan her şey doğrudan görünür değildir. Ama “görünmeyen” dediğimizde doğaüstü ya da ipleri perde arkasından çeken gizli bir güçten söz etmiyoruz. Einstein görünmeyeni ölçüm ve matematikle, Freud insanın sözleri, hatıraları ve tekrarları üzerinden, Marx ekonomik ve toplumsal ilişkileri çözümleyerek araştırır. Gökyüzüne baktığımızda uzay-zamanın geometrisini görmeyiz ama ölçülebilir sonuçlarını görebiliriz. Bilimde görünmez olmak gerçek dışı olmak demek değildir; önemli olan hangi gözlemleri açıkladığı ve sınanabilir sonuçlar üretip üretmediğidir.

Freud’da kanıt düzeni farklıdır. Bilinçaltını Einstein’ın uzay-zamanını ölçtüğümüz biçimde ölçemeyiz. İnsan konuşur, rüya görür, unutur, bazı davranışları tekrarlar; bunların arasında anlamlı bağlantılar aranır. Bu nedenle fiziğin deney ve ölçüm düzeni ile psikanalizin yorumlama biçimini aynı saymak doğru olmaz. Bizi ilgilendiren ortak düşünsel hareket, görünen yüzeyin gerçeğin tamamı olmayabileceğidir. Bir insan “Öfkeli değilim” diyebilir ve buna gerçekten inanabilir; fakat tepkileri başka bir duygunun da işin içinde olabileceğini düşündürebilir. Bilinçli açıklama gerçektir ama bütün hikâye olmayabilir.

Marx’ta da bir ürünün kendisini ve fiyatını görürüz; arkasındaki üretim ağını doğrudan görmeyiz. Gömleğin pamuğu nerede yetişti, kim dikti, hangi ücret ödendi, üretim nasıl finanse edildi? Rafın üzerindeki tek bir nesnenin arkasında dünyanın farklı yerlerine uzanan insan ilişkileri vardır. Burada da görünüş yanlış değil, eksiktir. Üç düşünürde ortak ilke “İlk bakış yetmez” cümlesidir. Fakat bu düşünce komplo zihniyetine dönüşmemelidir. Görünmeyeni araştırmak kanıttan vazgeçmek değildir; ayrıca bütün sonuçların tek bir merkez tarafından tasarlanmış olması gerekmez. İnsanların bilinçli eylemleri hiç kimsenin özellikle istemediği sonuçlar doğurabilir.

Bugünün algoritmaları, finansal ağları ve küresel tedarik zincirleri bu meseleyi daha görünür hale getiriyor. Telefonumuzda hangi içeriğin önümüze çıkacağını belirleyen sistemleri çoğu zaman görmeyiz; fakat bunlar insanlar tarafından kurulmuş, veri ve tasarım tercihleriyle çalışan yapılardır. Üç sonsuzluğu yine birbirine karıştırmamak gerekir: Uzay-zaman bizden bağımsızdır; bilinçaltı ruhsal hayatımızın parçasıdır; ekonomik ve dijital ağlar tarih içinde insanlar tarafından kurulmuştur. Ortak olan daha sade bir alışkanlıktır: Bir soru daha sormak. Gördüğümüz yanlış mı, eksik mi, arkasında başka bir ilişki var mı, hangi kanıt fikrimizi değiştirebilir? Eleştirel düşünce her şeye inanmamak değil, neden inandığımızı bilmektir.

VIII. Üç sonsuzluk karşısında özgürlük

Buraya kadar anlattıklarımız insanın moralini bozabilir. Dışımızda denetleyemediğimiz bir evren, içimizde bütünüyle hâkim olamadığımız bir bilinçaltı, aramızda tek tek hiçbirimizin yönetemediği ilişkiler ağı vardır. Öyleyse özgürlük nerede? Belki önce özgürlükten ne anladığımızı değiştirmek gerekir. Özgür olmak hiçbir sınırla karşılaşmamaksa insan hiçbir zaman özgür olamaz. Yerçekimini kaldıramaz, geçmişimizi silemez, başkalarıyla yaşadığımız sürece onların kararlarından bütünüyle bağımsız olamayız. Ama özgürlüğü sınırsızlık değil, sınırlarımızı bilerek hareket edebilme kapasitesi olarak düşünürsek başka bir yere varırız.

Einstein karşısında özgürlük doğa yasalarını değiştirmek değildir. Yerçekimini anlayan insan onu yok etmez; uçak ve uzay aracı yaparak onun içinde yeni hareket imkânları yaratır. Bilgi sınırı ortadan kaldırmaz, sınırın içinde hareket alanı açar. Freud’da benzer bir şey özbilgi için geçerlidir. Geçmişteki bir ilişkinin bugünkü korkularımızı nasıl etkilediğini fark etmek korkuyu sihirli biçimde silmez; ama otomatik tepki ile davranış arasına bir mesafe koyabilir. Özgürlük bazen tam o aralıkta başlar. Bilinçaltını yok edemeyiz; fakat bazı tekrarlarımızı ve geçmişimizle bugün arasındaki bağları gördükçe daha fazla hareket alanı kazanabiliriz.

Marx’a geldiğimizde bireysel özbilgi yetmez. Bir çalışan uzun saatler çalışmasının nedenlerini mükemmel biçimde anlayabilir; bu bilgi çalışma saatlerini kendiliğinden değiştirmez. Çünkü sınır yalnızca içimizde değil, aramızdadır. İnsanların birlikte kurduğu kurumlar ortak kararlarla değiştirilebilir: çalışma süreleri, sosyal güvenlik, vergiler, rekabet kuralları ve kamu hizmetleri tarih içinde farklı biçimler almıştır. Bunların nasıl düzenlenmesi gerektiği siyasi tartışmanın konusudur; burada önemli olan, toplumsal kurumların doğa yasaları olmadığını bilmektir. Bunun tersi de doğrudur: Toplum insan yapımıdır diye her şeyin kolayca değiştirilebileceğini sanmak başka bir yanılsamadır. Kurumların hafızası, çıkar çatışmaları ve beklenmeyen sonuçlar vardır.

Üç düşünür böylece özgürlüğü üç farklı yerde düşündürür. Einstein karşısında özgürlük doğayı anlamak; Freud karşısında kendimizi daha iyi tanımak; Marx karşısında toplumsal bağların nasıl kurulduğu üzerinde başkalarıyla birlikte söz sahibi olabilmektir. Bunlar birbirinin yerine geçmez. Bilimsel bilgi ruhsal çatışmaları çözmez, özbilgi ekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz, toplumsal kurumları değiştirmek de insanın kayıp ve arzu karşısındaki bütün sorunlarını çözmez. Ama üçü birlikte önemli bir şey söyler: Özgürlük mutlak egemenlik değildir. Neyi değiştiremeyeceğimizi bilmek, neyi anlayabileceğimizi araştırmak ve değiştirebileceğimiz şeyleri değişmez sanmamak, insanın elindeki gerçek hareket alanıdır.

IX. Sonuç — Merkezini kaybeden insan

Einstein, Freud ve Marx’ın ardından insan başlangıçta bulunduğu yerde değildir. Einstein dışımızdaki evrenin sezgilerimize göre kurulmadığını gösterdi; Freud içimizde kendimize bütünüyle açık olmayan bir ruhsal hayat bulunduğunu söyledi; Marx aramızda kurduğumuz ekonomik ve toplumsal ilişkilerin tek tek iradelerimizi aşan bir işleyiş kazanabileceğini gösterdi. Üçünü aynı bilimsel düzleme yerleştirmeden de ortak hareketi görebiliriz: Evrenin merkezinde değiliz, kendi zihnimizin bütünüyle efendisi değiliz, yarattığımız toplumsal dünyanın da tek başımıza hâkimi değiliz. Kopernik ve Darwin’le başlayan yerinden edilme tarihine böylece yeni katmanlar eklenir. Kant’ın “üzerimdeki yıldızlı gök” ve “içimdeki ahlak yasası” ikilisine bir üçüncü alan eklemek mümkündür: aramızdaki dünya.

Bu üç sonsuzluğun insan hayatında nasıl iç içe geçtiğini görmek için bazen bir romana bakmak teoriden daha öğreticidir. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi bu bakımdan kendiliğinden önümüze gelir. Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk yalnızca iki insan arasındaki bir aşk değildir; zaman, hatıra, nesneler ve toplumsal konumla kurulmuş uzun bir ilişkidir. Kemal kaybettiği zamanı geri getiremez; ama nesneleri biriktirerek geçen zamanı durdurmaya çalışır. Takvim ilerlerken geçmiş, bilinçaltında ve hatırada bugüne taşınır. Füsun’la yaşanmış bir an yıllar sonra bir nesnenin içinde yeniden belirir. Romanın ve ekran uyarlamasının Füsun’un kendi hareket alanını daha görünür kıldığı yerlerde üçüncü boyut da açılır: Kemal ile Füsun arasındaki ilişki sınıf, para, eğitim, aile, toplumsal itibar ve cinsiyet rollerinden bağımsız değildir.

Edebiyatın yaptığı tam da budur. Einstein zamanı fiziksel dünyanın yapısı içinde, Freud ruhsal hayatın katmanlarında, Marx toplumsal ilişkilerin içinde inceler; roman ise bunların bir insan hayatında aynı anda nasıl yaşandığını gösterebilir. İnsan sabah Einstein’ın, öğleden sonra Freud’un, akşam Marx’ın dünyasına geçmez. Aynı anda hepsinin içindedir. Bedeni fiziksel dünyanın yasalarına tabidir; geçmişi ve arzuları bugünkü davranışlarına karışır; geçimini sağlamak için ekonomik ve toplumsal ilişkilerin içine girer. Teori birbirinden ayırır, hayat yeniden birleştirir. Bu nedenle üç sonsuzluk aynı şey değildir ama aynı insan hayatında kesişebilir.

Başlangıçtaki özgürlük sorusuna döndüğümüzde elimizde üç imkân kalır: bilmek, kendini tanımak ve birlikte değiştirebilmek. İnsan uzay-zamanı değiştiremez ama onu ölçebilir ve anlayabilir. Geçmişini silemez, bilinçaltını ortadan kaldıramaz ama kendisini tanıdıkça geçmişiyle daha serbest bir ilişki kurabilir. Toplumsal dünyayı tek başına yaratmamıştır ve tek başına değiştiremez; fakat başkalarıyla kurumlar kurabilir, kuralları değiştirebilir ve ortak hayatın nasıl düzenleneceği konusunda söz sahibi olabilir. Merkezini kaybetmek bu nedenle insanın değerini kaybetmesi değildir; belki yetişkinliğin başlangıcıdır. Her keşif bizi biraz daha merkezden uzaklaştırmış, ama aynı zamanda gerçekliğe biraz daha yaklaştırmıştır.

Belki asıl trajedi merkezimizi kaybetmiş olmamız değildir; merkezde olmadığımızı öğrendikten sonra hâlâ merkezdeymişiz gibi yaşamaya çalışmamızdır. Evrenin bize göre düzenlendiğini, arzularımızın bütünüyle şeffaf olduğunu, ekonomik düzenin de doğanın kendisi kadar değişmez bulunduğunu varsaydığımız sürece üç ayrı yanılsamayı sürdürürüz. Einstein dışımızdaki, Freud içimizdeki, Marx aramızdaki bu yanılsamaların sınırlarını gösterir. İnsan ne her şeye hükmeden bir merkezdir ne de görünmeyen güçler tarafından sürüklenen çaresiz bir noktadır. Dışındaki sonsuzluğu ölçebildiği, içindeki sonsuzluğu anlamlandırabildiği ve aramızdaki sonsuzluğa birlikte sınır koyabildiği ölçüde, merkezini kaybetmiş fakat özgürlüğünü bütünüyle kaybetmemiş bir varlık olarak kalacaktır.

 

Kaynakça

Einstein, A. (1905). Zur Elektrodynamik bewegter Körper. Annalen der Physik, 322(10), 891–921. Erişim

Einstein, A. (1916). Die Grundlage der allgemeinen Relativitätstheorie. Annalen der Physik, 354(7), 769–822. Erişim

Einstein, A. (1917). Kosmologische Betrachtungen zur allgemeinen Relativitätstheorie. Sitzungsberichte der Königlich Preußischen Akademie der Wissenschaften, 142–152. Erişim

Einstein, A. (1920). Relativity: The Special and the General Theory (R. W. Lawson, Çev.). Methuen. Erişim

Freud, S. (1900/1953). The interpretation of dreams. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Cilt 4–5). Hogarth Press. Erişim

Freud, S. (1915/1957). The unconscious. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Cilt 14, ss. 159–215). Hogarth Press. Erişim

Freud, S. (1917/1955). A difficulty in the path of psycho-analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Cilt 17, ss. 135–144). Hogarth Press. Erişim

Freud, S. (1920/1955). Beyond the pleasure principle. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Cilt 18, ss. 7–64). Hogarth Press. Erişim

Freud, S. (1937/1964). Analysis terminable and interminable. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Cilt 23, ss. 216–253). Hogarth Press. Erişim

Hubble, E. (1929). A relation between distance and radial velocity among extra-galactic nebulae. Proceedings of the National Academy of Sciences, 15(3), 168–173. Erişim

Kant, I. (1788/2015). Critique of practical reason (M. Gregor, Çev.; A. Reath, gözden geçirilmiş 2. basım). Cambridge University Press. Erişim

Marx, K. (1844/1975). Economic and philosophic manuscripts of 1844. Marx and Engels Collected Works (Cilt 3, ss. 229–346). International Publishers. Erişim

Marx, K. (1857–1858/1973). Grundrisse: Foundations of the critique of political economy (M. Nicolaus, Çev.). Penguin. Erişim

Marx, K. (1867/1976). Capital: A critique of political economy (Cilt 1; B. Fowkes, Çev.). Penguin. Erişim

Netflix. (2026). Masumiyet Müzesi [Mini dizi]. Erişim

Netflix. (2026, 6 Ocak). Heyecanlı bekleyiş sona eriyor: Masumiyet Müzesi 13 Şubat’ta Netflix’te [Basın duyurusu]. Erişim

O’Raifeartaigh, C., O’Keeffe, M., Nahm, W. ve Mitton, S. (2017). Einstein’s 1917 static model of the universe: A centennial review. The European Physical Journal H, 42, 431–474. Erişim

Pamuk, O. (2008). Masumiyet Müzesi. İletişim Yayınları. Erişim

Pascal, B. (1670/1910). Pascal’s Pensées (W. F. Trotter, Çev.). J. M. Dent. Erişim

Postone, M. (1993). Time, labor, and social domination: A reinterpretation of Marx’s critical theory. Cambridge University Press. Erişim

Ricoeur, P. (1970). Freud and philosophy: An essay on interpretation (D. Savage, Çev.). Yale University Press. Erişim

Saktanber, B. (2026, 13 Şubat). Masumiyet Müzesi yönetmeni Zeynep Günay: Bu kadar büyük bir eseri yönetmek beni ürkütüyordu; Orhan Pamuk’un sette olduğu her an büyük bir ferahlık hissettim. T24. Erişim

Thompson, E. P. (1967). Time, work-discipline, and industrial capitalism. Past & Present, 38, 56–97. Erişim


(*) TÜKEL Araştırma ve Proje Danışmanlığı. Makalenin uzun sürümü yazardan mail yoluyla talep edilebilir.

İlgili İçerikler